Yazar: Abdullah Kavaklı
Bir hikâyenin kafamda planını yaparken gerçek hayatla bir bağ kurma hevesim her zaman vardır. Bazen hikâye bulamamak aslında hayatı yaşayamamak ya da yaşanmış enteresan bir şey bulamamak insanı kendi yakınlarında bir yere sürüklüyor. Bu hikayecinin dedesinin bir mektubu, içinde ne barındırabilir ya da dedesinin hayatından kesitler size ne anlatabilir ki… Yakın cumhuriyet tarihini belki… Bunun üzerine çok güzel roman yazılabilirdi. Ancak hiç yaşanmayan bir kurgu, bir hikaye, bir roman gibi anlatmak yerine gerçek bir hayat hikayesi olarak anlatmak istedim.

Bizim ailenin eskiye dair resmini paylaştığım güzel bir arşivini, kız kardeşimin köy evimizin çatı katındaki büyük babaannemizin gelin olduğu çeyiz sandığa el koymak istemesiyle sandığın içinde bulduk (kötü duruyor ama ben boyarım dedi aşağıdaki fotoğrafta kumaşların altında).

Güzel arşiv dediğim tam olarak da bu, resmin kirliliği için şimdiden özür diliyorum. Ön tarafta siyah kumaş içerisinde bulunanlar gerek Cumhuriyet gerekse de Osmanlı dönemindeki aileye ait tapuları, büyük dedemizin eskiden muhtar olması nedeniyle nikah akitlerini (şu kadar mehir karşılığı sana karılık edeceğime şahitlik eden ahali huzurunda vallahi billahi Allahın ismiyle yemin ettim ya da bana karılık etmen içun şu kadar altın vereceğime ia.), borç senetlerini, C.H.P. üyeliklerini (bilerek böyle noktalı yazdım bunu sonra anlatacağım), Fiskobirlik katılım evraklarını, bir de eski asker mektuplarını barındıran, bir kısmı, hatta büyük çoğunluğu Karadeniz’in neminden dolayı birbirine yapışmış evraklar. Arka taraftaki çiçekli kumaş içerisinde olanlar ise dedemin babaannesinin kefen bohçası. Zamanın insanı bunu anlayabilir mi bilmiyorum, ama eski kadınlar ölünce kimseye borç bırakmamak, öldükten sonra kimseye zahmet vermemek için böyle bohçalar hazırlar, erkekler ise borç defteri tutarlar ve öldükten sonrası için içerisinde bir miktar para ya da altın gibi bir şey bırakırlarmış. Bu bohçanın içinde ne vardı merak edenlere anlatayım, kefen kumaşı, şişe içerisinde gül yağı (hala bozulmamıştı), tabut örtüsü, tabutun üzerine serilmek üzere başörtüsü, bir de biraz fındık… Herhalde her sene bu fındıkları yeniliyordu, ancak son senesinde ne bu hazırlığı kimse fark etmişti ne de onun söylemeye fırsatı olmuştu.
Hikâyenin asıl kahramanı dedem ise, köyün mektep hocasıydı; ayrıca bir sıra enter kamyonuyla (50’li yılların meşhur international kamyonu) Türkiye’yi gezmiş, köy bakkallığı yapmış, daha sonralarında ilçede bakkallık ve lokantacılık yapmıştı. Ama her yaz muhakkak köydeki şimdi yıkılmış olan ahşap mescitte öğrenci okuturdu. O yaşadığı sırada küçük olduğum için ilmine ne kadar hakimdi, ne biliyordu bilmiyorum. Ancak köydeki evimizde kitaplar kaybolmadan evvel eski dilde burçlar kitabı (bir keresinde bunu Harut’la Marut’un insanlara öğrettiğini söylemişti), sarf ve nahiv kitapları, siyer-i nebi ve cenk kitapları vardı. Ama eski zamanlarda imamlık sınavına girip kazanamadığını da söylemişti. Özellikle askere gitmeden önceki yılda, belki yaşı küçük bulunduğu için, belki başka sebepten Fatsa’da imamlık sınavına girmiş, “Yasin, Tebareke sorsalar okurdum, felak sordular iyi okuyamadım” diye anlatırdı. 1948 CHP hükümeti Milli Şef döneminde köylerde, şehirlerde imam kalmadığı için, ‘elemtera’dan aşağısını bilenlere 6 aylık eğitim sonrası imamlık vermişler, devlet imam açığını böyle kapatmıştı.
Aşağıda lokantanın ilk açıldığı yıllardaki fotoğrafta da görüldüğü üzere, dedem herhalde biraz muhalif olmalı ki annemin babası doksanlı yıllara kadar kasket takarken sakallı dedemin hiç kasketli şapkalı fotoğrafı yoktu.

Yalnız her seferinde görünüşünden ve sakalından dolayı İran devrimini gerçekleştiren Humeyni’ye benzetilip gerici görülmesi üzerine de bir lafı vardı, ben Atatürkçü (bunu ilericilik anlamında söylediğini var sayıyorum), Milliyetçi bir adamım! Gerici miydi? Babam ve amcamı o şartlar altında Samsun’da İmam Hatip’te okutması, köydeki çocukların ilk öğretmeni olup onlara okuma yazmayı öğretmesi, Ordu Kumru’daki evimizde köydeki çocukları yanına alıp o zamanlar yeni açılan imam hatibe göndermesi hatta evde yatacak yer bile kalmaması, öğretmeyi eğitmeyi seviyordu demek için yeterli bir sebeptir. Ancak büyük iki halamı neden okutmamıştı? Ortanca halamın öğretmeninin ısrarlı davranışlarına, ‘okutmayacaksan ben okutayım amca!’ demesine rağmen ikisi de sadece ilkokul mezunuydu. Ama en küçük halam Kumru İmam Hatip Lisesi’nin ilk kız öğrenci mezunlarındandı. Çünkü diğer okullarda mecburen hatta cebren bir şekilde modern kıyafetlerle(!) milli bayramlara katılmak zorundaydın. Aşağıya masumane bir fotoğraf ekliyorum çünkü sonraki yıllarda iş daha da farklılaşacak:

(Ulusçuyuz yazan kızın ailesine belli ki yanlış gelmiş, eteğini biraz daha uzun tutmuşlar.)
Ölene kadar evine, babasının televizyon için ‘evdeki şeytan’ olarak görmesinden dolayı bu aleti sokmaması telkiniyle radyodan başka bir şey almayan dedem için gerici diyebilirdiniz. Ancak diğer beyaz eşyaların hepsi köyde ilk bizim eve girmişti. Kısaca çocuklarını dinin öğretilmediği okullara gönderip onların dinden imandan çıkmasını istemiyordu demek daha doğru olur bu durum için.
Bana sürekli cebirden hendeseden sorular sorar bilemeyince ‘size okulda ne öğretiyorlar’ diye kızardı. Kerrat cetvelini ilk dedemden öğrendim desem yalan olmaz, çok sonraları Tolga Çevik’in bir programda söylediği şeyi hayal meyal dedemin de bana söylediğini hatırlıyorum, üçgenin alanı için eski dilde bir formül bu: bir müsellesin mesaha-i sathiyesi, kaidesiyle irtifaının hasıl-ı darbının nısfına müsavidir. Ya da eski problemler: 40 katırın kırk ayağında 60 mıhın falan da filan…. Bu benim tahminim: babasının babası Çarşamba rüşdiyesinden mezun olduğu için muhtemelen bana sorduğu soruları dedesi de ona sormuştu. Bir de Osmanlı’da okuma yazma oranı çok düşüktü derler ya hep, bizim köydeki yaşlıların çoğunluğu eski dilde okumayı bilirdi. Çünkü camide Kuran okumayı öğrendiğinde halk dilinde yazılmış olan eski kitapların hemen hemen hepsini okuyordun; çünkü harekeyle yazılmışlardı.

(Örnek bir fotoğraf koyuyorum, Kuran okumasını bilen herkes çok az uğraşıyla ne yazıldığını anlayabilir. Fotoğraf: https://phebusmuzayede.com/164139-osmanlica-ilmihal-1251-tarihli-harekeli-nesih-yazi-ile-yazilmis-35-sayfa-24×18-cm-.html)
Bu arada hocalığının yanında söylediği türküler de bana çok hoş gelirdi. Türkü söyleyemeyen iyi Kuran okuyamaz derdi. Vakti zamanında annesi yaşıyorken onunla karşılıklı türkü okurlarmış, kaval çalarmış, evde ben dahil herkesin türkü repertuarı bu yüzden geniştir. Birkaçını yazayım buraya: Dağlar dağladı beni, gören ağladı beni; Göçtü dost kervanı eyleme beni; Abum abum kız abum, sebebim sensin abum; Akşam oldu yanayi da ordunun ışıkları, çok hoşuma gidiyor da yârin konuşuklari; Ordunun dereleri aksa yukarı aksa, vermem seni ellere ordu üstüme kalksa; Hekimoğlu derler benim aslıma, aynalı martin yaptırdım kendi nefsime… Bana her zaman Kuran’dan sureler sorarken bir keresinde odun keserken bana da türkü bilip bilmediğimi sormuştu. Ben de Barış Manço’nun ‘dağlar dağlar’ını bildiğimi söylemiştim, okutmuştu. “Uzun saçlı, milliyetçi bir adam, severim onu” demişti. Akşam namazından sonra biraz kaval çalar, aces (ajans) vaktinden sonra da TRT radyosunu dinlerdi. En çok sevdiği türkülerden biri de “Çarşamba’yı sel aldı bir yar sevdim el aldı” türküsüydü. Bu türküyü neden sevdiğinin hikayesini o hiç anlatmadı ama vardı bir şeyler; herkeste olduğu gibi… Bu yüzden yukarıda anlattıklarım için yaşasaydı bana kızmazdı ama bunu söylediğim için belki kızacağını düşündüğümden bildiğim şeyler varsa da yazmıyorum. Belki biliyor belki bilmiyorum belki de sadece tahmin ediyorum, kim olursa olsun gelip geçen insanlar da hayatlarına saygıyı hak ediyorlar.
Gelgelelim yukarıda bahsettiğim C.H.P. üyeliğine; nedense eskiden harflerin aralarında bu noktalarla yazılıyormuş partinin adı, Fiskobirlik de Atatürk yaşarken kurulan kuruluşlardan biri, 1945’li yıllarda tek el, fındığı sadece o alıyor. Ancak Fiskobirlik’e fındık verebilmek için bir şart var o da parti üyeliği, Halk Partisi’ne üye olmazsan fındık veremiyorsun. Dedemin CHP üyelik kağıdını görünce dedemin bu partiden olmadığını, neden üye olduğunu babama sorduğumda, mevzunun bu şekilde olduğunu öğrenince şaşırmıştım. Size de yakın tarihten bir anektod olarak aktarayım dedim.
Son olarak dedemin asker mektuplarından birini de paylaşıyorum, okuması zor olduğu için altına okunuşunu yazacağım; çünkü o da ilkokula giden bir çocuk gibi yeni harflerle yazmayı yeni öğrenmişti, yorumunu size bırakıyorum neler dikkatinizi çekecek…

Huzuru âliyenize candan ve ciğerden sevgiler ederim. Evvela üzerime farz olan selamlarımı sunar, hasretle hürmetle ellerinizden öperim, beş vakit namazda hayır dualarınızı beklerim. Daha nasılsınız iyi misiniz? İyi olmanızı yüce Tanrı’dan dilerim. Sen de benden sorarsan hamdü olsun. Şu yazmış olduğum mektubun son satırına kadar iyiyim. Sizlerin de bu münasebette olmanızı yüce Tanrı’dan dilerim. Fındıklar nasıl bana yaz, mısırlar nasıl yaz, koyundan kuzudan zarar var mı yaz, Köylerde ne gibi havadisler varsa bana yaz, Yedinci ayın 20’sinde terhis vereceğiz. Annelerime selam eder hasretle hürmetle ellerinden öperim beş vakit namazda hayırlı dualarını beklerim.
Ayşe hanıma selam eder gözlerinden öperim. Emine hanıma selam eder gözlerinden öperim. (kızlarına göndermiş ama eşine selam gönderememiş) Tekke komşularıma hısımlardan hariçlere ayrı ayrı selam eder; büyüklerimin ellerinden küçüklerin gözlerinden öperim, okuyan ahaliye dinleyen cemaate ayrı ayrı selam ederim. 1955
Ah! anlatılacak ne çok hikâye var, gelip geçen milyarlarca insan içerisinden dedem de bir insan idi. Buraya bazı sebeplerden yazamayacağım o kadar çok olay yaşamış ki, o her zaman yattığı divanında sağ kolunun altına girip de dinlediklerim bana hikayelerimde birçok kaynak sunar. Hayıflanmayın bazen sizlere de anlatırım bunları ama kimse yaşamamış gibi…
Bazı insanları unutmak istemezsiniz, aşırı sevgi, gurur ya da herhangi başka bir şey ona ulaşmanızı engeller. Kalbinizde bir yerlere gömdüğünüz anda sizin hikayeniz de tam olarak başlamıştır, yazmasanız bile. Belki de en önemsiz olan: Bunu dünyada ben yaşarken ya da benden sonra birisi anlatacak mıdır?
Son olarak dedemin vefat etmesine yakın devlet kurumuna verdiği bir fotoğrafı paylaşıyorum, başında kalpak olmadan çekinmek zorunda kalmış ama bence en yakışıklı fotoğraflarından birisi buydu.



Yorum bırakın