Çölü Aşmak 2

Yazar: Abdullah Kavaklı

Hikayelerin bazen boş kalan köşelerinden bir tanesi de kahramanların hepsine söz hakkı verilmemesidir. O soğuk çöl akşamında üç erkeğin anlattığı hikâyenin üç kadın tarafındaki yaşananlarını dinlemedik. Belki de bambaşka anlatılar çıkacaktı ortaya. Çünkü hayatın bu girift bilmecelerinde aynı olayı yaşayanlar arasında bir bağ kurarken hangisinin hangi duygularla yoğrulduğunu ya da yaşanan şeyde kimin neyi nasıl hissettiğini biz bilemeyiz. Kim daha acı çekmiş olabilir ki? Sessiz duran mı; öfke nöbetleri geçiren mi? Hani her evin bir delisi, bir de sessiz sakini vardır. Kırılan bir vazo için birisi dururken diğeri öfkeden çıldırmak üzeredir. Her zaman söylerim sinirli insanların delilik nöbetleri altında sağlam bir psikoloji yatar; içindekini ortaya çıkartabilmiş, canavarının başını uysallaşması için okşamıştır. Asıl acı çekenlerse yüzündeki anlamsız tebessümü ortaya saçanlardır ya da tebessüm etmeyi dahi beceremeyen sessiz sakin insanlar… Evet, çok gülen aslında çok acı çekiyordur (kaç defa söyledik bunu bilmem).

Hikâyeyi yazarken genelde hep bir yaşanmışlık ararım; bir yerden dinlediğim bir hikâyeyi, bazen bir gazete sayfasında yaşanan bir gerçeği, bazen de köy yerinde yaşanan bir olayı özellikle kadınların anlatısından dinlerken notlar alırım. Hikâye yazmanın en güzel tarafı insana insan olduğunu hissettirebilmek ve yaşanmışlıkları sadece kendine ait yaşanmışlıklarda bulurken dışarıya kulak kesilebilmektir ve insanın kendinden çıkıp da dışarıyı seyredip hissetmesi kendine tahammülü zor olan insanlar için kutlu bir duygudur… Huzurevinde çalıştığım zamanlarda altmışlı yaşlarda, çevresinde benim gibi hikâye arayan bir insan olmasa da dikkat çekmeyen bir amca vardı. Sessiz sakin, sabahın erken saatlerinde kafasına kasketini takar, bir cep radyosunu cebinden çıkartır ve akşama kadar bahçenin ıssız bir köşesinde müzik dinlerdi TRT Türkü radyosundan. Bazen birileri gider onun oturduğu yere yakın oturup radyoyu kapatmasını ister ve bu başkasını çıldırtabilecek harekete rağmen sessizce denileni yapardı. Kaç defa yanına gidip halini hatırını sordum, her seferinde yumuşak bir tebessümle bana bakar kafasını sallar, çoğunlukla tek kelime etmez, bazen de iyiyim der geçerdi. Ne zaman sonra ben iş yerinden ayrıldım ve o amcanın intihar ettiğini öğrendim. Günler boyunca ölümünü ilmek ilmek örmüş; bahçenin tüm kameralarını incelemiş, kameraların kör noktalarını bulmuş, nöbetçi amirin en boşladığı zamanları gözlemlemiş ve sabah namazında günün aydınlandığı bir zamanda -nöbet amirliği yaptığım sıralardan bilirim genelde uykuya yenik düşersin- kendini bir ağacın dallarına asmış. Ancak uzunca bir vakit sonrasında ağaçta rüzgârın etkisiyle sallanırken çıkardığı sesleri garip bulan bir huzurevi sakininin sese gidip bakmasıyla cesedi bulunmuş. Olayı duyduğumda aklıma ilk gelen şey, amcanın sürekli gülümseyen ve sessiz sakin birisi olup, yanında kimseyi küstürmeden kırmadan yaşayıp da neden böyle bir yola tevessül etmiş olabileceğiydi. Yoksa onun vefat etmesine kadar, her şeyi beğenmeyen, akşama kadar bir sürü insana sataşan başka bir amcanın bu eylemi gerçekleştirmesini daha çok beklerdim. Demek ki insan konuşmalı içine atmamalı hiçbir şeyi, bu bir hikâye kahramanı bile olsa.

Susunca tüm çöl geriye ne kalır?

Çeşmenin başına gidiyorum bir çift göz beni takip ediyor, evin kapısından çıkıyorum, yolda yürüyorum, hepsinde. Merak ediyorum, başımı kaldırmaya da utanıyorum. İçimde beğenilmenin tuhaf bir duygusu. Eskiden başkaları da bakardı bana, hissederdim; ama bu bir başka geliyor. Biliyorum anam babam razı olmaz komşunun çocuğuna, birkaç defa evde konusunu açtılar, ‘gençlerden de isteye isteye bunlar istemesin bizim kızı’ diye laf eder oldular. Kız kısmında biraz var herhalde ananın babanın istediğini istememek. Onlar doğruyu bilirler gerçi; bize de susmak düşer dedim içimden. Anam kapıdan girdi, kafasını almış iki eline döğmekte. Aman ana! yapma ana! demeye kalmadı. Sen mi dedi göz sürdün, yüz sürdün bu deyyusa… Ana kimden bahsedersin kimi söylersin bilmem ben, anlı şanlı bir tokat yeyiverdim. Babam hep daha orta yolda olmuştur, akşam çağırdı yanına, kızım dedi böyle böyle bir durum var, ama bunlar sana bakamaz garibanlar fukaralar, benim rızam yok bu işe. Baba dedim sen benim atamsın sen ne dersen ben onu tutarım elbet. Dedim demesine de gönlümde de ince bir sızı var. Herhalde en büyüğü de bu ya… isteyip de varamamak. Var git deli gönül biraz da sen eğlen dedim. Ah dedi derya gözlüm ne taliplerin çıkacak, bak gör dedi. Boynumu büktüm. Bir hafta geçti geçmedi kapı önünde damladılar görücüye. Oğlan oturdu tam orta yere, bizim buraların adeti böyledir herkes kenarlara çekilir, isteme sırasında güvey oturtulur ortaya. Ah kara gözlüm, benim de yüreğim sende ama, babam vermez sana beni… Dediğim oldu. Sonucunu bilsen de çağırmamak mı gerek kötü olanı. Zaman geçti, ben geçtim, iyi kötü bir kocaya vardık. O da köye gelip gitmekte, zenginliği dillere destan olmuş, türlü türlü atları, her seferinde bir ordu adamla gelip gitmesi tüm ahalinin ağzında bohça… Benim derdim inanın zenginlik falan değildi ama göz görmek istemez mi, gönül doymak istemez mi?

Birazdan anlatacaklarım için ayıplamayın beni, onca zaman geçti belki onlarca kez köye geldi ne kafamı kaldırmışlığım ne yüzüne bakmışlığım vardır… Söz verdim mi başkasına, bir bakışla da olsa ar namusa leke sürdürülemez buralarda, hem kocaya da varsam önce babam öldürür beni…Vakit geçti eli öpülesi insan azaldı etrafta, babam da göçtü bu dünyadan, babamın cenazesine geldi. Cenaze yıkanacak, ben de babamın suyunu ısıtmaya su almak için çıktım evden küfeler elimde, tam karşı karşıya denk geldik. Geride babam diğer tarafta o karagöz, o an o göz gözüme değmeyeydi. Önce bir dilimiz tutuldu, aşk ölümden kat’i midir, bir şey desek mi demesek mi bilemedik? Baktık öyle birbirimize… Bir şey söyleyecek oldu, sustu sonra. Değişmemişsin dedim, kadınlar bazen daha cesur olabiliyorlar; sen de değişmemişsin dedi bana, başın sağ olsun… Değişmez miyim ya, zamana kim dayanabilir? Ama benim tanıdığım insanla konuşmuşum gibi değildi bu, gerçi eskiden de çok konuşmuşluğumuz yoktu ama, hani bir insanın gözlerine bakınca ruhunu okursunuz ya, sanki ruhu hapsedilmiş, soğuk duvarların ardından bir yerden seslendi. Ayrıldık başkaca bir şey söylemeden öylece ıpıssız. Ne kötü bir şey ıssız kalmak. İçimden sadece ‘öteki dünyası da var bunun, hayat bu’ demek kaldı. Hep erkeklerin mi kalır içinde sanırsınız? Kadınlar susuyor konuşmuyor diye içinde bir yara kalmaz mı hiç? Biz konuşsak hanginiz kendinizi erkek sanır. Susuyorsak yaralarımız kabuk bağladığındandır.

Bana acılar değil, hikayeler bırak.

Ben önceki hikâyede yazarın anlattığı takunyalı kızım, ellerim ayaklarım abarttığı kadar küçük değildir; bizim kavmin kızlarının elleri ayakları zaten küçük olur. Beni, hikayedeki bu adama zorla verdiler; gümüşler karşılığında nikahımız kıyıldı. Gerçi babama da haksızlık olur damolla gelmeseydi evliliğin faziletlerinden, kocanın dininden, imanından, parasından, pulundan, bahsetmeyeydi babam vermezdi beni. Eski zaman adetlerinde buralarda 15 yaşına gelmiş kız evde kaldı sayılır, benimse yaşım daha 13-14’tü. Be baba! Yiyeceğim bir lokma çok mu geldi sana, 30’lu yaşlarda adama verdin beni. Herkesler gelip başıma, erkeğin en güzel yaşıdır görgü görenek sahibi olur der. İşte yoktu gönlüm. Herkes güldü, ben suskun kaldım. Gerdek gecesinde odaya girdi koca adam, bana bakıyor, ama ben gözlerimi yere indiriyordum. Allah var kötü adamdı diyemem, gönlüm olur diye bekledi. Günler geçti, bana dokunmadı. Hediyeler getirdi, şiirler şarkılar söyledi, yalvardı ama içimdeki boşluk hiç dolmadı. Sonra anladım ki ben de onu yaralıyorum; cesaret edemedim de kaçıp gitmeye, şimdi düşününce ilk başta yapmalıymışım bunu. Bir gün köye babamın yanına dönmek istedim. “Ben senin karın olamadım” dedim. O koskoca herkesin saygı duyduğu kervanlar sahibi adam ağladı, yalvardı, kabul etmedi. Sonrasını biliyorsunuz işte, insan bazen sevebileceği birisine bile kapatabiliyor kapılarını. Bu adamın bana yaptıklarına karşın olamaz mıydım? Hep bunu sordum kendime, gece gündüz, günlerce pişmanlıklar yaşadım. Belki düştüğüm durum için sahte pişmanlıklar. Sonra da eve giren ilk gence vuruldum, sevgim sahi miydi, bu adam adam mıydı düşünmeden. Kalbimin sahibine gittiğimde, mutluluk kısa sürdü. Zaten kalbin sahibine giden mutluklar kısa sürmüyor mu? Hikâyenin bu kısmını beni anlattıkça yaraladığı, tekrar ve tekrar yaşamak istemediğim için anlatmayacağım. Biliyorsunuz işte, yüzüme damga vuruldu. Öyle bir hırsla yaptı ki bunu, erkek çocuğu olur da bana hasımlık eder belki de beni öldürtür diye kadınlığımı da aldılar elimden. İşte o an, içimdeki aşk bile sustu. Bir yerde suya eğilip de kendi suretime bakınca kendimi bile tanıyamadım. “Sen kimsin?” dedim. Bir kadın mı, bir köle mi, bir günah mı, bir pişmanlık mı? Ah iyi adam, beni tekrar bulduğunda bile sevemedim seni, seni gördüğüme çok sevindim ne yapıp ne edip beni kurtaracağını da bildim ama, nasıl bir şeymiş bu sevmek, diyorum ki ne olursa olsun kal yanında, ama bu suret, bu acı bana da ona da zindan etmez mi o evi. O her şeye razıydı ama ben yapamazdım… Her şeye rağmen beni yanına alıp köye geri götürüldüğümde minnetle onun gözlerine bakarken diğer taraftan babam bana sarılıyordu. İnsan babasının yanında ne olursa olsun değişmiyor. İlkin bu halimi görmeyle saldıracak oldu adama, hakikati dinlemeyle yumuşadı, ah babaların yufka yürekleri, belki onun gözünde bile artık eski ben değildim ama hiç hissettirmedi. Ben köleydim, zincirlerle kaderimize bağlanmış. Çölde yürürken hatırladığım zamanlar, zincirin her halkası bir ömür gibi ağır gelirdi. Ne zaman bir yar başından atlayıp hayatıma son vermek istesem kendime “Ben köle değilim. Ben kızım, ben ana, ben sevilenim, ben sevilmeyenim… Ama köle değilim” derdim bana bu kötülük yapılana kadar; sonra yaşama sebebimse değişti bu kötülüğün bir daha kimseye tekrarlanmaması gerekti.
Bir gece, kadınlardan birkaçı zincirleri çözmek için yanıma geldi. Gözlerimden yaşlar aktı, ama ağlamadım. “Kurtulacağız” dediler. Benim için kurtuluş zincirin kırılması değil; asıl kurtuluş, kendi içimde yıllardır taşıdığım sesi geri bulmak ve bana bunu yapandan intikam almaktı. O gün anladım ki, kölelik bazen bileğe takılır, bazen de zihne. Ben bileğimdeki zinciri kırsam da, içimdeki zinciri kırmazsam özgür olamazdım. Ve bana bunu yapan adamı özgürlüğüme kavuştuktan sonra bir gün bulup kalbine bıçağı sapladığımda: “Benim kaderim sevilmek değil. Benim kaderim hatırlanmak.” dedim yüzüne…

‘Kadın Şairler aşktan bahsettikleri zaman

Mangalın küle mahcubiyeti artar’

Ah! İşte bu da benim hikayem, her kadının kendince farklı bir hikayesi olur benim hikayemdeki en büyük derdim bir çocuk sahibi olmaktı. Yıllar geçti, kucağım boş kaldı. Hangi otu, hangi merhemi, macunları kullansam, hangi kamana ruhları çağırtsam derdime bir çare bulamadım. Kocam büyük adam, belki de ondandır kusur bilemedim. Kocama gittim dedim ki sen ağa paşa adamsın sana çocuk yapacak bir eş al. Kendi elimle, kendi rakibimi buldum. Çünkü çocuk doğuramazsam, eş bile sayılmadığım bu mahalde, her gün ağzı olan herkesin çocuk yok mu diye sorması beni delirtmeye başlamıştı. Nedir bu evlilik sadece çocuk yapmak mı? Kocasının kucağına bir çocuk vermedikçe kadın bile sayılmazdım.


Gün geçti ay geçti; bir gün kucağıma bir bebek verdiler. O an içimdeki boşluk doldu sandım. Ama bebek bana ait değildi. Benim rahmimden çıkmamıştı, benim kanımı taşımıyordu. Kucağımda uyurken onu sevdim, ama kalbimin bir yerinde hep bir acı vardı: “Bu çocuk benim değil.”
Bir sabah, bebek nefes almıyordu. Ağzından köpükler akıyordu. Gözlerim karardı. “Ben mi yaptım?” dedim kendime; ellerimde zehirli otlar… Onları gerçekten ben kullanmış olamazdım. Oysa ki sadece kendi canıma kıyıp evin bütün huzursuzluğunu, yükünü atmak istiyordum üzerimden, kusurlu olan noksan olan bendim. O an ne yaptığımı bilmez halde elimdekileri samanlığın bir köşesine sıkıştırıverdim. Ne yapacağımı bilemedim. Uykuyla uyanıklık arasında bir haldi benimki, kötü bir rüya olmasını umuyordum.                                            

Çocuk gitti, kuma gitti… O günden sonra ne kocama ne kendime ne de Tanrı’ya bakabildim. Çünkü bir kadının işleyebileceği en büyük suç, kendi rahminden çıkmayan çocuğa kıyması değil midir? Ben kıydım mı, kıymadım mı, eşim bunu öğrendi mi? Bu sorunun cevabını mezara götüreceğim.

Hikayemin kadın kahramanlarının dilinden anlatıları böyleydi, bazen neşeli, heyecanlı, aşk dolu şeyler yazmak isterken, başladığımız bir hikaye istemediğimiz bir minvalde yürüyor. Erkeklerin tarafında da çok güzel şeyler olmadığını söyleyebiliriz. Köle diye tanıttıkları arkadaşının köle gibi davranamaması yüzünden kervan sahibi elindeki tüfekle eşeğin üzerinde giden arkadaşlarını vurdu. Ağlaşan, çok üzülen ve sonra bir cesaretle kervan sahibine saldıran arkadaşları, kervan sahibinin pişkince ‘köle değil mi, istediğinizi alın bu kölelerin içinden’ demesiyle, o köydeki kadının bu kervan sahibinin ruhunun soğukluğunu anladığı gibi onlar da bu kervanda insanlığın olmadığını anladılar. Neyimize gerek macera deyip gecenin zifiri karanlığında köylerine dönmek için kervanın içinden gözleri yaşlı, eşeğin üzerinde arkadaşlarının cesetleri yola koyuldular. Gençlerin heyecanı güzeldir yeni şeyler keşfettirir ama ya geçmişlerin tecrübeleri…

Gökten üç elma düşmüş, biri okuyana biri yazana diğeri de arayıp sormayanlara…


YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.


Yorum bırakın

YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin