Yazar: Abdullah Kavaklı
Bir eğitimci ve ilahiyatçı olarak, okul sıralarında eğitimle ilgili temel kavramları öğrencilere sunarken ne zaman “Peygamber’in eğitim metodolojisi” gibi kalıplaşmış cümleler kursam, öğrencilerin kulaklarını kapatıp çoğu zaman hayal dünyasına daldığını görürüm. Bu nedenle anlattıklarımı genelde hikâyeleştirir, teorik kavramlara ancak ondan sonra geçerim. Her sene başında öğrencilerin dersten beklentilerini bir kâğıda yazdırıp dolabıma koyarım. Sene sonunda ise akıllarında neler kaldığını sorduğum ikinci bir kâğıt daha yazdırarak onlara ne kazandırabildiğimi görmeye çalışırım. Ne gariptir ki, sene sonu yazılanlarda akıllarında kalanlar hep anlattığım o hikâyeler olur… Fakat şunu kendime sormadan edemem: Neden bir İmam-Hatip öğrencisi dahi en temel dini meseleler hakkında bilgi sahibi olmak yerine, kendisini dinden uzaklaştırmak istemekte ve dersten yüz çevirmektedir? Bu yazıyı kaleme alırken amacım doğrudan bu sorunun cevabını vermek değil. Ancak eğitimin ruhunu kaybettiği, sadece veri aktaran soğuk bir mekanizmaya dönüştüğü günümüzde, meseleyi “robotlaşan insan” üzerinden ele almak; sekülerleşen gençler konusundan daha mühim ve hayati bir zorunluluk olarak karşımızda durmaktadır.
Eğitim, toplum tarafından yine toplumun ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilen kurumların bir araya geldiği yapay bir yapı mıdır? “Uğraşısı tarım olan bir şehre sanayi mektepleri kurmanın, o bölgedeki gençlerin iş bulmak amacıyla göç etmesine yol açacağı” örneğinde olduğu gibi; eğitimin temel dinamiklerinin aşağıdan yukarıya, yani halkın kendi kültürel benliğinden ve sosyo-ekonomik şartlarından beslenerek yükselmesi gerekir. Diğer taraftan da yukarıdan aşağıya; toplumun âlimlerinin ve önderlerinin toplumu dönüştürecek bir rehberlikle durması, yani iki yönlü bir ilişki kurulması şarttır.
Sorunun tarihsel kökenlerinin görünenin çok daha öncesine dayandığını bilerek, günümüz Türk eğitim sisteminin problemlerinin temeline inmek istersek, tek başına olmasa da “Cumhuriyet modernleşmesi”nin bu süreci tepeden inme bir baskıyla (jakoben bir tarzda) ve yerel değerleri dışlayarak yürütmeyi seçmesini gösterebiliriz. O günün şartlarında yönetici elitin, savaştan çıkmış bir toplumun inşasını bir başkasını taklit ederek gerçekleştirebileceğini umması bir nebze hoş görülebilir. Asıl sorun; kökleriyle ve değerleriyle bütünleşemediği apaçık ortada olan bu sistemin toplumla uyuşmadığı görülmesine rağmen, “Türk tipi modernleşme hülyası”ndan bir türlü vazgeçilmemesidir.
İnsanlığın ilk öğretmeni olan Hz. Adem’e verilen eğitimin, Allah’ın meleklere “ona secde edin” emrini buyurmasına vesile olan, kuru bir bilgi yığınından ziyade eşyanın hakikatini kavramayı sağlayan bir hikmet öğretisi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak modernleşme sürecinde hikmet ve bilgelik gibi bu toprağın ruhunu besleyen kadim kavramların yerini, Batı eğitim literatürünün seküler ve pozitivist kalıpları almış; yüzyılların birikimi olan medrese geleneği ise ıslah edilmek yerine bir kenara itilmiştir. Oysa modern bilimleri yerli ruhla harmanlayarak “aşağıdan yukarıya” bir dönüşümün mümkün olabileceğini İsmail Gaspıralı, Usûl-i Cedid mekteplerinde başarıyla uyguladığı modelle zaten göstermişti. Aynı şekilde Celalettin Ökten hocanın, hem manevi anlamda kemale ermiş hem de fenni ilimlerde başarı yakalamış “zülcenaheyn” (çift kanatlı) gençler yetiştirme gayesiyle kurduğu ve sonradan büyük başarılara imza atan İmam-Hatip okulları da bunun canlı birer kanıtıydı.
Tarihinden ve geçmişinden bugüne uzanan köprünün yıkılmasıyla birlikte eğitim sistemi; çocuğun ruhuna dokunmak yerine, onu sadece teknik bilgiyle donatan ve adeta birer robot yetiştiren endüstriyel bir çarka dönüştü. Bu dönüşüm maalesef Müslümanlar nezdinde de kabul gördü. Bugün onlar da mekanik bir dindarlık inşa etme yolunda, dini eğitimlerin manasından uzak, ezberci bir anlayışla nesiller yetiştirmektedir.
Günümüzde öğrenimin çocuğa ulaşamamasının temelinde; kalbi ve ruhu ihmal eden, zihni sadece bir depo olarak gören bu anlayış yatmaktadır. Türkiye özelinde LGS ve YKS, küresel ölçekte ise PISA sınavları gibi başarı kriterlerinin yarattığı kaygı sarmalı, gencin varoluşsal boşluğunu derinleştirmekte ve eğitimi bir puan yarışına indirgemektedir. Sonuçta belki “başarılı” olmuş ama dedesinin cenazesine gelmeyen, babasının bayramını kutlamayan çocuklar yetişiyor. Travma yaşamasınlar diye ölümleri kendilerinden gizlediğimiz çocuklarımız, bilgisayarları başında zombileri ya da dijital birer fenomene bürünmüş arkadaşlarını oyunlarda katlederek şiddeti kendi ruhlarında normalleştiriyorlar. Odasından çıkmayan, gecesini ekran başında geçiren; evde küfretmediği halde okulda ve oyun platformlarında fütursuzca konuşan bireyler yetiştirdiğimizin ebeveyn olarak farkında bile olmuyoruz. İşin en hazin kısmı ise velilerin kendi çocuklarını tanımamalarıdır.
Bu tıkanıklığı aşmak için, kelime anlamı “içsel olgunlaşma” olan maarif kavramını, sadece dışsal bir form verme süreci olan modern eğitim kavramının karşısında yeniden konumlandırmalıyız. Eğer eğitimi okul binalarına sıkışmış bir devlet tekelinden kurtarıp, mahalle mekteplerindeki o samimi ve yerel dokuyu modern dünyanın imkanlarıyla yeniden canlandırabilirsek; ancak o zaman birer robot yerine ruhu olan, hikmet sahibi ve şiddeti yalnızca bir kendini koruma refleksi sınırında tutan bireyler yetiştirebiliriz. Köksüz bir taklitçilikten, kökü mazide olan bir ati (gelecek) inşa etme bilincine geçmek, bugün eğitimimizdeki en büyük devrim olacaktır.
Türkiye’de özellikle son dönemde şahit olduğumuz toplumsal travmalar, şiddet olayları ve nesiller arası kopukluk, eğitimdeki bu ruh kaybının artık bir güvenlik ve varoluş meselesine dönüştüğünü acı bir şekilde yüzümüze çarpmaktadır. Her ne kadar kültürümüze tamamen yabancı olan “okul katliamı” gibi trajedileri küreselleşmenin birer getirisi olarak yaşasak da madalyonun diğer yüzünde devletin tekelci ve mekanik yaklaşımı durmaktadır. Sistem, öğretmeni müfredat yetiştiren bir memura, öğrenciyi ise veri işlemciye indirgerken; öğrencinin ruhuna dokunacak o kadim “muallim” şefkatinin dışlandığını göz ardı ediyoruz. Bir çocuğun saçını okşayamıyor, ruhuna dokunamıyor, “güvenli mesafe” adı altındaki sınırlandırmalar sebebiyle çocuğun gönül dünyasına giremiyoruz. Yaşanan münferit birkaç kötü vakadan yola çıkarak tüm öğretmenleri zan altında bırakmak, toplumu sapkın ruhlu görmek ne acı bir yaklaşımdır!
Okulun manevi bir sığınak olmaktan çıkıp ruhsuz bir binaya dönüşmesiyle, çocukların iç dünyasında açılan devasa boşluk veliler tarafından da doldurulamamaktadır. Günümüz ebeveynleri, çocuklarını akademik başarı ve maddi konfor kıskacında değerlendirirken onların gönül dünyasındaki fırtınalardan bihaber kalmakta; bu ihmal edilmişlik ise çocukları ailelerinden kopararak internetin denetimsiz ve kaotik dünyasına teslim etmektedir.
İnternet ve sosyal medya mecraları, maneviyat eksikliğiyle savunmasız kalan genç zihinleri kendi seküler değer yargılarıyla şekillendiriyor. Hikmet kavramından mahrum kalan nesiller, eşyanın ve hayatın hakikatini ekranlardaki sanal illüzyonlarda arıyor. Toplumun yerel kodlarından, medrese irfanından ve Gaspıralı’nın hedeflediği “dilde, fikirde, işte birlik” şiarından kopan çocuk; robotlaşmış bir sistemin içinde yalnızlaşmakta ve ruhundaki açlığı dijital bağımlılıklarla ya da şiddet eğilimleriyle dindirmeye çalışmaktadır. Son zamanlarda yaşanan ve vicdanları yaralayan toplumsal olayların temelinde, eğitimin sadece “bilgi aktarımı” sanılması ve karakter inşasındaki manevi kolonların yıkılmış olması yatmaktadır. Eğer aileyi, okulu ve sokağı yeniden hikmet temelli bir maarif anlayışıyla birleştiremezsek, soğuk algoritmalara emanet edilen bu nesiller, kendi köklerine ve toplumuna yabancılaşmaya devam edecektir.
İnsanlık bugün yapay zekânın sunduğu devasa bilgi işleme kapasitesiyle büyülenirken, eğitimin ve insan olmanın gerçek mahiyetini bir kez daha ıskalama riskiyle karşı karşıyadır. Yapay zekâ, en nihayetinde kendisine yüklenen algoritmalara göre hareket eden, ne kadar gelişmiş olursa olsun “ruhu” olmayan bir otomatlar bütünüdür; bilgiyi tasnif edebilir ancak o bilginin hikmetini kalbiyle hissedemez. İnsanı yapay zekâdan ve soğuk birer robot gibi yetiştirilen mevcut eğitim sisteminin çıktılarından ayıran temel fark; onun ilahi bir nefes olan “ruh” taşıması ve bu sayede eşyaya manevi bir anlam yükleyebilmesidir.
Eğitimi sadece veri aktarımı ve işlem hızı olarak görmeye devam edersek, insanı kendi eliyle yaptığı dijital bir aynada eritmiş oluruz. Hz. Adem’e öğretilen isimlerin ardındaki o büyük sır, yapay zekânın kodlarında değil; insanın ruhundaki o derin seziş ve hikmet arayışında gizlidir. Bu yüzden bugünün eğitim krizi, aslında bir ruh krizidir. Teknolojinin imkanlarını reddetmeden ama insanın “eşref-i mahlukat” vasfını, yani ruh sahibi ve hikmet odaklı bir varlık olduğunu merkeze alarak eğitim paradigmasını yeniden inşa etmek zorundayız. Aksi takdirde, internetin ve algoritmaların yönlendirdiği ruhsuz bir dünyada daha gelişmiş robotlar yetiştirmekten öteye geçemeyiz.
Peki, bir öğretmen olarak ben ne yapıyorum ya da ne yapacağım? Çocuklara Mustafa Kutlu kitaplarıyla karşılık beklemeden yapılan iyiliği, Nazan Bekiroğlu’nun satırlarıyla mektuplarla yaşanan o zarif aşkları, Sezai Karakoç’un düşünceleriyle Müslüman’ın dirilişini, Mecid Mecidi filmleriyle hayatta başımıza gelenlere nasıl karşı duracağımızı anlatmak için çaba sarf etmeye devam edeceğim ki bir ruh verelim kendimizden.
Bu yazıya dikkat kesilen eğitimci arkadaşım; benim kendime sorduğum ve şimdi sana da yönelttiğim bir soru var: Bugüne kadar kaç öğrenci yetiştirdin, kaç öğrenci kazandın ve en önemlisi, kaçının kalbine girebildin?


Yorum bırakın