Yazar: Ömer Gülen
Taşra yerlerinde (bu taşra her yerde hazır bir taşradır) üniversite eğitiminin endemik bir faaliyete dönüşmesi son dönemlerde ihdas edilmiş bidatlerdendir. Yerelleşmenin bu biçimine zihinsel ya da ideal çerçevede direnmek isteyip öğrencilerin dikkatini üniversal olana yöneltmek isterseniz bu çabanın ne kadar beyhude olacağını hatırlatacak birçok kişiyle karşılaşacağınızdan emin olabilirsiniz. Biz böylesi bir saflığa teşebbüs etmiştik bir vakit. Akademinin iç dinamiklerine yabancı ve doğası gereği zaten öğrencinin eğitimine ve düşünsel gelişimine hiçbir şey katmayacak meşguliyetler sebebiyle öğrencilerle ilgilenemediğimizi dile getirdiğimizde şu karşılığı almıştık. Bu öğrencilerle mi? Üniversitelerin yaygınlaşmasını merkez-çevre uyumu adına politik programa dönüştürme iddiasındaki idarecilerin üniversiteleri ve dahi öğrencileri bu kadar çabuk gözden çıkarmalarını nasıl anlamamız gerekiyor bilmiyorum ama ortada bir üniversite olduğuna herkesin inanması için yapılması gereken bir şeyler olmalı ve bu yapılacakların sermayenin gündemine ait şeyler olmasındaki garipliğe şaşırmamalı. Yapay zeka teknolojisinin parlatıldığı fuarlar, akreditasyonlar (parayı verenin düdüğü çaldığı marketing işler), puantajlar, sürdürülebilir küresel amaçlar vs. vs… Üniversitelerde öğrenci eğitiminin gün geçtikçe biraz daha zayıflıyor olmasına rağmen bu sorun altında yapılması gereken önceliklerin yerini görsel şeylerin doldurmasındaki motivasyonu nasıl izah etmek gerekir bilinmez. Meselenin bütünüyle nitelikle nicelik arasındaki paradigmatik mevzuda düğümlendiği görülmekte. Nitelik sorunsalının doğrudan öğrencilerle ilgili olmadığını üniversite eğitiminin tam da burada devreye girdiğini biliyorum. Ama şimdilerde ortada sadece nicelik türü sayısal beklentiler var. Bu görsel veriler adına öğrencilerin küresel amaçlar başlığı altında proje seferberliğine çıkarılması üzerinde biraz düşünmek lazım. Bu proje yazma işi de nedir sorusunu sorduğumuzda ulaşabileceğimiz cevabın, her yazılan projenin yapay zekâ gerçekliğinde sahip olduğu datada gizli olduğu anlaşılmaktadır. Topluma dair her şey proje konusu olabilir ve her projenin yapay zeka gerçekliğinde stratejik altyapıya hitap eden bir dataya dönüşmesinin kaçınılmaz olduğu ortadadır. Böylece bilimsellik ya da sömürgecilik adına ecnebilerin Türk İlini bölge bölge gezmesine de gerek kalmıyor. Dijital oryantalizm için gönüllü bir seferberlik.
Dünyanın gidişatına dikkatlice baktığımızda, bu mavi kürenin her yerinde üniversitelerin düşünce temelindeki kurumsallaşmış yapısının yerini piyasa türü işlerin aldığını görebiliriz. Bu genel durum üniversitelerimizin genel başarısızlığına bir başarı görüntüsü kazandırabilir belki. Nihayetinde biz de az bedel ödemiyoruz üniversite eğitimindeki başarısızlığımızı bir başarı çıktısına dönüştürmek için. Örneğin bilgiye ulaşmaktaki ve bilgiyi entelektüel kültüre dönüştürmekteki bir dünya eksikliğimizi problem haline getirmeden, bilgiyi ya da bilgi sandığımız şeyi bir ticari metaymış gibi dergi piyasasına (piyasa gibi davranmayan saygın dergilerimiz var çok şükür) çıkararak bir yatırım nesnesi haline getirmeyi başarı sayabiliyoruz. Piyasaya çıkan ürünün İngilizce yazılmasındaki önceliğin aşağılık tonunu ve gönderilecek ecnebi ülkelere döviz kazandırmasındaki self-kolonyalizm gerçekliğini vicdan konusu yapmaya gerek bile görmüyoruz. Yerli avangartları bilemem ama Avrupalılar bu yöntemlerle hiçbir düşünsel ilerlemenin gerçekleşmeyeceğini biliyorlar tabi ve bilginin paylaşımının doğasına yabancı olan uluslararası dergicilik denilen işlerin, yayın yaptık türü niceliksek işler için iyi kurgulanmış marketing işler olduğunu da. Yani üniversitelerin indeks türü işleri öncelemesi ve teknokratik kurumlar haline gelmesi en temelde üniversitelerdeki amaç değerlerin önceliğiyle ilişkili bir paradigma sorunu ki üniversite eğitimiyle düşünce arasına mesafe koyulmasındaki bu tarihsel dönüşümün nedenini anlamamız gerekirse bunun sebebinin, XIV. yüzyıldan beri üniversitelerden beklenilen idealizmin miadını doldurmasıyla ilişkili olduğunu fark ederiz. Yani üniversite eğitiminin temel mantığını belirleyen eleştiri ve eleştiri kültürü yok artık. Günümüz üniversitelerinde düşünceye ya da eleştirel eğitime dair bir plan/program öncelikle üniversitelerin kendileri için belirledikleri gelecek hedefleriyle çelişecektir. Yani idealden kopuş üniversitenin kendini konumlandırdığı gerçeklikte temel bir ayrıma dönüşüyor. Sonuç olarak biz bu üniversitelerde ne yapıyoruz ya da ne yapmalıyız sorusunun cevabını, ulusal ve uluslararası arenada bir indeks anlatısına dönüştürmeden tahayyül edemiyoruz. Bu yarış içerisinde akademisyenin anlaması gereken meseleler üzerine düşünmesi değil alelacele ulaşması gereken puanlamalara ihtiyacı var. Dolayısıyla kimse yazdığı şeyin kalitesizliğini, paçozluğunu, verimsizliğini kendine dert edinmeden yetişmeye çalışıyor verilere, çoğu çöp yerine sayılması gereken metinlerle.
Üniversitelerin tarihini, Antik Yunan kütüphaneciliğinden, manastırlardan ve medreselerden ayırdığımızda karşımıza çıkacak tarih akademiyi sermayenin arzu ettiği süreçlere hazırlamakla ilişkili bir tarih olacaktır. Modern üniversitelerin ortaçağ tüccarından günümüz modern sermayedarına uzanan hikâyesi bir patronaj hikâyesi ise bu hikâyenin bir sermaye hikâyesi olup olmadığını anlamak için üniversitede üretilen şeyin nerede tüketildiğine bakmak lazım. Ortaçağın son demlerinden yirminci yüzyılın başlarına üniversitelerin tarihi klasiğe ait bilginin modern varyasyonlarını oluşturacak şekilde bir dilemma içinde gelişti fakat yirminci yüzyıl sonrası itibariyle büyük oranda tamamlanmış küreselleşme olgusuyla birlikte felsefi alanların terkedilerek üniversitelerde teknokrasiye yönelik bir eğilimin başat olgu haline geldiği görülmekte. Bu tür bir teknokrasinin tek amacı hegemonyadır. Bu hegemonya isteği küresel amaçlar taşır ve gerçekliğinin hiçbir yerinde insana ait bir ideal yoktur. Dolayısıyla teknokrasiyi esas alan üniversiteler için pragmatist çıktıları olmayan her disiplin çöptür. Pragmatist hedeflerin öznesinin yerellikle mi ilişkili olduğu yoksa küresel güçlerle mi ilişkili olduğunu anlamak için teknokrasinin hem yapısal hem de düşünsel zeminde üniversite eğitiminde ne tür bir seviyeyi ya da seviyesizliği garanti altına almış olduğuna bakmamız gerekir. Cevap seviyesizlikse bu seviyesizliğin bizi götüreceği nihai yerin silikon vadisi olacağı gerçeğini akılda tutmamız gerekir. Bu sebeple silikon vadisi türü fuarların üniversitelerin varoluş amacını ele geçirmesinde bir devlet üniversitesinin ne kazanıp ne kaybettiğini düşündüğümüzde işimiz iyice ciddileşiyor. Teknokrasi amacın her türlü mantığını belirleyince, sosyal bilimciler de teknokrasinin sağladığı kazanımlar üzerinden kendi düşünsel tutumunu benimsiyor ve sonuç sağduyunun terkedilmesi. Teknokrat bir zihin için eleştiri yok hükmündedir, geriye sadece itaat kalır.
Öyle ya da böyle bir üniversite geleneği kurmayı başarmış ve bu özelliğiyle akademik kültürün yaygınlaşmasını sağlamış kurumların dünyasına bu tür faaliyetlerle yeni bir vizyon kazandırma hayalinin tam bir hayal olduğunu bilmek çok büyük bir maharet değildir. Türkiye’de üniversite geleneğinin en temel problemi gelenek problemidir ve bu temelde yapılması gereken şey, üst başlıkta sosyal bilimler/fen bilimleri arasında alt başlıkta bölümler arasında akademik geleneğin kuvvetli hale getirilmesi olduğu bilinmesine rağmen kimse sabır gerektiren bu mevzu üzerinde durmaz. Alelacele çıktılara, nicelik göstergelerine, sayısal verilere ihtiyacı var günübirlik hayatlar yaşayanların. Bu hızlı çıktılar adına feda edilen ciddiyetin, akademik kültürün, ideal hedeflerin nihai bedeli bizi gelecekte bekliyor. Bir asırlık Cumhuriyet tecrübemiz sonrasında, üniversitelerin neden yerinde saydığının tarihini anlamak istediğimizde buna sebep olan gerçeklerin; gelenek yoksunluğu, dünyayı tanımak konusundaki isteksizlik, kendini yeter görmekteki budalalık ve yüz yıldır dönüşerek devam eden iktidar memuru olmakla ilişkili tavrın etkili olduğu tespitini yapabiliriz ama şimdiki sorun o eski sorunlar değil. Şimdiki sorun üniversitelerin şirket/piyasa kurallarına göre dizayn edilmesinin yarattığı nitelik sorunudur ve bu sorun geçmişteki sorunlarla birlikte tam bir çıkmaza dönüşmektedir.
Üniversiteler kalite olarak yerinde sayarken Avrupa-merkezci hayaller altında neden hep bir küreselleşme arzusu içindeler sorusunun cevabı boşlukta durmuyor. Dikkatli bir göz, doksanlar itibariyle üniversite geleneğimizin entelektüel üretim merkezleri olmaya yönelik ciddi adımlar attığını görecektir. Bunun sebebi 1950’ler sonrasında dünyada gelişen entelektüel ilişkilerde düğümlenmektedir. 19. yüzyıldan kalma Avrupa-merkezci sosyal bilim anlayışı elliler itibariyle Avrupa içinde çürümeye başlar. 18. ve 19. yüzyıl batılı rasyonel aklın, bütün dünya halklarının tarihini yazarken ne kadar ucuz yöntemler ve bilgiler kullandıklarının ortaya çıkarılması, rasyonel aklın yapısına yönelik eleştiriler, iki dünya savaşının yarattığı şok, batılı eğitim almış batı-dışı halklara mensup snopların yerine anti-emperyalist aydınların öne çıkması ve bu aydınların Avrupalı sömürgecilerden kurtulmak adına ortaya koydukları düşünsel direniş, Avrupa-merkezciliğin epistemik temellerinin sarsıldığı bir düşünce ortamının gelişimini sağlar. Türk entelijansiyası ve üniversiteler bu büyük dönüşümün etkisini yetmişler itibariyle takip etmeyi başarabildi. Bu dönem itibariyle, üniversitelerimizin ve yayınevlerinin doğum sancısı içerisine girdiği görülmektedir. İlahiyatlar açısından bu dönemler hem klasik metinlerin bilimsel nosyon içinde etüt edilmesi hem de oryantalist literatürün eleştirel zeminde etüt edilmesinin kazanımları ile büyük bir atılım yapma hazırlığındaydı. Diğer sosyal bilim alanlarında, 19. yüzyıla ait Batı merkezli aktarıcılığın terkedilerek doğrudan tarihin ya da düşüncenin kendisine gitme eğilimi sonucu, söz konusu akademik alanlarda entelektüel heyecanın gelişerek üniversite dışı okurları da kendine çektiği aktüel değeri yüksek bir entelektüel ortam yaratılmıştı. Bu atılım dönemlerinin en büyük kazanımlarından biri, Türk düşünce tarihinin hem klasik hem de modern dönemini içerecek şekilde incelenmesinin, çok-boyutlu bir okuma zeminine oturmaya başlamasıdır. Bu okuma zemininin iktidar temelli düşünce yapılarından bizi kurtarıp kültürel tarihe yoğunlaşmamız temelinde sivil bir yönetim anlayışının gelişmesine imkan sağlayacağı aşikardı. Ama maalesef milenyum sonrası konfor dönemi, ideolojik gömleklerin çıkarılması sonrasındaki çıplaklığımız, politik düşüncenin terk edilmesi ve siyaset sarkacının sağ tarafta bozulup kalması itibariyle bizler artık sadece birer sayılarız. Kendi varoluşumuzu sayısal bir veri olarak tahayyül etme iradesiyle/iradesizliğiyle birlikte nicelik göstergelerine duyarlı bir hizada bekliyoruz.
Bütün bu yapısal sorunlara rağmen, üniversitelerin bazı alanlarda belli bir atılım yapma başarısını, bireysel olarak yaptıkları işin ciddiyetini üzerinde taşıyan bazı akademisyenler üzerinden gerçekleştirdiklerini söyleyebiliriz. Bu bireysel çalışmaları ödüllendiren bağlantıların, (belli dergiler, yayınevleri, youtube programları) gerçek üniversite eğitiminin nasıl sürdürülmesi gerektiği düşüncesini içinde taşıyarak saygın bir okur/talebe çevresi yarattığı görülmektedir. Bu yeni akademisyen/okur sınıfı, üniversitelerde niceliksel işler altında görmezden gelinen entelektüel ilişkileri de kendi bünyesinde sürdürerek birbirinin çalışmalarını takip eden ama birbirini tanımayan bir çevrenin oluşmasını sağlıyor. Bu sınıf, bilimsel ilgilerini düşüncenin her alanına yaydıkları bir disiplinler arası okuma içinde meraklarını özgünlüğün kendisi olarak muhafaza ederken, eksiklerini de yine hususiyetle bu sınıf içerisinde üretilen özgün metinler içinde gidermeye çalışıyor. Bu sınıfın en büyük mutluluk kaynağı, yayınevlerindeki tercüme canlılığı ve yazma eserler projesidir. Bu durumu destekleyen, kültürel tarih okumaları, filoloji çeşitliliği ve felsefeye ilginin gelişmesi sonucunda üniversitelerdeki her türlü teknokratik eğilime rağmen bir üniversite eğitiminin varlığından bahsedebiliyoruz. Bu hangi üniversite? Bu Türkçe düşünmenin değerini bilen, Türkçe düşünerek felsefe, tarih, filoloji ve politika konusunda evrensel her türlü kültürle ortak zeminlerde irtibat kurabileceği özgüvenine sahip bir üniversitedir. Yerli/yersiz düşüncenin değerini kendi dilinin varlık sınırları içerisinde hissettiği bu tecessüsle birlikte hiçbir sağduyu kırılması yaşamadan dünyayı tanıyan ve dünyaca tanınan bir üniversite.


Yorum bırakın