Yazar: Mustafa Barış
– “Erken değil mi?” diye sordu karısı kinayeli biçimde. Saat dokuza doğru yaklaşmaktaydı. Kasım Efendi her zamanki gibi hemen cevap vermedi. Durdu ve bir müddet sonra:
– “Zaman bu, ben saymıyorum ya! Olmuş biraz!” diye sözlerini alçak sesle bitirdi. Karısı sesindeki çekingenliği fark edince daha da üstüne giderek akşama kadar süren yalnızlığının acısını çıkartmak istedi:
– “Evden uzak olunca zaman ne de çabuk akıyor değil mi? Zamanı sayamıyormuş. Saysan ne vakit gelirdin acaba!”
Kasım Efendi karısının birlikte vakit geçiremeyişlerinden kendisine yüklendiğini düşündü. Karısını severdi, karısı da onu. On beş yıl önce bir yuva kurmuşlar ve acısıyla tatlısıyla korumayı da başarmışlardı. Sessizlik uzadı. Necla Hanım net bir açıklama, bir cevap bekler halini ısrarla sürdürüyordu. Kasım Efendi çoktan “zaman” içinde yolculuğa çıkmıştı. Bir sağa bir sola devinen saatin sarkacı gibi bir maziye bir atiye gidip geliyordu Kasım Efendi’nin zihni. Necla Hanım çatık kaşları, burnundan soluyan suretiyle takıntılı kocasının sessizliğini bozmak istiyordu. Neden sonra yüzünde ani bir tebessüm belirdi. Girişte kapının yanına koyduğu çantayı görece kıvraklıkla alıp getirdi ve karısının yanağına bir öpücük kondurdu.
– “Kestane aldım. Akşam birlikte yeriz diye…”
– “Alırken saydın mı bari?” diye tersledi.
– “Zamanım yoktu.”
– “Neden? Peşinden kovalayan mı vardı?”
– “Mekânı çok özlemiştim.”
– “Yalancı. Öyle olsa daha önce gelirdin.”
– “Ben hiç gitmedim ki”
– “Bak hâlâ yalan söylüyor.”
***
Gün içinde işlerini bitirince biraz kitap okuyup birkaç kelam karalamak günün ödülü oluyordu. Yine böyle bir ödülü hak ettiği gün yaşamıştı. Ne de çabuk akşam olmuştu. Elindeki kitabı bırakmadan, burnunun ucunda öylece yardan düştü düşecek dağ keçisi gibi duran yakın gözlüğünün üzerinden kapının hemen yanındaki hayli tozlanmış saate doğru bakışlarını yöneltti. Saat altıya doğru geliyordu. Bugün de mesaiyi çoktan tamamlamıştı. Kanaatkâr bir insandı. Masası üzerinde duran derme çatma eski bir bilgisayar, bir de takvim, boş duvarlara yaslanmış -adet olduğu üzere kahverengi- birkaç kitaplık ve tam arkasında asılı dünya haritasından oluşan bu küçük, tek kişilik oda onun çoğu günlerini geçirdiği bir mekandır. Sabah namazını kılınca evden çıkar, yavaş yavaş yürüyerek iş yerine gelir, evrakları tanzim eder, akşam vaktine kadar bu odada kalırdı.
Gün gün artan kiloları yüzünden dışarıdan izleyen sabırlı bir insanı dahi sıkıntıya sokacak derecede hareket ederdi Kasım Efendi. Halbuki iç dünyası bu hareketsizlik hali ile tam bir tenakuz içinde idi. Pek yakın ahbaplık ettiği dostu, arkadaşı da olmadığından bu halini anlatacak kimseyi de bulamaz zahir.
Odasından çıktığında tüm koridor hem soğuk hem de ıssızdı. Kapısını kilitledi, merdivenlerden aşağıya yavaş yavaş inmeye başladı. Bekçi Mehmet Efendi televizyonu karşısında çayını da demlemiş halde oturuyordu. Selamlaştılar. Bekçinin çay ikramını kırmak istemedi. Ama bir bardak çayı da o kadar hızlı içti ki bekçi, Kasım Efendinin bir işi olduğu çıkarımını yapmakta geç kalmadı.
Kasım Efendi hemen eve gitmek istemedi. Yolunu değiştirip yaklaşık iki saat yürüyeceği bir güzergaha koyuldu. Hava Ankara kış havasıydı. Akşam karanlığı basarken hafif kar taneleri düşmeye başlamıştı. Kah meşşâilerden kah roman ve hikaye kahramanlarından roller devşirerek yürüyordu. Mutluluğun yolda olmakla ilişkisini kurabilmişti. Farklı olan bugün yalnızdı. Bir seyyar satıcının yanında durdu. Tam parasını ödeyecekken zabıtanın o baskın sesi duyuldu. Parasının üstünü alamasa da kestaneyi almayı başarmanın mutluluğuyla eve doğru yürümeye devam etti.
“Burada daha fazla duraklama yapamazsın, devam et!” diyen trafik polis memurunun anonsu gibi yönetiyordu hayat sesi onu. Sanki ileri bir tarihte çok mühim bir randevusu vardı da ona hazırlanmak için bal arısı gibi oradan oraya dolanmaktan başka bir çıkar yolu yoktu. Serçeyi doyuracak kadar öğünden ve birkaç rahat nefes alabilecek kadar da huzurdan başka istediği bir şey vardı dense zinhar yalan olurdu. Dinlenmek üzere bir çay molası verse de hatta biraz uyuyayım dediğinde de o huysuz sesleniş kulağında çınlıyor, o nahoş duygu tüm vücudunu bir ağacı saran sarmaşıklar gibi kaplıyordu. Artık kalmayı o kadar istiyordu ki…
“Burada daha fazla kalamazsın!” Bu cümle adeta onun deniz feneridir. Gemi ancak bu limanda kalabiliyor ama buna da kalmak denilebilirse! İşte bunu, “kalabilmeyi” başarmıştı Kasım Efendi.


Yorum bırakın