Yazar: Mustafa Barış
I. Orada Bir Belde
Caminin altında biri terzi, biri saatçi, biri de marangoz olmak üzere üç dükkan vardı. Marangoz da saatçi de terzihanede oturup laflıyorlardı. Çarşı esnafı yanında kendilerini cami esnafı olarak niteleyen bu insanlar için olağan bir gündü. Aileden, işten, siyasetten, spordan eleştirilerin ve görüş alışverişinin yapıldığı sıradan bir gün daha onları bekliyordu. O gün, hava biraz kapanmıştı. Sonbaharın getirdiği o tuhaf karamsarlık belde insanlarını etkilemeye yavaş yavaş başlıyordu. Kışı geçirmek için şehrin yolunu tutacak olanlar çoğunluktaydı. Haddizatında bir yaz beldesi olan bu yer kışın kendini yavaş yavaş göstermesiyle kimliğinden sıyrılıp başka bir kimliğe bürünmeye başlayacaktı.
Kemal babasının isteği üzerine yeni bir takım elbisenin ölçülerini vermek için yola koyulacaktı ki yağmur başladı. Eğitim hayatı için büyük şehrin yolunu tutmanın heyecanını yaşıyordu. Hayatında yeni bir perde açılacaktı. Yağmur dinip güneş kendini gösterince camiye doğru yola koyuldu. Yürüyüp geçerken yağmurun yere düşürmüş olduğu birçok yaprağın arasında gördüğü bir cevize topa vurur gibi sertçe vurdu. Hayli yol alan cevizin dış kabuğu kaldırım taşına çarpıp birkaç parçaya ayrıldı. Hızlı adımlarını sürdürdü. Terzihaneye yaklaşırken yerde ağır ağır ilerleyen salyangozlar dikkatini çekti.
Kemal terzihanenin kapısını yavaşça açtı ve selam verdi. Terzi Hüsnü, Kemal’i görünce gülümsedi. Kemal’in gözü Hüsnü’nün başının hemen üstündeki el işlemeli çerçeveye takıldı. “Üryan geldim yine üryan giderim.” mısrasının tam ortasına Hüsnü kara yağız, mütebessim fotoğrafını koymuştu. Kemal’in tabloya baktığını fark edince “İki üryanlık arasında biz varız Kemal. Giydirip sarmalarız evelallah! Hoş geldin” dedi. Hep beraber gülüştüler.
Sadi: “Sen de giydirerek soyuyorsun insanı ya, hadi bakalım hayırlısı!” diye ekledi. Hüsnü altta kalmadan cevap verdi: “Allah’tan kork, kuldan utan. Üstündeki ceket kaç yıllıktır, kim dikmiştir, kaça dikmiştir bir cevapla bakalım?” “Hâlâ ilk günkü gibi. Ne solma var ne çekme” diye ekledi.
Terzi Hüsnü kendi hâlinde yaşamayı bir tercih olarak benimsemişti. Çok para kazanmanın yollarını da bilirdi aslında; işinde mahir, eline güvenilen, makası keskin bir ustaydı. Ama darda kalmadıkça o yollara girmez, ihtiyacı kadar kazanmayı yeter görürdü.
Zaman zaman sıkıştığında, çoluk çocuğunun rızkını çıkaracak kadar toptan iş alır, sonra yine eski düzenine dönerdi. Bunu bir geçim meselesinden öte, bir denge meselesi sayardı. Müşterileri çoğaldığında ise hepsine yetişeyim diye kendini tüketmez; karısı ve çocuklarıyla geçirdiği zamanları, kazandığı paradan daha kıymetli bilirdi. Hüsnü, vaktin nakit olduğunu en baştan öğrenmiş bir esnaftı. Ağzı laf yapar, ölçtü mü kusursuz ölçerdi.
Saatçi Sadi’nin işleri yolundaydı. Babadan kalma evler, bağlar, bahçeler… Geçim derdi nedir, hatırlatmaz olmuştu. Saatçilik yazın iyi, kışın kötü idi. Uzaktakiler yaz tatili için beldeye gelince işleri açılır, kışın ise güler yüzü, tatlı dili ile esnafın aradığı kişi olurdu. Zamanın nasıl geçtiği belli olmazdı o konuşmaya başlayınca.
Marangoz Sabri kirasını ödeyemiyordu. Çıraklık yaparken babası -aynı zamanda ustası idi- vefat etmişti. Sabri, usta olmadan önce dükkan ona kaldı. Marangozhane tam tekmil idi ama Sabri usta değildi. Bu erken ölümden dolayı tüm işleri çekip çevirmek Sabri’nin başına düşmüştü. O da zorlanınca, çarşı esnafı birlik olup kirasını ödemesine yardım ediyordu.
Hüsnü ölçülerini alırken Kemal, esnaf molasının sonunda terzihaneye gelmiş olduğunu fark etti. Önce Sabri sonra Sadi ayağa kalkıp gitmeye hazırlanırken “Babaya selam!” dediler.
Sabri dükkanının kapısını açmaya niyetlenirken yolda yavaş yavaş ilerleyen salyangozları görünce o garip mahlukatları kendine benzetti. Babasının vefatından beri yavaş yavaş ilerleyen hayatı bir film şeridi gibi gözünün önünden geçti. Bakışları artık karşısındaki salyangozlarda değil, yanaklarından süzülen hatıralardaydı. Öylece birkaç dakika ayakta kaldıktan sonra yeniden bastıran yağmur kendine gelmesine yardımcı oldu. Kapıyı açınca yerdeki zarf hareket etti. Esnafın Sabri sevgisi bir başka, tariflere sığmaz idi.
Kemal geldiği yoldan dönmek üzere adımlarını sıklaştırdı. Tekmeleyerek kabuğundan ayırdığı cevizi kaldırım kenarında görünce cevizin içinin boş olup olmadığını kontrol etmek istedi. Denemekten ne kaybederdi? Bir de ceviz sağlam çıkarsa, ne âlâ! Birden terziden alacağı elbiseyle cevizin kabuğu arasında bir bağlantı kurdu. Bir şeyler olacak! Ve o küçük beldenin “başarılı” çocuğu Kemal, büyük şehirde zaten sahip olduğu “kabuğundan” nasıl olup da çıkacaktı? Cevizin kabuğunu kırmak kolaydı. İnsan kendi kabuğunu nasıl kırardı, onu hiç bilmiyordu.
Şanslıydı. Ceviz çok lezzetliydi.
II. Sebeb-i Kelam
“Yalnızlık “yalnız” olsaydı, kimse yalnız kalmayacaktı.”
Şehrin şatafatlı sahilinden yürüyerek ilerledi. Hemen nehrin kenarındaki yamaçta olan koruluğu geçerken aklında küçük bir kıvrımın etkisi vardı. Kızı, ağzının kenarındaki o berrak tebessümünü görünce kahve içmeye davet etmeyi kendine bir borç bilmişti. Masal kitaplarından çıkmış güzellikte, “al dudaklı”, “al yanaklı” bu esmer kızın ne sevecenliği dişiliğinden ne cilveleri güzelliğinden bir şey eksiltiyordu. Oğlan ise çekingen ve ürkekti.
Birkaç binanın bahçesinden atlayarak ulaşılan saklı bahçenin üstü ağaç dalları ile kaplıydı. Kahvelerini yudumlarken yere bir bank gibi uzanan kalın bir ağaç dalına oturmuş nehri seyrediyorlardı. Kemal, manzaraya bakıyormuş gibi yapıyor, aslında ne söyleyeceğini düşünüyordu. Taç’ın sesi ona uzaktan geliyordu; kelimeler vardı ama anlamlandırmakta geç kalıyordu. Taç, Kemal’in çekingenliğinin masum bir tavır mı bir taktik mi olduğu konusundaki kararı verememişti. Taç konuşuyordu. Spordan, okuldan, saçma konulardan. Kemal başını sallıyor, arada gülümsüyordu. Aklı, ne zaman susması gerektiğini hesaplıyordu. Taç bunu fark ettiği anda cümlesini bitirmeden sustu. Bir an durdular. Serçe parmağı, Kemal’inkine değdi. Bilerek mi, yanlışlıkla mı olduğu belli değildi. Kemal elini çekmedi. Kalbinin hızlandığını hissetti. Bunun saçma olduğunu düşündü. Bir parmak, sadece bir parmak. Ama yine de elini çekmedi.
Bir süre sessizce sustular, ara ara bakışları birleşti sonra bakışlarını kaçırdılar. Sessizliği Kemal bozdu:
– Ceviz! Sever misin?
– Severim ama zahmetlidir yemesi. Hele yaş ceviz mevsiminde, eline iz yapar.
-Kınaya benzer rengi!
-Evet, bilirim. Peki sen kestaneyi sever misin?
-Bayılırım.
-Ben közde yayılan kokusunu daha çok severim…
Kemal, anlamlı ya da anlamsız birçok konuda “konuşabildiği” ve hatta sadece “susabildiği” bir kişinin yanında “kalabileceğini” anladı.
***
-Tüm gün işim var.
-Kaç gibi görüşebileceğiz?
-Belki akşam 10’dan sonra.
-Mesaj at bana, cevap verebilirsem konuşuruz. Aksi halde rüyamda beni ziyaret et!
-Ancak rüyanda görürsün!
Sabah yürüyüşüne çıktığında Taç’ın mesajı telefona düştü:
-Ziyaretim için plan yaptın mı?
-En iyi plan yürürken yapılırmış.
-Kaç saattir yürüyorsun, sıkılmadın mı?
-40 dakikadır. Yalnız yürümekten sıkıldım. 20. asır gibi geldi!
Sessizlik bir saat kadar sürdü.
-“Pencerene bak! Mektupla bir güvercin kondu!”
-“21. asırda?” diye güldü Kemal. Başını pencereden uzattığında gerçekten de onu aşağıda beklerken buldu. Heyecanla merdivenleri indi. Bahçenin serinliğinde, yan yana ama adımlarını uyduramadan yürümeye başladılar. Kemal fısıldadı: “Yol uzun.”
-Anlamıyorum.
-Şu yükselen duman da neyin nesi? (Az ilerde kesif bir duman görünmüştür.)
-Haberleşmeye mi çalışıyorlar?
-Hayalîm benim.
III. Yol, Yol-cu, Yol-cu-luk
Bir yolculuk, bir öpücük, bir sessizlik, bir parmak… Ve hepsi bir ceviz kabuğundan daha kırılgandı.
Ömür bir harp, bir barış, bir de varış. Zamanın sarkacında bir kayboluş, bir de yöneliş. Ardından bir haykırış, bir nara ki duyulan bir şey yok! Çelişkiler doğruluk çeperlerinde duruldu. Kadehler sevaplar için kalktı. Tuz basılan yaraların ‘ney’e tahvil oldu?


Yorum bırakın