Yazar: Abdullah Kavaklı
Bu denizlerin sonu var mıdır? Sanırım deniz, deniz kenarında yaşayan insanlar için şehre bir sonsuzluk katıyor. Ah! Şimdi bir falezin üstünde bir şehrin kıyısında dalgaları izlemek vardı. Bizim hikayemizin kahramanı rahlenin başındaki talebe belki tam da şu an öyle yapıyordur. Çoktandır kitap okumamanın verdiği dili kullanma becerisindeki noksanlıklarıyla, kelimeleri nasıl güzel kullanırım diye kendine sorduğu bir zaman diliminde, sevdiğinin gözlerine bakar gibi denize, sonsuzluğa bakıyordur. Hani aşk hikayesi olmayacaktı, nereden çıktı bu demeyin; hayat aşkla başlıyor, aşkla devam ediyor. Biz de istiyoruz kedersiz olsun her şey, kimse acılarıyla hemhal olmasın diye; ama tecrübeler biriktirirken diğer tarafında da cahilliğinize doymadan da olmuyor öyle. Hem lütfen ona kızmayın, arada kalmışlığın verdiği duyguların hepsini içinde zaten yaşıyor. Babanın asabi tabiatını sevgisizlik saydığı için sevgiyi dışarıda bir yerlerde ararken, karşısında dinle diyanetle hiç alakası olmayan deniz gözlü kızın okul turnuvasında pimpon topuna abanışını, bir şairin öküz gözüyle kendini bir tuttuğu şiirinin mısraında izliyor. Tutkun olanların genel doğasıdır, insan ruhuna aşina olanlar bilirler ki gösterilmeyen sevgi dışarıda bir yerlerde aranırken kalıplaşır, bataklığa saplanır gibi saplanır insan. Sonra gün geçtikçe öğrenirsin, olamamayı, kemal sayıp aramamayı, sormamayı O’nun da o olmadığını anlarsın. Vakit, şimdi falezin başında sevdiğinin gözlerine bakarmış gibi denize bakan aşık talebenin savruluşunda…
Ah minel aşk. Bizim kahramanımız Şeyh Galib’in Hüsnü Aşk’ını bulmuş bir yerlerden, o kadar yeni şairler varken, Orhan Okay hocanın nüshasından okumuş. Şiirde kıza Hüsn adı verilmiş, erkeğe Aşk… Bizim talebe de molla ya, mektebe-i edepten molla cünundan ders alıverince Aşk, sanki bir baba buyruğu, git aşkı bul da gel demişler bizim oğlana. ‘Yaşasın cumhuriyet kız okula gidiyor’ mısraından fazla da uzaklara gitmeden sıranın hemen yan tarafında duran kıza vurulmuş. İnsan Şeyh Galip okur da aşktan mı başlar, ‘Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen/ Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen’[1] Belki bu şiiri, divanındaydı o yüzden.
Ağlamaklı, ellerini açmış Tanrı’ya yakarmakta…
Allah’ım ben aciz bir kulunum işte, ne desem, nasıl istesem bilmem. Hayatımı ellerimden alan şu anahtarları bana ver, kapılar birer birer açılsın önümde… Ben kalbinden onun ömrüne girsem. Sevse, az da olsa sevse beni, sevmese de benim sevgim ona da bana da yeter. Var olduğumu kabul etse ve hissetse, ben onda kaybolsam. Yok olmak istiyorum Rabbim, onun varlığında kendimden çıkıp beni ben yapan şeyde hiç olmak istiyorum. Biliyorum ona ulaştığım zaman tarih ve saat kaybolacak, ben kaybolacağım, kaybolmayayım diye senin huzurunda senden istiyorum onu. Ya al beni buradan, burası o olmadığı her vakitte bana sürgün, her dakika her saniye ondan vücudumun ayrı kalmasına dayanamıyorum, şu cehennem ateşinden bir ateş… Bana cenneti versen, ıstırabımı azaltsan. Onun şehrine çok ordular yenmiş bir komutan edasıyla girsem, kalbini feth etsem. Bana bu fethi bağışlasan, fethi Mübin olsa bana…
Basmakalıp sözler işte…
Dertli dertli dönmez mi bir de eve? Geceyi şiirlerle geçirir, günlüğüne notlar alır, bir tarafında firakın yangısı, diğer tarafında yapılacak onlarca iş. Her yüz görümlüğünde bir anlam bulur sevgilinin yüzünde. Sabah güllerle dolu bir parktan okula yürürken, atlar gül bahçesinin içine onun sırasının altına bir gül bırakmak için… Sadece bir gül koparmaktır isteği koparır da ama bekçi köpeğiyle yüz yüze gelip koşmaya başlayınca, bizim Kazanova’nın ağzında gül romantizmin doruklarında pantolon cart diye yırtılır orta yerinden. Pekâlâ sıranın altına gülü bırakır; bırakır da pantolon ne olacaktır. Akşam vakti olup herkes okulu boşaltana kadar bekler, gün içerisinde durumu bilen arkadaşlarından çektiği de roman olur ama bizim vaktimiz ona yetmez.
Bu hikâyenin yazıcısı olarak, size bayağı şeyler anlatmak istemediğim için bu noktada durduruyorum. Kabul edilmedikçe saçmalayacak, saçmaladıkça dağılacak ve dağıtacak. İşte herkesin yaşayacağı şeyler bunlar. Biraz da geleneği biliyorsan, tasavvufun ‘git aşkı bul da gel’ demesinden başlayacak, sevgilinin önünde meyyit, hayatın içinde mecnun olacak, aşk varsa kim yanmamış. Gerçek olmayan bir hikaye midir birbirini görmeden mektuplarla birbirine aşık olanlar? Bayağı olan âşık olmak değil elbette, gençliğin hezeyanlarına kapılıp saplantıda kalmak. Oysa biz kendimizden başkasını acıtacak da değilizdir.
Bütün bir seneyi divan şairlerinin divanlarını okumakla geçirir. Şeyh Galip, Fuzuli, Nedim, Nabi, Nefi ne bulduysa, mefaülünlü şiirler yazmaya çalışmak da cabası…
Can verme sakın aşka aşk afeti candır
Aşk afeti can olduğu meşhuru cihandır (Fuzuli)
Birisi şu talebeye gerçeği anlatsa keşke, ne yazık ki insan bir başkasını severken onu o olduğu için sevmiyor. Sana yakışacağını düşündüğün şey için onda kalıyorsun, hikâyenin sonunda aslında hiç sevmemiş gibi olacaksın. O da bunu biliyordu, ama kimi zaman bakıyorsun, inceliyorsun, seni görenler sanıyor ki görüyor, aslında görmüyorsun. Umudun sana bahşettiği duyguların kavurucu sıcağında hala bir ihtimal olarak bekliyorsun çaresizce.
İnsan kimi zaman duygularını anlatırken kelimelere sığmadığından bahseder, ne kutlu bir sözdür bu. İçinin genişliğini anlatırsın bu sözle… Duygularını anlamaya meyyal birisinin var olduğunu anladığında ona yakınlık duyarsın. Belki de ayakların yere basmıyor, hayal dünyasının içerisinde yaşıyorsan, asıl ihtiyacın olan birisinin sana gerçeği haykırmasıdır. Bu hikayeler yazıcı için aslında bir gerçeği anlatır. Ulaşamamak ve ulaşılmamak… Kim duyar beni diye sorar… Bazen o rahlenin başında oturan talebe dersini okurken kendi olur; bazen bir tahta parçasına şekil verirken marangoz, ahşabı yontarken kendini yontar farkında değildir. Soylu duygular kazanır, kaybettiğin kocaman benliğin, sıkışmışlığın arasında son merhalede ellerinde bir merhamet kalır. Kanadın o kadar genişler ki âşık olunca, bütün insanlara germeye başlarsın, ama hep kendinden vererek. Aslında biraz sevgidir aradığın, eksik bırakılan bir şey… Dürüst yüzünde, gizleyemediğin tüm duyguları karşı tarafın okumaması için elinden geleni yaparsın, sevda da dahil.
O sene istemeye istemeye okul biter. Son kez tren garının kenarına gidip bekler. Bir kez daha görsem onu demesiyle garın köşesinden çıkan bir çift yeşil gözü görür, kalp atışları değişir, baygınlık gibi bir hal alır onu. Utana sıkıla kızın yanına gider.
-Gidiyor musun?
-Gitmeyip ne yapacağım, burada olduğuma göre tabi ki gidiyorum.
-Ben de gidiyorum.
-Yolun açık olsun, görüşürüz.
-Şey ben… Ben… Ben belki gelmem…
-İyi o zaman…
Saçlarını filmlerdeki artistler gibi savurur. Savrulan birkaç tel saç mıdır sadece, talebenin gönlü, ruhu, aklı biçilmiş ekinler gibi bir oraya, bir buraya savrulur, yere bir tel saç düşer, onu ellerine alır koklar. Ne kötüdür unutmak istediğin şeyden bir parça sende kalması, elindeki bir iz kimi zaman ya da defterin arasında bir gül, belki de bir mektup yakılamamış…
Artık silah çekilmiş, kalbin şanlı bir köşesinden vurulmuş, yaralarıyla gazi bir komutan edasıyla köye dönülmüştür.
İçindeki tüm duyguları duyuracak birisi bulamadığı için ilk fırsat bulduğunda evliya ağacının oraya doğru yol alır. Yolda giderken, evliya ağacından bir şey istemeyeceğini düşündüğü babasının elinde bir tomar parayla ağacın dibinde bir yerlere eğildiğini görür. Paraları bırakışını sessizce yere yatarak izler, ona fark ettirmeden, sessizce, nefes dahi almadan bekler. Baba gider, evliya ağacının önüne gelir. “Ey ağaç!” der; “oysaki ben hurafelere inanmaya meyyaldim. Sen de bir ağaçsın işte… Yapraklarından para düştüğü de bir hikayeymiş amma, konuşacak başka kimsem de yok”, dizlerini toprağa bırakır.
Bütün benliğinle hayal kuruyorsun, biliyorum hiç de çıkasın yok gerçek dünyaya…
İlham olanlar:
Hüseyin Nihal Atsız’ın Geri Gelen Mektup şiirinin bestelenmiş hali… https://www.youtube.com/watch?v=Y1KJy4hvU04
[1] “Ey insanevladı! Kendine saygıyla/hürmetle yaklaş; çünkü sen kâinatta yaratılmışların özü/göz bebeği olan insansın.”


Yorum bırakın