Yazar: Abdullah Kavaklı
Bazı insanlar geçmişi başkalarına göre daha çok sever. Onlar geçmişle yaşar, geçmişi düşünür ve sürekli geçmişi konuşur. Dönülemeyecek, bir daha yaşanılamayacak gerçeklikler onlar için artık bir ütopyaya dönüşmüştür. Bazı insanlar da geçmişteki eşyaları sever, Sahibinin Sesi bir gramofon, Zenith marka bir fotoğraf makinası ya da 67 model direksiz siyah bir impala… Geçmişten bir eşyaya sahip olmakla, istediği bir zaman dilimi arasında bir ilinti oluşturulabilir.
Hikâyemizin başlangıcını yapacağımız bu kısım, bir film sahnesinin açılışına benzer bir şekilde 67 model direksiz impalanın, sokağın başından mahalleye doğru gelinlik kız gibi salınarak giriş yapmasıyla başlar. Eski Amerikan arabalarına biraz merakı olanlar arabanın kasislerdeki o insanın içini bir hoş eden salınımına bayılırlar. Bu sırada mahallenin çocukları da göbeği andıran tepenin üzerinde maç yaparlarken aracın girdiğini görmeyle peşine takılırlar. Çünkü bu aracın sahibinin diğer bütün araç sahiplerinden bir farkı vardır: Her seferinde bir koli çikleti, aracın camlarını peygamberdevesinin yürüyüşü yumuşaklığında indirerek, araçtan inmeden dağıtıp çocukları sevindirir. Her çocuğun aklında bu anı bir hayal perdesi olarak, o yıllara ait bir iz olarak kalmıştır.
Çocukların oyun oynadığı o tepe, gece girince gençlerin oturup çekirdek çitledikleri bir alana dönüşürdü. Bir keresinde felsefeyle uğraşan bir arkadaşım harika bir buluşu anlatır gibi heyecanla: Biliyor musunuz basit insanlar basit rüyalar görür; filozoflar, bilim insanları ve ilimle bilimle uğraşanların gördükleri rüyalar çetrefilli ve karmaşıktır; dedi. Ben rüya görmüyorum dedim. Mutlu insanların hayatları da tekdüzedir, iyi bir eş, iyi bir baba, iyi bir anne, normal bir hayat… Zaten eni topu istediğiniz buysa da bir acı çekmeye başladıysanız artık müptelası olursunuz. Asıl macera da mutsuzlukla birlikte başlar, dehaya bir adım yaklaşmak için dibi görmelisinizdir, hem yaratılışınız öyle hassas değildir ki… Bilek gücüyle kazanırsınız kazanılması gerekenleri… Ama sonrasında iki yol kalır geriye, ya savaştan galip çıkmışsınızdır bir mutluluk yolu bulup ya da akıl hastanesinin yolunu tutmuşsunuzdur, hastaneye gitmeyen deliler hariç.
Bu mahallenin sonradan binalara dönüşecek olan kısmında da meyve bahçeleri vardır. Bunlardan biri de Üzeyir amcanın portakal bahçesidir. Gerçi bahçenin çocuklardan çektiği ayrı bir hikâye konusu olur. Çocukları tüfenkle kovalayan, bahçe bekleyen, köpeklerini bahçeye salan kötü amcalardan değildir, Üzeyir amca. Ah! O mis kokulu bahçenin rayihası, hatırladıkça hala burnumda tüter. Böyle dalındayken suyu zayi olmasın diye keskin bir bıçakla ortasından kesip bir portakalın yarısının neredeyse bir bardağı doldurması, o portakalı sıkarken diğer taraftan gelen narenciye kokusu insanı sarhoş eder. Burnunuzu bir portakal salkımının ortasında istemsizce bulursunuz. Bu hikâyeyi okuyanlar, ne yazık ki ben de dahil, uzun zamandır o tadı alamıyoruz. Çünkü o portakallar, ta o vakitlerde bile sarılır sarmalanır ihracat yapmak için limana giderdi. Bir de bu şehrin her sokağında portakala benzeyen ama yenilince acılığından ağızda birden bıraktığı tatla tükürülen bir meyve daha vardır: Turunç. Turunç, bilmeyenler için ham portakal diyebileceğimiz bir meyvedir. Diyebileceğimiz diyorum çünkü her narenciye birbirinin kardeşidir, bir yaprağı elinize alıp biraz sıkıp da kokladığınızda hangi meyve olduğunu ancak öyle bilebilirsiniz, yaprakları birbirine benzer. Zaten bu turunçla ilgili en çok eğlendiğimiz zamanlardan bir tanesi de yabancıların bu karmaşıklığı anlamayıp portakal diye turunçları toplamalarıdır. Ekşiliğinin tadına vardıkları gibi yere tükürdükleri o şaşkınlık anı bizi güldürür. Yoksa o kadar portakal toplanmadan neden dursun orada burada. Bütün yerli halk da sanki birbiriyle anlaşmış gibi eline turunç alan bir yabancıya söylemez bunu. ‘Tadı çok ekşidir onun, ama salatalarda kullanabilirsin güzel olur’ derler.
Bir mahalleyi anlatırken o mahalledeki teyzelerden bahsetmeden geçmek olmaz, kapı önü dedikoduları, ayda bir yapılan günler, cuma sohbetleri… İçlerinden birinin dedikodunun çok büyük günah olduğunu söylemesiyle başlayan Cuma sohbetlerinin sonunda yine de dedikoduya can verir sevgili hanım teyzelerimiz. Bu döngü her hafta bir dişlinin çarkı döndürmesine benzer bir şekilde birbirinin tekrarına dönüşen olayları oluşturur. Hiç kimse anlatılan felaketlerin doğruluğunun ispatına girişmez. Konuşan aslında tek başına konuşuyor gibi anlatırken diğerleri ilgisiz ve sanki umurlarında değilmiş gibi bir tavır takınır. Nereden mi biliyorum, o zamanlar elimde oyuncak araba ortalarda duran halıların, kilimlerin kenar desenlerinden Antalya-İstanbul arası giderken o günlere dair iyi bir gözlemci de olduğumu söyleyebilirim. Şimdi ise aslında şunu fark ediyorum, kendi dertlerini kendi başlarına dindirmekten aciz kulların sürekli konuşarak yaptıkları bir rahatlama seansıydı kısaca olup biten. Bunu o günlerde çözemezdim ama şimdi bakınca her şeyi daha iyi anlamlandırıyorum.
Mahallenin daha iyi canlanabilmesi için tahayyülünüzde, orasından burasından çıkan antik kente ait taşlarından ve buranın antik kentlerinden bahsetmeliyim. Her şehrin birkaç kapısı vardır. Bu şehirlerin kapıları katman katman her dönemde değişmiştir. Kapıdan girince büyük bir agora karşılar bizi, Pazar esnafını, mermer yolların üzerinden geçen at arabalarını, şehrin en görkemli yerine yapılan mabetlerini, parlamentolarını, kütüphanelerinin önündeki sütunlarını betimlemekten öte kısaca, o nakış inceliğinde işlenmiş mermer heykellerin, tiyatroların, hamamların, deniz kenarındaysa limanların, su kanallarının, havuzların ve çeşmelerin varlığını hissettirmeliyiz… Eskinin buram buram şatafat ve lüks kokan caddelerinde yürürken, zihninizde bir cennet hayali oluşur. Şimdiki hayatla karşılaştırınca da ân içerisinde yaşayanlar sanki yaşamayı bırakmış gibi bir hava estirir. Bu antik kentlerin bir şekilde kapıları açılır ama herhalde en zoru insanların kalbindeki kapıların kilitlerini kırmaktır. Bir andır gelip geçersin… Benimse daha sonra anlatacağım hikayem, işte şu şehirleri tek tek keşfedip yakınındaki bir köyün camisinden, bir evin bahçesinden o şehirlere ait sembolleri, taşları bulmak gibi kendimin parçalarını bir yerlerden toplamakla geçti. Buraları bırakıp gitmek istemezdim, ama her hikâye başka bir hikâyeye kapı aralıyor böyle… Ne demiştik, unutulmuş, okunmayan hikayelerden bir hikâye yazmakla başlıyoruz hayata, en mühimi bizimki gibi…
İnsan geçmişin bıraktığı sembollerle yaşar; ötesinden bahsedersek imge de diyebiliriz adına, artık psikolojik, patolojik, edebi ya da hangi bilim dalıyla bakarsanız, ben pek anlamam o işlerden… Ama şunu bilirim mesela: Kız çocuklarına verilen bebek bir sembolü taşır üzerinde, eskilerin yaptığı her şeyin derin bir anlamı vardır ve ben onu kavramaya çalışırım, o çocuk eline aldığı bebekle mutlu olur, doğum yapan bir annenin sevinciyle kıyaslarsak, bir alıştırmadır gelecek için. Erkek çocuklarıyla yapılan güreş, gelecekte yapılacak kavgaların bir ön hazırlığıdır. Sen farkında olmadan acı tatlı bütün her şeyi bir teyp gibi kaydedersin ve bu senin karakterinin büyük bir bölümünü oluşturur. Bir anlamda bizim dışımızdakilerin bizi yaptığı gibiyizdir, birkaç gen, birkaç kendi tercihimiz hariç. İşte kader dedikleri bal gibi de var…
Tüm bunları fark edip de şiire şarkıya kaçanlar, felsefe okuyanlar, delirenler ve hayatı fazlaca düşünmeden yaşamaya çalışanlar, ha Nietzsche ha Schopenhauer ha bizim Üzeyir amca…
Yeri gelmişken Üzeyir Amcanın marangozhanesinde çalıştığım zamanlarda ahşap ile insan arasında kurduğum sıkı bir bağdan da bahsetmeliyim. Elime kocaman bir ceviz kütüğünü alıp üzerine birkaç yazı yazmak için hızardan geçirdiğimde insanın da doğru eli bulduğunda böylece şekillendiğini düşünürdüm. Ya bulamadıysanız sizi şekillendirecek asıl şeyi… O zaman da sanki kalmıyor musunuz ortada kütük gibi. Ya da başından ince bir şekilde kestiniz yaş kütüğü, beklemediniz kurumasını, üzerine dünyanın en güzel hattını oysanız ya da en güzel kelamı, sonra da baksanız ne kadar güzel oldu diye… O ağaç kurumaya başlayıp da çatladığında anlarsınız her şeyin vakti vardır. Ağacın üzerine köklediğiniz iskarpeladan, emeğinizin karşılığından, kimi zaman beklemekten, kimi zaman da nankörlük edip size her şeyini vermiş bir insandan sıkılırsınız.
Sıkılmak! Bir şeyden nankörlük edip sıkılmak için en başında bunun güzelliklerle gerçekleşmesi gerekir sanırım. Ama olması gereken şey eksikse. Ve eksik başlanılmışsa yola ve sürekli tamamlanması sizden bekleniyorsa. Bunu konuşmak, asılla bir şeyi değiştirmeye çalışmak, bir başka şeye o şeymiş gibi davranmak mesela, aslında çoktan bozulması gerekeni devam ettirmek demektir. Ama siz ağacın bütün sorumluluğunu elinize aldığınızda ona çizdiğiniz her şeyin sizden olduğunu bilir ve bir şekilde, şekilsiz de olsa yamarsınız ahşap tutkalıyla, o andan itibaren önemli olan cisim değildir. O andan itibaren sizin buna karşı gösterdiğiniz sabırdır sizi yola devam ettiren, bir şeyi sahiplenmek demek ne olursa olsun ondan bıkmamak demektir. Bu işkenceye dönüşmüş bile olsa, su damlatan musluk evinizin musluğudur ve inatla tamir etmeniz beklenmektedir… Belki de elinizde olması gereken alet edevat yoktur.
İnsan da hakikatinde eşyaya benzemiyor mu?
Ah! Laf ebeliği yapmaktan kurtaramayacağız bu yazıcıyı, bir konuşmaya başladım mı uzatır da uzatır… En iyisi asıl hikâyeye dönelim, günün birinde Üzeyir amcanın eli yatkın diye kırılmış bir udu saz ustasına götürmek yerine buraya tamir için getirirler, sonra da udu bırakıp giderler… Daha o gün Üzeyir amca tutkallayıp tutturmuş olmasına rağmen (ilacı bu mudur bilmiyorum) sonraki zamanda kimse almaya gelmemiş. Ta ki Üzeyir amcaya biri demiş ki: Bu çalınmazsa telleri paslanır, kötü olur, ara ara çalmak lazım. Üzeyir amca da Müslüman adam emanete hıyanet etmek olmaz, almış eline telleri, önce anlamsızca vurmuş, sonra da yavaş yavaş anlamlanmış her şey… Tabi teller kırılıncaya dek, Üzeyir amca insanın içindeki kopmuş teller gibi üzülmüş ki tamirini yaptırmak için saz ustasına götürmüş. Usta Üzeyir amcaya: Bu teller zamanla kırılır senin bir suçun yok deyince içi rahatlamış. Üzeyir amca, saz ustası tamir ederken bakmış iyice ellerine, doğrusu nasıl takılır bunun? Fazlaca da yedek tel almış yanına… Bilirsiniz eskiler sanki daha bulamayacaklarmış gibi aldıkları şeyleri eve alırken çokça alırlar. Bu teller diyor ben ölene kadar çıkarır beni de acaba uda zararı var mı? Biri de demiş ki ud çalındıkça değerlenir.
Gerçi o günlerde benim tek örnek aldığım insan olan Üzeyir amcaya şimdilerde bakınca, tüm o aşırı erdemin altında gizlediği onlarca karmaşık duygu durumunun belirtilerini keşfedip anlayabiliyorum. Pek nevrotik bir kişilik olmasa da ufak tefek huysuzlukları, sessiz sakinliği, bir kadın gelince atölyeye kibarlığının on kat daha artması, ezan okunur okunmaz kıldığı namazları… En çok korktuğu şeylerden biri de birinin onu kıracak veya kınayacak olmasıydı. Elinden geldiğince her yaptığı işte hatasız davranmaya çalışır, işlerini vaktinde ve eksiksiz yapardı. Etrafında herkesin saygı duyduğu erdemli davranışları, işine olan tutkunluğu ve düşkünlüğü, güçlü bir eğitimi ve kabiliyeti olan insanlar kadar hakkaniyetle davranacağından kimsenin şüphesi olmaması, onu toplum içinde kendi istediği bir yere konumlandırıyordu. Ben sinirli ya da üzgün olduğu zamanları midesinin ağrısından ta o günlerde anlayabiliyordum. Birkaç defa karısıyla konuşmasına da şahit olmuştum. Dışarıdan görenler kadının ne kadar çirkef, Üzeyir amcanınsa ne kadar iyi niyetli davrandığını düşünebilirdi. Aslında kimsenin bilmediğini düşündüğü bütün günahlarına karşı sürekli faziletten, doğruluktan bahsetmesi, aşırı derecede erdemli görünen kişiliğinin temellerini atmış, mahallede güven veren bir insan olarak bilinmesine sebep olmuştu. Çünkü insan her daim toplum içinde bir konumlanma ihtiyacı duyar. Hem sadece, karısı onu evde istemediği zamanlarda evinden ayrılan bir adam ne kadar günah işleyebilirdi ki… Diğer taraftan baskılanmış duygularının ortaya çıkardığı doğrucu davutluğu karısını bezdirmiş, ilişkilerini birbirlerini takmayan bir havaya büründürmüştü. Karşınızda sürekli size doğruları söyleyen biri bulduğunuzda kendinizi aşağılanmış hissedersiniz. Ve takdir edersiniz ki bu aşağılanma hissi etrafınızdaki herhangi biri için güzel bir duygu değildir. Ud çalması, ahşapla ilgilenmesi, aslında kendi isteği olduğu için yaptığı şeyler de değildi. Etrafında takdir ettiği, güzel gördüğü bütün insanların bir enstrüman çalması ve hobi olarak bir işi yapıyor oluşuyla alakalıydı. Pagan kültürlerin puta tapmaları onların kötülüklerinin asıl göstergesi değildi, asıl mesele zalimce davranmaları, insanları katletmeleri ve adaletsiz davranmalarıydı. Alakasız bir şey yazdığımı düşünebilirsiniz; tam da bu yüzden Üzeyir amcayı iyi anlıyorum. Kendi küçük günahlarına karşı erdemi bir gizleme/gizlenme aracı olarak kullandığı, Allah’a yakınlaşmak için kendine putlar yarattığı ve her seferinde pişman olup bütün günahlarından tövbe edip daha üst bir ahlaki davranış sergilemeye çalışarak kendini kandırdığı için… Keşke bütün insanlar böyle olsa mı diyeceksiniz? İyilik bir şeye bürünme aracı değildir, inancın bir sonucu olarak içten gelmelidir. Allah’a inanmayan bir insan iyi olabilir mi? Pekâla olabilir, ama bu iyiliği toplumda bir konumlanma aracı olarak kullanıp kullanmadığını bilemezsiniz? Çoğu insan kendisini zaten mutlak iyi görür, kendini iyi görmeye başladıktan sonra sendeki iyilik artık bir imgeye dönüşmüştür, bilinçli bir tercihe… Yani tam anlamıyla çıkarlarınız için bu durumu kullanmaya başlamışsınızdır. Karısının durumu elbette biraz daha farklıydı. Kadınlar duygularını kontrol etmeyi erkeklerden çok daha iyi becerebilirler. Kendilerini çok iyi ifade edebildiklerini her zaman düşünmüşümdür. Bir kadın anlaşılmak için herhangi bir olaydan sonra göz yaşı dökebilir; ama gerçekten üzgün olduğunda ağlamaz, duygularını bir erkeğe göre çok daha iyi yönetir. Bu yüzden erkek üzüldüğünde ağlar, saçmalar, çocuklaşır, dibi görmüştür, kadın üzüldüğünde ağlamaz ve sakince size bir şeyi anlatır bilin ki orada da her şey bitmiştir; eğer ağlıyorsa demek ki hala bir şansınız var demektir.
Belki zaman zaman hayatımın bu köşesini etkileyen Üzeyir amcadan yine bahsedeceğim. Ancak şimdilik kendi hikayeme bir başlangıç yapmadan, geçmişi anlatmak, hatırlamak ya da anımsamak ister miydim bir beş on yıl öncesinde bilmiyorum. Şimdilerde tüm bu yaşananlar tatlı bir anı olarak hatıralarımda… İsterseniz sayın okuyucu şöyle bir şey yapalım, şimdi hatıranıza gelen en eski anıyı düşünün, evet bir dakika mühlet verin kendinize ve hayal edin. Mutlak hatırladığınız şey güzel bir anı olacaktır. Çünkü insanın geçmişte hatırlayabildiği şeyler acılar değildir, hasta olduğunuz zamanki acınızı hatırlayamazsınız. Güzellikleri hayal edebilir ama acılarınızı tekrar yaşayamazsınız. Bu yüzden şöyle bakmak lazım en başından: Hayatınıza giren her dost, her insan, kendisi bir hikâye getirir. Siz o hikâyeyi yaşarsınız, bazen de geçmişe dair başka hikayelerle benzerlikler kursanız da her yaşantı kendine özgüdür ve tüm güzellikleriyle ruhunuzda sizinle birlikte yaşıyordur, kötülükler değil. Kötülükleri ortaya çıkarmak için zihninizi zorlamanız gerekir.
Aynı şiiri okumak, aynı kitabın bir köşesinden rol çalmak, aynı müziği dinlemek insanları birbirine benzetir. Ortak bir dili kullanmanın bedelidir bu… Eski zaman mektuplarının pulları gibi… Tam ruhsal anlamda dibi gördüğünüz bir zamanda size dostunuzun bir ses bir soluk oluşu çok kıymetlidir. İstersiniz ki Üzeyir amcanın portakal bahçesinde kurulu olan hamakta portakalların kokusuna gömülüp, sonra bir köşesinde yanan bir ocağın başında oturup dostunuzla sabaha kadar geçmişi yad edelim… Ama ya psikiyatristler doğru söylüyorlarsa, isim koyduğun ve ona bir canlı olarak davrandığın bir eşyayı ya da dostun olarak gördüğün bir insanı kendinden bir parça gibi görüp gayet de ilkel davranıyorsan, o parçayla özdeşleştiriyorsan kendini… Güneşi sahiplenmek gibi sahipleniyorsan senin olmayan bir şeyi… Adına mistik katılım (participation mystique) denen, bazı insanların özellikle size yakın gelmesinin sebebi olan, benzer sembolleri, imgeleri taşıdığımız için aslında bir yanılsama olarak tüm bunlar zihnimizde mevcutsa… Her seferinde olması mümkün olan basit bir tesadüften onlarca anlam çıkarıyorsak. Herhangi bir yakınından ya da kaybettiğin bir parçadan bir sembol taşıyorsan üstünde… Kendini kandırıyor olabilirsin. Yeni tanıştığınız birisiyle kırk yıllık bir dost gibi konuşuyorsanız, onda kendinizde eksik olan bir parçayı bulmuşsunuz demektir. Aradığınız sizde olmayan ama bende olan bir şey belki… Belki de en uzak durulması gereken ilişki biçimidir bu, ötelerden bir sesmiş gibi ruhunuzda hissetmek. Demiştim ben anlamam öyle psikolojik, patolojik işlerden… Ama dolunaya her baktığımda söylediğim selamın uzaklara ulaşmasını dilerim. Sevgilisi çıksın diye karşısına, onun oturduğu mahallede onlarca tur atıp da bir gün karşılaşan aşığın, ötelerden gelen bir ses gibi umudundan dilerim… Buluta, yağmura ve denize duyduğum bir özlem gibi… Bunların hepsini bir yanılsama olarak görsem de bir yerlerde yaşanabilecek onlarca hikâyenin ruhumuzun parçalarını birer birer oluşturduğunu bilirim. Sonunda zaten var olan yaraların bir bir deşilerek nasıl bir hikâye kalacağını geriye anlatacağım.
Ben hala bir dağın başında bekleyen bir rüzgarım, ruhumun sancılarının basit bir hikâyeden mürekkep olmamasını dilerdim. Ama içimden geçenin, kalbimin bir pazar yeri gibi açığa çıktığı, yorulduğu hırpalandığı bir zaman dilimindeyim. Sanırım herkesler kadar sığınacak bir limandır aradığım. Emeğim kutsal bir şeye değil farkındayım. Say ki bir tepenin başına çıkmışsın ve bir rüzgar esiyor içini ürperten, kaybetmekten korkutan bir rüzgar, bir başka tepede seni sarıp sarmalayan koruyan bir rüzgar esiyor. Kimi zaman da yüzünü hafifçe okşayan merhamet kokan, kimi zaman da keskin bir bıçak gibi kesen yüzünü sert bir rüzgâr… Ben hep şunu merak ederdim kendi parçalarımı toplarken, ben bir başkasının ruhuna dokunduğumda hangi rüzgarım?
Aslında tüm bu sorulardan kaçmak için geldim bu rüzgârlı falezlerin başına… İnsanların olmadığı bir yer aradım. Şu anda yaşadığım yer, sahilin bu insan kalabalığında kayalık olduğu için çok da tercih edilmeyen bir deniz kenarında… Benim hikayem çok uzun değil inanın, okul bitti, üniversiteye gidemedim; askerlik bitti, Üzeyir amcanın atölyesinde küçük işler yapmaya başladım. Mahallede de her şey değişmeye başlamıştı zaten, siyah impalası olan amca taşınmıştı, gençler eskisi kadar çok maç yapmıyorlardı, Fikri amca diye emekli bir zebani de sürekli mahalledeki çocukları oyun oynamasınlar diye gözlemeye başlamıştı. Böyle dediğim için birisine, bana kızmayın sayın okuyucu, çocukların çektiğini ben bilirim.
Bazen sizin de olmuyor mu, merak ettiğiniz, güzel bir anı olarak zihninizde kalan şey göz göre göre elimizden kayıp gitmiyor mu? Siyah impala, eski maçlar ve mahallenin cıvıltısı…
Ben bir gün dünyanın en saçma şeyini yaptım, Üzeyir amcanın yanına gelen bir kadına âşık oldum. Ama anlatsam size, siz de âşık olursunuz. Kapıdan içeri girdiğinde esen havayı görmeliydiniz, ben firavunun önünde bir köle gibi yerde eğilmiş ne yaptığını bilmeden dururken, hafif bir rüzgârın yüzüme değmesiyle, siyah kemikten güneş gözlüğünü gözünden aşağı indirmesi bir oldu. Ah o bal rengi gözler… Tüm çehresini anlatsam, sana ‘bir peri suret görünmüş bir hayal olmuş’ dersiniz, belki siz de âşık olursunuz bu yüzden gözlerinin renginden başkasını anlatmıyorum. O gözleriyle ellerine bakarken bir an benimkilerle karşı karşıya gelmesi, o anda Yusuf’u gören kadınlar gibi elime kıymık batması, acımı unutmam, hayatımın sonraki kısımlarını etkileyecek olaylardandı. Siyah puantiyeli elbisesinin kol uçlarından hafifçe ellerini içeri sokarak eldivenlerini çıkardı, siyah şapkasının önündeki tülü biraz yukarı kaldırdı, çantasından küçük ceviz bir sandığı çıkarıp ortaya koydu. Menteşesi bozuldu değiştirebilir misiniz; dedi. Üzeyir amcanın kendi ilgi alanında olmadığı için hoş geldin kızım, Ahmet yapıversin; dedi. Ah amca! Ben şu an yaralı bir ceylanım, bana mı düştü bu yük. Utana sıkıla aldım elime… Şeytanın hafif dürtmesiyle tekrar görebilmenin umuduyla bir an, sonra alın isterseniz aceleniz yoksa diyebildim? Kendimden bu kadar şeytanlık beklemezdim. Olur, dedi… Ben yaptım, o da almaya geldi. Sonrası mı, sonrası yok… Artık takıntı mı dersiniz, yoksa saplantı mı? Bazı şeyler bir andır gelip geçer, üstünde bıraktığı koku bazen bir ömür sürer. Sonrasında buraya geldim, işte şu ağaçları yonta yonta bir gün kendimi de yontacağımı düşünerek, bir an gördüğüm bir kadın bana böyle yapıyorsa, diğerleri bana ne yapmaz…
Şimdilik bütün evler, hayatlar kadar plastik pencerelere geçmedikçe hala ekmek yiyecek bir param var. Yanında ufak tefek tamirler, ceviz kutular da cabası… Her sene bol bol benden kendisini esirgemeyen portakallarını yediğim ağacım da şurada… Altına da mezarımı kazdım kenarlarına beton da döktüm yıkılmasın diye, mermerleri de dükkânın bir köşesinde duruyor. Ben kaçsam da benim gibi kaçmak isteyenlerden başımı alamadığım doğrudur. Yanıma gelen giden de çok olur, tavşan kanı gibi yaptığımı söyledikleri çayımı da severler, bulurlar burayı… Size hikayelerini anlatsam ne hikayeler çıkar içlerinden…
Artık burada hikayenin yazıcısı ben alıyorum kelamı elime… Bazı hikayeler bir sonla bitmez. Ahmet tekrar âşık olur mu bilemem; herkesin farkında bile olmadığı çocukluktan kalma travmaları vardır. Ahmet de kendisinden üstün bulduğu önünde eğildiği bir kadına hissettiği duyguların onu ele geçirmesine her şeyden kaçmakla bir çözüm bulmuş. Kırk yaşına gelmiş hala bir yuva kuramamış. Böyle insanların tuttuğu bir psikolojiyle amaçsız yaşıyor görünmektedir. Bu kırıcı bir söz olmalı… Ama onlar hala hayallerine de tutkun olurlar. Gerçekleştirmek istedikleri tükenmemiş umutları vardır, ruhen gençtirler. Gerçi biz materyalist miyiz, yaptığımız tüm analizler doğru olsun, insandan bahsederken mekanik bir şeyden mi bahsediyoruz sanıyorsunuz.
Sen benim kahramanımsın, bir yerlerde yaşıyor olduğunu bilirim, seni hissederim. Kıracağım bir şeyler anlattıysam senin hakkında özür dilerim. Neden böyle söylüyorum biliyor musunuz? Dedemin evinin deposunda 4 adet mezar taşı ve malzemesi duruyordu. Çocuğu olmayan bir arkadaşı oraya bırakmış ve ona demiş ki ben ilkin ölürüm de, eşimin de benim de mezarımı sen yaptır. Gerçi dedem onlardan önce vefat etti, hala daha da duruyor o taşlar… Bu hikâyenin sonunu yazarken Ahmet’in mezarının yerini neden hazırladığını düşündüm, sonra bu olay geldi aklıma. Tüm bu hikayeler zihnimin bir köşesinde gerçek insanlar tarafından yaşanıyor belki. Bir kitaptan, bir olaydan, duyduğum bir hikâyeden, bilinç dışına sürüklenmiş birçok şey… O yüzden kahramanlarımı üzmek en son istediğim şeydir. Kim bilir belki bir gün Ahmet’in dükkanına tekrar biri gelir ve tüm hikâye değişir olamaz mı?


Yorum bırakın