Unheimlich zu Mute

Şiir: Birsen Harbi

“Sebat kazandıranı indiren Ruh’a”

İnsanlar arasında yalnızlık…

Organlar arasında keder…

Duvarların yeniden canlandığını,

kâbusun ve karabasanın nefes aldığını

buğulu bir geceden görüp toplanabilir artık kelimeler:

-Ellerinde ne var? diye sormuştu bin yıllık ceset.

Halbuki, ellerinde ne görüyorsun diye soracak zannetmiştim.

Böyle antik bir hayaletten,

bir Zebur mezmûru hissetmiştim.

Zanlar ve Hisler…

Hiçbiri gerçek değiller.

Tarihin ve zamanın önünde, yerlere kapanmış bir vaziyette

ağlarken, fısıldarken, düşlerken ve özlerken…

buluyorum ve istiyorum ki

Cebrail hiç getirmemiş olsun adları ve adlandırmaları,

bu evrende seslere dair hiçbir şey olmasın yeniden,

yalnızca unutkan ve iptidai bakışlar…

Kâşif zihin, dudakları bir hayretle dikmiş,

İfade etmek neymiş, bilmek neymiş, anlamak neymiş?

hiç vahyedilmemiş…

Akıl, duyu, duygu, beden… bunlar artık her neyseler!

sanki, hiç mevzu bahis değiller.

İnsan ve evren çarpışsın!

renkler, bilmeceler, mitler, hayaller ve kemikler…

olgular, rüyalar, savaşlar, organlar ve ruhlar…

saçılsın bir güvercin gerdanlığı gibi

Sonsuzluğa ve Hiçliğe!

Hep o harikulade ve alelade bakış kalsın,

Anlaşılamazlık ve Anlatılamazlık bakışları…

Cebrail bir zamanlar nasıl getirdiyse,

toplayıp geri götürse…

Ve ben,

Kutsal ve saf bir aynılık için kıyameti beklemesem,

    yaşayabilsem.

Fakat tüm bu zanların ve hislerin bedeli ödenecek.

Hiç kimse için güneş ve ay bir kez daha eğilmeyecek.

Eğilmeyecek ne o büyük çamlar ne çanlar

canlar ve yaşananlar

kırkayaklar ve çıyanlar…

Tarihin ve zamanın önünde, yerlere kapanmış bir vaziyette

doğrulurken, bağırırken, uyanırken ve özlerken…

kırgınlığın doğası ile de barışıyorum,

yalnızlığın doğası ile de.

Bir zamanlar deliliğin eşiğinde barıştığım gibi,

eğer öleceksem yaşamam gerektiğiyle…

Her ne varsa, kendi doğası ile dev gibi dikilen önümde,

barışıyorum!

Savaşın bittiğinden ya da savaştan korktuğumdan değil,

savaşı fark ettiğimden.

Tıpkı, bir zamanlar beni deliliğin eşiğine getiren

akıllı olmayı fark etmem gibi.

O zaman da artık, “düşünüyorum” demiştim.

Düşünerek eşlik ettiğim zihnimle

beynimde, barış içinde tutabilmek için sabahları erittiğim kırkayak;

kırk farklı sesle ve kırk ayrı hasretle kıpırdanıyor,

Tuva Vadisi’ne gitmek istiyor, kırk kök salmış kırk bacakla.

Hep mesbûk diye anılacaksın!

Adlandırmalardan kaçayım diye

bir başka adın gölgesine kapılacaksın.

Ne yaparsan yap, her ne özlemle yanacaksan yan!

Ufkun en yüce noktasında görünen ikilemden kurtulamayacaksın.

-Göz ne kaydı ne de hedefini şaştı

-Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı

diyor yaşam, bir mercek altında yanan gövdesiyle.

Ona bir anlam, bir anıştırma veremediğimi biliyor raison d’être

bu yüzden güneşten önce uyandırıyor, aldırmadan bekleyişime.

Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmezmiş…

Neymiş bu sorgulandıktan sonra değerlenecek hayat ki,

sorgudan hırsımı alamayıp parçalara ayırdım onu!

Şimdi, yaşanacak ne kaldı geriye?

Dünyanın dönüşünün sesini duyduktan sonra,

Var mı hayatı yaşayan, gösterin bana!

Anlatın, benim gibi insanın yanında kalabilmek için

ancak insanı taklit eden, tarihin uykusuz kuklalarına…

Ey Rûhulkudüs!

“insanlık” kelimesini kaç günde indirdin?

Yüzyıllar geçiyor…

Neyi irade ettiysek, hangi istenç ile geliştiysek

“insanlık” suç olarak kaldı üzerimizde.

bilemiyorum kaç çocuğun çığlığı,

              kaç kadının yası,

              kaç adamın göz yaşı…

Sorgulanmamış hayat?

Öldürülüyorlar, ben yaşıyorum.

Kan akıyor ve ayaklarımızın altında birikiyor.

Belimize kadar kana batmış bir vaziyette

istiyorum; güzel olanı hülasa etmeden yaşamak yarın,

uyanık karabasana yaşamak yakın, yaşamak yarım,

ciğerlerimle nefes alayım, ellerimde kan olmasın, yaşamak yalın…

-Ey Rûhulemîn!

indirirken kelimeleri, nelere tekabül eder acep

bilir miydin?

diyor yaşam, bir bellek altında çözülen gövdesiyle.

Hep mesbûk diye anılacaksın!

Belli ki bu müstear addan öyle kolay geçemeyeceğim.

Fakat unutma, ben artık o eski ben değilim.

Nehirler hep akıp gittiyse, dönmeyecek kâğıttan gemilerim.

Yoldan şaşırtılanlar ile doğru yola yönlendirilenler arasında

tuhaf ve boğucu bir eşikteyim.

Peşimde bir çift ayak sesi,

rüyalarımdan sesleniyor ki:

biliyorum, ayeti kaybolmamak için okuyorsun, ezberindeki.

pek yaramasa da sana

aynı kafatasını paylaşmak bir yarasayla

kelebeklere hiç bilmedikleri kelimelerle seslenmek

kalbinde bir yarayla

belki böyle başa çıkıyorsun gövdendeki soğuklukla.

Fakat öyle bir kuyuya düştün ki!

çölden yirmi kervan geçti, dinlendi, su içti, bekledi

biri de dönüp sana merhamet etmedi

yaran var mıdır, ağlar mısın, niçin buradasın…

Ve böylece öğrendin ki;

derinde, yalnız ve karanlıkta

süzülürken abiste et ve kanla

kendi iradenle hikmetine varabildiğin kadarıyla,

bu kuyu

aziz bir vezir olarak çıkılan o kuyu değildir.

Oraya sen düşmedin ve kendin çıkamazsın da.

Oraya seni atmadılar ve kimse kurtaramaz da.

Burada,

gökyüzünün sıyrılıp koparıldığı zamanı bekleyeceksin.

Tasavvur ve tefekkür ederken bir yarın,

Tahayyül ve tevehhüm eden diğer yarın bilsin ki

Ölüm,

zihnin var diye uzak

kalbin var diye yakın

değildir.

Mağaranın dışı da mağaraya dahildir.


YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.


Yorum bırakın

YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin