Müselles 3

 İnsan acılarının çocuğudur, nereden duymuştum bu sözü. Hayatımızı etkileyen birçok şeyin yanında bu ne demekti? Acılarımızı seviyoruz. Hayatımıza bakarsak çoğu zaman acılarımızı kutsayarak kendimize nedenler buluruz. Gerçi insanın çok tercih ettiği bu yaşam alanı insanın kendinden çıkıp bencilliğinden kurtulduğu, yaratıcılığının arttığı bir şeyi de anlatır bize. Yaşamın sathi kargaşasında benliğinizi kevgire çevirirken size kazandırdıkları da inkâr edilemez. Fakat trajik bir şekilde kahramanın her yeni bir olaydan, insandan yeni bir boyunduruk altına alındığı zamanlarda ahlaki bir çıkış kapısını kimi zaman iman ve teslimiyet ile gerçekleştirir; gerçi kimi zaman da ahlaktan çıkış kapısını inkarla. Aslında bir şekilde acılarımıza ihtiyaç duyuyoruz ve kendimizi kanatmak için her daim bir bıçak hazırda bulunduruyoruz. 

Bu hikâyenin kahramanı, aslında her kutsadığı olayın basit bir mantığı olduğunu gördüğünden beri, etrafındaki hikâyeyi anlamlandırmada hurafelerden uzak durmaktadır. Hakikat, hikmet gibi kavramların içerisinde akıllı bir çocuk olmak için can havliyle dergilere yazılar göndermekte, ama içinde susturamadığı seslerle de kendisini gizliden şiire vermektedir. Bir gün aslında bütün her şeyi içinde yaşarsa aslında aklından da taviz vermeyeceğini düşünmüştür. Diğer insanlar için kalbimiz ne kadar önemli ki, önemli olan söylemlerimiz, dış görünüşümüz, onların bizi nasıl bildiğidir. Kimseye bir şey söylemezsem şiirlerimi yayınlamazsam bu halimi kim bilecek ki, o zaman istediğimi de yapabilirim der kendi içine… 

Sene biter okula dönülür. Bir gün kütüphanede onu görür ve artık onunla birlikte kütüphanenin müdavimlerinden birisi olur. İçten içe ona söyleyemediği her şey için kavrulmakta bu içindeki ateşe bir nebze olsa ferahlık vermek için ona kalbindeki kelamı söylemek istemektedir. Ona sevdiğini söylemenin bir başka yolu olması gerektiğini düşünür hem böylece de içinde kalmayacak biraz da olsun aşkının sonucunu görüp içindeki ümidi öldürmek üzere bir adım atmış olacaktır. Olmayacak bir şey olduğunu o da bilmektedir de ümid varsa vaz geçmek öyle zordur ki. Arkadaşının kütüphanesi için bir mühür yaptırdığını görmüştür önceden, o zaman kaşeler yoktur, pirinçten yapılan mühür de nispeten bir öğrenci için pahalıdır. Sevdiğinin okuduğu kitaplarının ön yüzüne onu sevdiğini anlatan bir mühür vursa, o da görse onu nasıl sevdiğini… Kütüphanedeki bütün kitapların iç kapağına seni seviyorum diye vurur mührünü gizlice…

———————————————-

Dinu millet sorar isen, aşıklara din ne hacet

Aşık kişi harap olur, harap bilmez din diyanet

Kimi zaman bencillikleriyle insanın, kimi zaman saplantılarıyla, kimi zaman da bütün incelikleriyle bir şiir gibi mırıldanılır. Aramaman gerekeni arar, istememen gerekeni istersin, bu her aşığın halinden bir hal böyle. Yazmadan, söylemeden, ulaşmadan dindiremezsin ki içindekini, en kabul edilmez bir halle maşukun teni başka bir canda can bulunca, bütün ümitler kesilince ancak o zaman aşık huzur bulur. Ümit nedir, var oldukça insanı acıdan kıvrandıran bir hal… Bizim talebenin hali de o halde bir hal, ama biz aşktan dem vurmadan yazacaktık hikâyeyi… Sevginin zaman zaman büründüğü en korkutucu hale hiç dokunmadan kelimelerimizle aşıkları okşayacak, maşuka bir yol gösterecektik… 

——————————————–

Bu ırmaklar nereden başlar nereye dökülür, kimi zaman bir yokluğa kimi zaman da bir sonsuzluğa…  Hikâyenin en başında suya atlayan çocuğun ölüsünü bir derviş bulur. Bir yere gömer, üstüne de çantasından çıkardığı bir meşe ağacı tohumunu diker etrafını taşlarla çevirir. Ağaç büyür. Bir aşık ağacın biraz ötesinde açlığını gidermek için içtiği sudan kana kana içer, ağacın dibine uzanır; orada can verir. O aşığın hatırına, âşık olanlar gelirler o ağaca, kendilerinden bir şey bağlayıp ‘ya Rabbi, bizim de şu aşık gibi aşktan alma canımızı’ derler. Herkes garip bir saygı duymaya başlar bu ağaca… Hikâyenin kurgusu biter.

Ah! Her hikâye güzellikleriyle bitse keşke, yarım kalmasa… Biz olması gerektiği gibi taş gibi durmalıyız ancak akışın şiddetine karşı. Talebenin talip oluşu da bunda, okuyan değil isteyen, benliğimizin kırılmalarını yansıtmadan ve kırmadan kimseyi, kelimelere dokunabildiysek ne âla; değersiz hissettiğini düşündüğünüz bir okuyucunun gönlünü biraz okşadıysak, bir yaşanmışlığa bir ilaç olmuşsak ne âla… Çünkü bir yazının bir hikâyenin, bir kurgunun, bir şiirin amacı, insana insan olduğunu hatırlatmaktır bence. Fantastik bile olsa bizden bir şey katmalıyız. Kelimelerin sahibine dönüp, dilimi çöz, beni yanlış anlatma diye başlasak da her yazıya, kimi zaman uzun uzun yazdığımız bir hikâyenin anlamsız bakışlarında kalabiliriz. Yanlış anlaşılmak en korktuğumuz şey… Bir gönle girmekten, bir iç geçirtmekten, hafif bir ürpertiyle bunu ben yaşamıştım dedirtmekten başka muradımız ne olabilir. Biz suretin peşinde değiliz ki, bir adam yaratmanın da derdinde değiliz. 

Bir yanlış ilham üzerine doğru bir hikâye kurulamayabiliyor. Geçmiş, dönmek istediğimiz bir şey de değil ona ihtiyacımız yok. İlhamı doğru bir yerden gerçekten hak ettiğini düşündüğümüz bir yerden alarak bir kutsalı aramaktayız. Yüzlerce defa bulduğumuzu sanabiliriz. Yüzlerce defa bulduğumuzu sanabiliriz. Rabbin istemesinden öteye geçemeyiz ama, yok olacaksak yok olur, aklımıza kalbimize, gönlümüze o kelimeyi getirmeden, kırma hayata da geç kalma deyip geçebiliriz. Eskiden durduramadığınız her şey için kendinizce bir çözüm yolu bulur, merak etseniz bile etmezsiniz kahramanınızı. Bunun adına da tecrübe deriz. Bazıları bu tecrübeyi kazanamayabilirler. Siz durumunuz itibariyle ümidvar bir konumda durdukça, aşığın her daim talip konumunda kalması da bu yüzdendir. Bu yoğunluk içerisinde kendimce güzel bir şey yazmaya çalışıp olmadığını anlayınca, hikâyenin bu kısmında durmak istedim… Çok uzun bir şey yazmayı planlıyordum. Ama hepsini düşünmek ve yazmak için fazlaca vaktim yoktu. Bu hikâyenin sonuna yazıcıdan bir not düştüm… Ama olmayacak bir şeyi oldurarak hayallere bir ruh katar umuduyla, onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine demek isteriz. Ama biliriz, kalbimiz bir yanıyla gitmek istese de bütün köprüler yıkılmış, kelimelerin çirkin yüzleri çıkmış ortaya ve biliriz ‘sen beni buldun ama, bulamamanın verdiği bir hikayeyle döndün. Eğer ki karşına aradığın suret çıkmış olsaydı, ben unutulmuş karalanmış bir kâğıt parçası olarak kalacaktım’ dersin. Yazıcı olarak bense; ben bu hikayemin babası değil abisiyim, baba gibi sabit değil, abi gibi koşturan, hikâyenin kahramanının her daim yanına koşacak, gelirse dinleyecek, onu kıracak küstürecek şeyin boğazını sıkacak kadar hiddetlenecek ama merhametinden de bir şey yapamayacak olan, sonra dönüp dolaşıp onun mutlu olması için elinden geleni yapacak olan iyilik budalası… Kahramanıma kızdığımı söyleyemem, şu yoğunlukta bana daha fazla kelime vermediği için onu suçlayamam. Ama bir yazar olarak okuyucuyu da bekletemezdim. O bunların hepsini yaşayacak, geceleri o hissetmeyecek ama ben kanadımı açacağım yine, o evreni kucaklayacağım, huzur bulmak o kadar zor mu? 


YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.


Yorum bırakın

YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin