Yazar: Nuh Muaz Kapan
Bazı belgeseller bilgi verir; bazıları ise insanı rahatsız ederek uyandırır. The Social Dilemma (Sosyal İkilem), ikinci gruba giren, izledikten sonra telefona daha farklı bakmaya sebep olan yapımlardan biri. Netflix’te yayınlanan bu belgesel, sosyal medya çağının görünmeyen mekaniklerini anlatırken bize çok basit ama sarsıcı bir soruyu tekrar tekrar sorduruyor: Biz mi sosyal medyayı kullanıyoruz, yoksa sosyal medya mı bizi kullanıyor? Belgeselin etkileyici tarafı yalnızca teknoloji eleştirisi yapmasında değil; eleştirisini bizzat sistemin içinden gelmiş, geçmişte Google ve Facebook gibi dev şirketlerde görev yapmış kişiler üzerinden kurmasında yatıyor.
The Social Dilemma, sosyal medya platformlarının “kullanıcı mutluluğu” için değil, kullanıcı dikkatini mümkün olan en uzun süre içeride tutmak için tasarlandığı fikrini merkeze alır. Çünkü bu platformların ekonomik modeli oldukça basittir: Ne kadar uzun kalırsanız, ne kadar çok etkileşim verirseniz, ne kadar çok tıklarsanız, o kadar çok reklam görürsünüz. Bu nedenle kullanıcı çoğu zaman müşteri değil, sistemin başka bir aşaması haline gelir. Belgeselin sıkça vurgulanan cümlelerinden biri tam da budur: Eğer bir hizmet ücretsizse, ürün sensin. Burada anlatılan şey sadece verinin toplanması değil, verinin davranışı tahmin etme ve yönlendirme kapasitesiyle değer kazanmasıdır. Yani mesele bizim hakkımızda bilgi depolamak değil; neyi seveceğimizin, neye inanacağımızın, neye öfkeleneceğimizin giderek daha iyi hesaplanması ve buna göre akışın şekillendirilmesidir.
Belgesel algoritma kavramını yalnızca “kod” olarak ele almaz; onu aynı zamanda bir tercih ve değer meselesi olarak sunar. Algoritmalar doğal şekilde oluşmaz, tasarlanır. Tasarımın olduğu yerde ise amaç ve yönlendirme vardır. Bu nedenle “keşfet”, “önerilen videolar” ya da “sana özel akış” gibi masum görünen alanlar, kişiyi kendi benzeri bir dünyaya kilitleyebilir. Belgeselde yankı odası ve filtre balonu olarak geçen bu durum, kişinin sürekli kendi düşüncesini doğrulayan içeriklerle karşılaşmasına yol açar. Karşıt görüşler giderek azalır, ortak zemin kaybolur, kutuplaşma derinleşir. Belgesel, bu mekanizmanın sadece bireysel bir tercih olmadığını, sistemsel bir planlama olduğunu anlatır.
The Social Dilemma’nin en rahatsız edici ve en güçlü yönlerinden biri de davranış mühendisliği fikridir. Platformlar kullanıcının dikkat eşiğini, duygu tepkilerini, zayıf noktalarını öğrenir ve onu tıklamaya yöneltecek şekilde içerik akışını düzenler. Buradaki amaç doğru bilgiye ulaşmak değil; en çok etkileşim üreten içeriği yaymaktır. Bu yüzden sosyal medyada öfke, korku, skandal, dışlama ve uç noktalardaki söylemler çok daha hızlı dolaşıma girer. Belgesel adeta şunu söyler: Sosyal medya, insan psikolojisinin en kolay manipüle edilen taraflarını merkeze almıştır. Böylece bir teknoloji meselesi olmaktan çıkar, toplumsal bir mesele haline gelir.
Belgesel yalnızca röportajlardan oluşmaz; aralara dramatik canlandırmalar serpiştirilmiştir. Bir aile üzerinden sosyal medya bağımlılığı ve ekranla kurulan ilişki anlatılır. Bu kısımlar bazı izleyicilere göre didaktik bulunabilir; ancak belgeselin amacı sanatsal derinlikten çok meseleyi gündelik hayatta görünür kılmaktır. Çünkü bağımlılık, veri ve algoritma gibi kavramlar teorik kaldığında etkisini yitirir; belgesel ise izleyicinin hayatına dokunmayı hedefler.
The Social Dilemma’nin güçlü yanları oldukça belirgindir. İçerden tanıklıklar iddiayı kuvvetlendirir; mesele bireysel zaaflar üzerinden değil sistemin ekonomi-politik yapısı üzerinden ele alınır. Algoritma ile psikoloji arasındaki ilişki sade ve anlaşılır şekilde anlatılır; izleyicide “Bu sadece teknoloji değil” duygusu oluşur. Öte yandan belgesel zaman zaman teknolojik bir kıyamet anlatısına yaklaşabilir. Sosyal medyanın olumlu yanları (örgütlenme, iletişim kolaylığı, bilgiye erişim) daha sınırlı işlenir. Çözüm önerileri ise etkisine kıyasla daha kısa geçilir. Fakat bunlar belgeselin değerini düşürmez; çünkü bu yapım akademik bir rapordan çok, toplumsal farkındalık oluşturmayı amaçlayan güçlü bir çağrıdır.
Belgeselin alt metni şunu hissettirir: Geçmiş yüzyıllarda mücadele toprak, kaynak ve üretim üzerinden yürüyordu; bugün ise daha görünmez bir alanda, zihin ve dikkat üzerinden ilerliyor. Dikkati ele geçirmek yalnızca zaman çalmak değil; kimlik algısını, değerleri, düşünme biçimini ve toplumsal dili dönüştüren bir güç haline gelmiş durumda. Belgeselin izleyicide bıraktığı en önemli soru belki de budur: Bir ömür boyunca sürekli yönlendirilen bir dikkat gerçekten özgür olabilir mi? The Social Dilemma sosyal medyayı tamamen bırakmayı öğütleyen bir belgesel olmaktan ziyade, sosyal medyanın masum olmadığını fark ettirmeye çalışan bir uyarıdır. İzleyici şunu anladığında belgesel amacına ulaşır: Her kaydırış bir tercih değildir, her öneri tarafsız değildir, her beğeni sanıldığı kadar önemsiz değildir. Bazen en büyük değişim, telefonu eline alırken yaşanan bir saniyelik duraklamadır. Ve belki de belgeselin başarısı tam burada saklıdır: Sosyal medya üzerine konuşurken aslında insanın kendisini düşünmeye zorlar.


Yorum bırakın