Yazar: Mustafa Barış
“Cennette ne yapmak istersin, Dede?” diye sordu çeşme başında. Sorunun altında yıpranmışlık vardı. Belki ahir zamanda büyükler dünyasında yaşananların çocuk dünyasına olumsuz yansımalarının altında fazla kalmıştı. Yakında köyünden ayrılarak okul hayatına devam edecekti. Bu değişimin getirdiği bir korku mu, hayat içinde çocukluktan bir sonraki evreye geçişte yaşanan bir sorgulama mıydı? Hatta bir anlamsızlık girdabından mı konuşuyordu? Sebebini bulmak zor. Ama hayatın değersizliğine giden bir yol kavşağına yaklaşıldığını sezmişti dedesi. Birlikte yürüdüler ve de birlikte büyüdüler…
“Eskilerin deyimiyle, ‘salatı ikame etmek’ isterim,” diye karşılık verdi. Nükteyi anlayamadı ilk başta Selim. Dedesi konuşmaya devam etmek istedi ama salatın hem dua, hem şükür, hem şifa, hem zikir, hem rüya, hem gerçek olduğunu nasıl anlatmalı diye kendini zorladı. “Bir koç varmış. Uçmak istermiş. Uçsuz bucaksız çayırların olduğu bir beldede yaşarmış. Suların toprağa ninniler fısıldadığı, güneşin yaprakları sarıp sarmaladığı, rüzgarın göğün nefesini tazelediği bir muazzam yermiş burası. Renkler o kadar saf, havası o kadar hoş, musikisi o kadar dinlendirici imiş. Ama burada mutsuzmuş bu koç. Çünkü uçmak istermiş. Kanatları olsun, yemyeşil çayırların üzerinden, dağları tepeleri aşmak, şırıl şırıl akan nehirleri yukarıdan süzmek istermiş. Hep özenirmiş uçan kuşlara. Ne yediği ne içtiğinin tadını alır olmuş. Ama gerçekten dua edermiş bu koç. Her şeyin O’ndan geldiğini bilir, imkânsız diye bir şey olmadığına inanırmış. Allah istese ona bir kanat verebilirmiş. Bu durumdan haberdar olan diğer hayvanlar bu koçla dalga geçerlermiş. Onun ise umudu varmış. Bir gün Allah onu uçuracakmış.
Adem’den, Nuh’tan sonra Halilullah İbrahim peygamberin yaşadığı günler gelmiş. Allah bu kulunu da “uçurmuş” ama ateşe doğru fırlatıldığında. Öyle Allah’a bağlı imiş ki havada süzülürken bile Allah’a dua etmekten vazgeçmemiş. Oğlu İsmail’i, Tanrı’nın kurban etmesini istediğine hamletmiş rüyasını. Akan suların, yeşil meraların, ılık rüzgarların üzerinden, parlak ışıklarının altından uçurulmaya başlamış koç. Uçmuş, uçmuş ve ayrılınca fark etmiş ki cennetteymiş. Yeryüzüne doğru inmiş. Bunun bir lütuf mu bir sürgün mü olduğundan endişelenerek düşünmeye başlamış. Kınalı koç anlamış ki insanın bir daha kurban edilmemesi için bir sebep uğruna konmuş dünyaya. Allah koçun, İbrahim’in ve insanlığın duasını kabul etmiş. Bunu da, uçmak isteyen bir koçun duasını kabul etmek vesileyle gerçekleştirmiş.”
Dedesinin burada duraklamaya niyeti yoktu. Anlatmaya devam etti: “O salat ki duadır, çünkü bugün dua edersin, Allah kırk sene sonra o duanın karşılığını verir. Sabrı anladın mı? Acele niye? Hamdsiz bir yer düşün… orası neye benzer? İnsan bunlardan başka ne isteyebilir! Biz neden yaşıyoruz, evlat?” Bu sırada kazmayı daha güçlü vuruyordu toprağa. Devam etti konuşmaya. “Allah iman versin ve hakkını verelim diye. Önce tıpkı bu fidan gibi. Yaşıyorsun ama toprağa kök salınca gerçekten yaşayacaksın. Kul kişi gerçek kulluğun gereğini bilmek gerek. Kulluktan başka makam mı var? “Allah var, gam yok” Gam yükün çekmek zordur. Gam nedir dersen Karacaoğlan’dan Haşim’e bir oku derim. Umut, mü’minin kalbinde, aklında, kelamında, bakışında hayat bulur. Cenneti kulluğun devamı için isteriz biz müminler.” Kimi zaman saçını okşadı, kimi zaman sırtını sıvazladı. “Can suyunu sen ver bakalım,” diye ekledi; iş de konuşma da neredeyse bitmişti. İkisi de yorulmuştu ama fidanın kökleri de toprakla buluşmuştu.
***
Beraber diktikleri fidan koca ağaç olmuştu. Dedesinin sözleri de bu fidan gibi büyümüştü Selim’de. Selim okulu bitirmiş, evlenmiş, çocuklarıyla bir oruç mevsiminde, bayrama yakın günlerde, torunların dedeyle buluşması için koca bir çınar gibi köyüne gelmişti. O ağacın altında, nesilden nesile gam yükü mü, yaşamak sıkıntısı mıydı aktarılan? Dedesini bir kez daha saygıyla andı. Bayramı beklemeden, köye gelir gelmez ziyaret etmişti kabrini. Nükte neydi, dua neydi, umut neden mücadelenin kılıcıydı, kıyam, rükû, secde, oturuş, selam ne ifade ederdi; kelimeler ve kavramlar bir kez daha anlam kazanmış, netleşmişti. Ağustos ortasında, çeşme başında kurumuş dudaklarına rağmen sadece ellerini yıkamakla yetindi. Dedesinden miras kalan bir hal üzereydi: Hayatta; sabırlı ve azimli, o gün; oruçlu idi. Bu sırada çoban Salih uzaktan kuzularıyla beraber belirdi. Sürü, bir bulut gibi yaklaştı çeşme başına. Kuzular su içtikçe kendisiyle arasındaki farklılığı derin bir şuurla fark etti. Kuzular başını eğdi, o ise başını güneşe doğru kaldırdı. Bu duygularla Salih’le konuşmaya devam etti. Salih, “Kuzuların cenneti be çeşme! Değil mi, bizim oğlan!” dedi. Gülümseme belirdi yüzünde. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen yer yer köy şivesiyle karışık arkadaşıyla muhabbet etmeye bir süre daha devam etti. Çeşmeden akan su, ağaçtan süzülen gölge ve kalbinde ağırlaşmadan duran o iki dünyada da baki kalacak hakikat sözü: “Salatı ikame etmek.”
***
Yıl 3014’tü ama takvim artık kimsenin umurunda değildi.
Meteorun ilk görüntüleri yayınlandığında herkes bunu bir reklam fragmanı sandı. Televizyonlardaki o parlak leke, birkaç saat içinde yalnız haber kanallarının alt yazılarına değil her yere yıldırım gibi düştü. Az zaman sonra teleskoplar o korkutucu haberi doğruladı. Bir süre daha geçince resmi kurumlar aynı cümleyi duyurdu:
“Meteorun dünyamıza çarpma ihtimali artık kesinlik kazanmıştır.”
Bazı insanlar bu açıklamadaki dünyanın gezegenimiz mi yaşadığımız hayat tarzı mı olduğu arasında bir anlamlandırma düalitesi yaşadı. Ekranlarda meteorun yörüngeye giriş ve olası çarpışma simülasyonları dönüyordu. Her hesaplamanın verdiği sonuç çarpışmanın kaçınılmaz olduğuydu.
Ama asıl korkutucu olan yalnızca bu değildi. Tektonik analizler zaten Kuzey Amerika kıtasının, Asya kıtasının güneyinin, Avrupa’nın Akdeniz kıyılarının sular altında kalacağını gösteriyordu. Dünya kaçınılmaz sona ilerlemiş ve hatta yavaş yavaş da “su almaya” başlamıştı.
Az zaman sonra “Yaşanabilir gezegen teyit edildi” haberi bu felaket haberleriyle beraber verilecekti. Dünyanın gecesi de gündüzü de vardı nihayette. Bir gezegenin keşfedildiği, “Görklü Dünya” adı verildiği, yaşamın devam edeceği yeni uzamın bu gezegen olduğu bildiriliyordu. Görklü Dünya ile Dünya arasında birçok benzerlik vardı. Yaşam koşulları dünyadaki tüm canlı yaşamına uygundu. Dağlar, nehirler, denizler ve ovalardan oluşan bu harikulade gezegen dünyanın dört katı büyüklüğündeydi. Bir yeni Güneş’i ama farklı olarak on beş tane de uydusu olacaktı insanlığın. Güneş etrafındaki dönüşünü günümüz ölçüsüyle üç yılda tamamlıyordu. Bir tam gün ise kırk dünya saati idi.
İnsanlık bir yol ayrımındaydı. Fikri olarak da… “Tanrı’yı devre dışı bırakmanın zamanı. Yeni bir gezegen. Yeni bir başlangıç. Eski korkulara ihtiyacımız yok” diye düşünenlerin sayısı az değildi. Görklü Dünya’da sırf akıl, yalnız akıl, Tanrı’yı bulmayan, bulamayan akıl rehber olmalıydı. Ama “yer değişti diye yönün değişmeyeceğini” savunanların sayısı da az değildi.
Yolculuk gerçekleşmiştir. Müslümanlardan Hindulara kuzulardan kartallara yaşamın her rengi Nuh a.s.’ın gemisini andırır şekilde bu bakir gezegene ulaştılar. Geride kalan dünyanın ve orada bırakılan insanların yok oluşunu kameralardan izledi yeni konutunda insanlık. Gezegen değişmişti ama “insanlık” değişmemişti.
Müslümanlar Görklü Dünya’da secde etmeye, zekatlarını vermeye, oruçlarını tutmaya devam edeceklerdi ama ayrışarak. Birçok tartışma çıkacak, fıkıh, kelam ve hadis kurullarını toplayacaktı Müslümanlar dini meselelerin nasılına çözüm aramak için. Değişmeyen gerçek ise salatın hakim kılındığı hamd dolu bir yaşam olacaktı. Sadece uzay gemileri değil, dedeler ve torunları “yükü” taşımaya devam edeceklerdi.


Yorum bırakın