Yazar: Ömer Gülen
Eskiden köyün yola bakan tarafında bu çirkin baraj yoktu. Çoruh Nehri, genişçe yeşilliğin içinde bir sağa bir sola kıvrılarak akıp giderdi. Ölmüş dedemin hatırasında nehir hala bu haliyle akar. Karşı mezarlıkta yatan köyün eski sahipleri, yattıkları yerden köylerini izlerken başlarını eğip, mezar yerinin alt tarafında kalan bu baraja bakmazlar. Şimdi aynı toprağı paylaştıkları ilk atalarının elleriyle inşa ettikleri hanelerine bakarlar, evlatlarına torunlarına bakarlar, yazları rençperlik yaptıkları dağlara bakarlar ama bu çirkin şeyi hiç görmek istemezler. Nehir şimdi gizli gizli akar barajın altında. Tıpkı annemin gönlünde eskimemiş hüznün canlılığıyla. Bahar zamanı suyu iyice artmış nehir alıp götürmüştü oğlunu. Köy ahalisi günlerce nehir kenarlarında çocuğu aramış ama nafile. Bula bula bir tek patik bulmuşlar. Bir zaman annemin sesiyle içli bir türkü yankılanır olmuş su kenarlarında.
Bir kuzu da taş dibinde meliyor
Firkati de dağı taşı deliyor
Komşular da bulamamış geliyor
Yitirdim yavruyu sel kenarında
Ben o günlerde daha doğmamıştım. Sonradan anlatmışlardı bana. Köye ilk gittiğim on yaşlarımda bu hikâyeyi işitmiş miydim bilmiyorum. Ama o yaşlarda bu nehrin etrafında dolaşmayı hep severdim. Hiç unutmam, dolunaylı bir akşam insanlar nehir yakınında patos vururken onları izledikten bir zaman sonra nehrin başına gidip mehtaplı suyun akışını izlemiştim. Nehir ay ışığına doğru akıyordu. Harman makinesinin sesi gecenin içinde yankılanıyordu. Annemin içinde ilk oğlunun acısı kor halinde. Çocuk kayboldu vaveylası koptu kopacak. Gelip beni nehir kenarında bulmuşlardı.
Bu baraj yapılmadan çok zaman önce bir gün köydeki eski köprüyü geçerek nehrin kenarından şimdilerde baraj yerinin altında kalmış eski değirmene doğru yürüdüm. Ekinlerin sararmaya durduğu günlerdi. Araba yolunun alt tarafında, olgunlaşmaya başlayan yaban erik ağaçları ve henüz yemişleri pıtrak vermiş kuşburnular diziliydi. Otluk yerle nehrin kenarı arasında kalan ince patika yolda yürüyüp değirmen yerine vardım. Yılan olur, çıyan olur derler bu değirmenin etrafında. Geceleri cinler olur. Bu duyduklarımı da yanıma alarak geldim değirmen başına. Dolandım etrafında. Küçük bir koruluk oluşmuş değirmenin ardında. Başındaki tenekeden yapılmış su arkı çürümüş. Damının üzerinde otlar bitmiş. Değirmen kapısını biraz zorlasam içeri girebilirdim. Kapının aralanmasıyla birlikte belki de içeri sızan ışıktan kaçan cinler duvar diplerine gizlenirdi. Kapının eşiğinden geçmemi bir meydan okuma zannedip beklerlerdi geceyi. Bunları düşününce çekindim gündüz gözüyle içeri girmeye. Nehirle değirmen arasındaki boşluk yerde üç tane söğüt ağacı vardı. Nehri önüme alacak şekilde birinin önüne oturup sırtımı gövdesine yasladım. Karşımda, çok uzakta Şirvan Dağı. Birkaç gün önce çıkmıştım bu dağın tepesine. Rüzgârının uğultusu, çiçeklerinin kokusu, tanrısal sırrı içinde kaybolmuştum. Oturduğum yerden bir zaman dağın tepelik yerini izledikten sonra yanımda getirdiğim kitabı açtım. Kitabın sayfaları arasında gezinen gözlerim, nehrin sesi, rüzgârla salınan dalların yaprakların sesi altında kapanıp gitmişti.
-‘Aabim gelmiş, aabim gelmiş…’
Gözlerimi araladığımda iki küçük çocuk nehrin içinde bana bakıyordu. Biri merakla bakıyor öteki ‘aabim gelmiş, aabim gelmiş’ diyerek onun etrafında dönüyordu. Burası az önce oturduğum yerdi. Bu nehir, yaslandığım ağaç, ellerimin arasındaki kitap hep gerçekti. Ama bunlar da kimdi? Bizden miydiler yoksa cinlerden miydiler? Cinlerden ise niye benim rengimdeler? Değillerse neydiler? Bağırmalı, kaçmalı mıydım yoksa bu iki güzel çocuğun seyrine aldanmalı mıydım? Bir zaman karşımda, suyun ortasında duran çocuklara baktım. İkisi de aynı yaşlardaydı. Ben teessürle onlara bakarken biri konuşup ‘Ben Ali’yim anamızın babamızın hatıralarında canlı kalmış bir yitiğim’ dedi. Bu sefer ben heyecanla ‘Ali sen misin?’ dedim. Etrafında dönen kişiyi o an tanıdım. Küçüğüm İbrahim’di. ‘İbrahim’ dedim. ‘Ben İbrahim’im, İbrahim’im, anamın babamın bir gece kaybettiği yitiğim’ deyip Ali’nin etrafında dönmeye devam etti. Bu çocuklar benim kanımdan canımdandı. Varlıklarının tadı kalmıştı ailemde, yokluklarının hüznü. Masal gibiydiler. O an koşup babama ‘ben iki çocuk gördüm, eğnilerinde seni gördüm, biz yaşarız burada, onlar yaşar orada’ diyesim geldi. Ben bunları düşünürken İbrahim ‘abim gelmiş, abim gelmiş, biz yaşarız burada, abim yaşar orada’ deyip Ali’nin etrafında dönmeye devam ediyordu. Gözlerimi açtığım ilk andaki korkum kaybolmuş onun yerini kardeşlerime kavuşmanın neşesi almıştı. Ben bu haldeyken Ali başladı yaşadıklarını anlatmaya. ‘Suya düştüğüm o gün su perileri beni yakaladılar. Ayak bileklerime kadar yuğdular yıkadılar. Üzerimdeki elbiseleri çıkarırken ölüm mü dilersin burada yaşamak mı diye sordular. Ayağımda iki görklü patik, ben annemi isterim dedim. Buralarda yaşarsan sen anneni görürsün o seni görmez, insanoğlunun dünya meşgalesi bitmez, onlar gider bahtlarına, sen kalırsın burada dediler. Ben annemi isterim deyince, bir patiğini çıkar şuraya bırak gelip alsınlar diğeri de ayağında kalsın dediler. Böylece benimle anam babam arasında bir bağ kurdular. Onlar ölene kadar bizim gibi bir perisin, onlar öldüğü gün asıl yurduna gidersin. Benim isteğim şey bir kahırmış. Kaybolduğum ilk zamanlar aşağı köyler boyunca babam beni arar, ben onu izler ağlardım. Anamın sesini duyar ağlardım. Şu yoldan gelip geçerdi anam. O nehre gizlice bakar ağlar, ben ona bakar ağlardım. Oturduğun yerde tütününü içerdi babam. Bir zaman geldi ki gelip giden erler arasında babam yok, ehram giyenler arasında anam yok. Onlar ölmüş ben burada kalmış mıydım? Anam babam olmayaydı buralarda yaşar mıydım? Ölüm haktır deyip mezarlık yere varmaz mıydım? Dedemi köprü başında görür idim. Nenemin sesini buralardan işitirdim. Dede dede babam nerde, beyaz yaşmaklı anam nerde? Benim öğnüm var sesim yok bu sulak yerde göğnerim işitenim yok. Yıllar böylece geçiverdi. Bir bahar mevsiminde Hızır Baba çıka geldi. Bu latif sınırın ötesi dünyadır dedi. Ne bizimdir ne insanın. Göçerler, gurbet yere giderler. Gamı yüklenip buraları terk ederler. Görmek mi istersin onları? İsterim der demez bir küçük kuş oluverdim. Hızır’la uçuverdim. Keşke gelmeyeydim, anamın babamın gözyaşlarını görmeyeydim. Hızır Baba o an, işte göreceklerinden muradın dedi. Bir kere merak ettin mi bu dünyayı acıdan başkasını görmezsin. Ölen çocuk atandandır kanındandır, diler isen anan baban ölene kadar yanındadır. İsterim der demez bir ikizim kuş oldu geldi yanıma. Biz şimdi iki su perisiyiz. Anamız babamız ölene kadar bu yerde bekleriz. Ali sustuktan sonra İbrahim yavaş yavaş oturduğum yere yaklaşarak. ‘Abi abi, bu eşikte uyuma, ruhunu cinlere kaptırma, burası tekin değildir, değirmen cinlerine ruhunu kaptırma’ dedi.
Bu sözlerle gözlerimi açmıştım. Gözlerimi açar açmaz gözyaşlarım süzülüp akmıştı. Anlık bir ürperti ile geri dönüp değirmen kapısına baktım. Dönünce kitabım da kucağımdan düştü. Değirmen kapısı kapalıydı. Bu gördüklerim rüya mıydı yoksa gerçek miydi? Onlar ölmüş kardeşlerim miydi? Bu nehir, dağ başları bir rüya mıydı? Bu sınırdan nasıl geri dönecektim. Geri dönsem bu gördüklerimle yaşayabilecek miydim? Benim tam şimdi dünyanın hay huyuna ihtiyacım var. Güzelliğine değil ama katılığına ihtiyacım var. Bu söğüt ağacının altında üşümesem, bu tepemdeki kargalar içimi ürpertmese, değirmenden korkmasam, ben tuhaf bir gerçeklikte kayboldum derim. Gün ikindi saatlerine dönmüştü. Yavaş yavaş doğruldum. Yere düşen kitabı kaldırdım. Bir bulut Şirvan’ın tepesine gölgelik sermişti. Nehrin karşısındaki ekinlerin dansı başlamıştı. Çayır kuşları etrafta koşuşturuyordu. Söğüt serçesi tepemde ötüyordu. Bir arabanın hoyrat sesi uzaktan geliyordu. Geldiğim yoldan geri döndüm.
Bu rüyamın üzerinden yıllar geçti. Bir zaman geldi, köylüyü dinleyip nehrin üzerine baraj yaptılar. Baraj suyu köyün önünden akan nehri, etrafındaki yeşilliğiyle birlikte yuttu. Ama nehrin hatırası köylülerin hafızasında hep canlı kaldı. Dere yerinin eski halini bilen köylüler o günlerin rüyasını görmeye devam ederler. Ben de değirmen yolunu, söğüt ağaçlarını ve o günü hiç unutmadım. Bazen o ağaçların altında hala uyuduğumu düşünürüm. O rüyayı, kardeşlerimi düşünürüm. Güzel şeyler bırakmıyor bizleri kendi başımıza. Çirkin olan her şeye o güzelliklerin hatırasıyla katlanıyoruz. Rüyamı gördükten çok zaman sonra babam vefat etti. Bu hayattaki son günlerini hastanede geçirmişti. Hastane odasında yatarken bazı anlar pencereye bakıp dalıp giderdi. Her dalgınlık sonrasında gözleri dolar, kendine geldiğinde tebessüm ederdi. Yine bir gün aynı durum yaşanınca ablalarımdan biri merak edip nedenini sorar. Pencerenin önüne iki kuş gelmiştir, kuşların suretinde oğulları gelmiştir.


Bir Cevap Yazın