Yazar: Nuh Muaz Kapan
Sabahın henüz kendini tam ele vermediği saatlerde yürümeyi alışkanlık hâline getirmişti. Bu yürüyüş, gündelik bir tercih değil; neredeyse sessizlikle yapılmış bir ahitleşmeydi. Şehir uyanmadan önce atılan adımlar, insanın kendi iç gürültüsünden de sıyrılabildiği nadir vakitlerdendi. Caddeler henüz kalabalıklaşmamış, dükkân kepenkleri yarı uykulu, ağaçlar geceyle vedalaşmanın mahmurluğunu taşırken; o, kitaplarını çantasına yerleştirir, kahverengi pardösüsünü giyer ve eski ama özenle temizlenmiş ayakkabılarıyla yola koyulurdu.
Bursa sabahları serin olurdu. Bu serinlik yalnız havaya değil, insanın içine de dokunurdu. Güneş ise tam bu serinliğin içinden doğar, keskinliğini yumuşatarak, gözle değil sanki kalple bakardı insana. Fakat bu yürüyüşler ona yalnız ışık değil, yüzlerde beliren tuhaf bir hâli de fark ettirmişti: tebessüm.
İlk başta bu tebessümlerin neye ait olduğunu anlamlandıramamıştı. İnsanlar her sabah benzer saatlerde, aynı güzergâhta yürürken, özellikle belirli bir noktaya geldiklerinde yüzlerinde beliren o ifadeyi taşıyorlardı. Ne tam bir sevinçti bu, ne de basit bir alışkanlık mimiği. Sanki görünmez bir anlaşmaya dâhil olmuş gibiydiler. Gülüyorlardı; ama bu gülüş, içten fışkıran bir neşeden çok, kısa bir maruz kalışın izi gibiydi. Samimiyetsiz değildi; fakat gönülden geldiği de söylenemezdi. Daha çok bir geçiş hâlini andırıyordu: iç ile dış arasındaki belirsiz bir eşik.
Sonra fark etti. Güneş, tam o anda ve tam karşıdan doğuyordu. İnsanlar istemsizce gözlerini kısıyor, kısılan gözlerin yüzde oluşturduğu gerilim, dışarıdan bakıldığında bir tebessüm izlenimi veriyordu. Demek ki bazen yüz, niyetten bağımsız bir ifade taşıyabiliyordu. Demek ki her tebessüm, kalbin dili değildi.
Bir sabah yaşlı bir adamla göz göze geldi. Adam yavaş yürüyordu. Gözleri yine kısılıydı; fakat bu kez sebep güneş değildi. Yüzünde taşınan şey ışığın zorlayıcılığı değil, yılların ağırlığıydı. O tebessüm, bir kabullenişin izini taşıyordu. Biriken acıların, söze dökülmeyen kayıpların ve uzun bir hayatın içe çekilmiş muhasebesi vardı o bakışta. Kitapların satır aralarında aranan ama çoğu zaman bulunamayan bir hakikat, o yüzün sessizliğinde duruyordu. İşte o an şu soru zihnine yerleşti: Acaba bazı tebessümler, sevincin değil; sabrın dışa vurumu olabilir miydi?
Bu soruyla birlikte güneş artık onun için sadece bir gök cismi olmaktan çıktı. Bir sembole dönüştü. İnsanın hayatında dışarıdan gelen, onu zorlayan, sınayan her şeyin temsiliydi artık. Bir söz, bir bakış, bir kayıp, bir imtihan… Ve insanın bu dış etkiye karşı yüzünde beliren her ifade—tebessüm bile olsa—belki de bir maruz kalışın sessiz kaydıydı.
Yüz, bu anlamda bir metin gibiydi. Görünen satırların ardında okunmayı bekleyen bir mana vardı. Tasavvufta söz edilen suret ile mana arasındaki o ince perde, en çok da insan yüzünde kendini belli ediyordu. Her gülüş, içten doğmazdı; ama her gülüş, bir hikâye taşırdı. İnsanlar güneşle göz göze geldiklerinde, kısa bir an için kendi hakikatleriyle de yüzleşir gibiydi. Gözlerini kısıyor, yüzlerini buruşturuyor, ama yine de yürümeye devam ediyorlardı. Belki de o an beliren tebessüm, neşenin değil; irfani bir sabrın işaretiydi. Bir tür teslimiyet.
Zamanla yürüyüşleri değişti. Artık sadece yola değil, yüzlere de bakıyordu. Yüzlerde yazılı metinleri okumaya çalışıyordu. Bir bakışta bir ömrün izini, bir tebessümde gizlenmiş bir çileyi sezmeye gayret ediyordu. Anladı ki insan yüzü, en çok sustuğunda konuşur.
Bir sabah güneş doğmadı. Gökyüzü kapalıydı; hava gri ve ağırdı. İnsanlar yine yürüyordu ama yüzlerde o alışılmış tebessümler yoktu. İşte tam o anda kendi yüzüne dokundu. Ve fark etti: O gülümsüyordu. Ne güneş vardı karşısında ne de zorlayıcı bir dış etki. Bu tebessüm içeriden geliyordu. Bir ferahlığın, bir idrakin meyvesi gibiydi. Maruz kalınmış bir şeyin değil, mazhar olunmuş bir hâlin yansımasıydı.
O gün defterine şunu yazdı:
Bazı tebessümler dışarıdan gelir; bazıları ise insanın içini aydınlatır.
Ve insan, hangisinin kendisine ait olduğunu ayırt edebildiği ölçüde derinleşir.


Yorum bırakın