Yazar: Ömer Gülen
Ölümümle ilgili bilgi verildiğinde bu bilgiyi soğukkanlılıkla karşılayacağımı hiç düşünmemiştim. Her şey bir anda olup bitmese üzerimdeki metaneti anlayabilirdim ama dün bir bugün iki. Bu güzelim hastanenin yatağında ikinci bir gün bile geçiremedim. Tepemdeki aletin sesine yeni yeni alışmaya başlamıştım ki sevgili hastamız mort dediler. İnanır mısınız doktor yerimin canlılara ait bir yer olmaktan çıktığını söylediğinde bile üzerimde bir şaşkınlık ya da hüzün belirmedi. İnsanın her şeye alışma huyu öteye geçince de devam ediyor demek ki. Şu an ki gerçekliğim gereği aldığım habere isyan etmekle vakit geçirmem doğru olmaz. Boşuna amor fati dememiş eskiler. İnsanız sonuçta, ilanihaye ölümlü. Güneşin altında az bir vaktim kaldığına göre bu vakti iyi değerlendirmeliyim. Tayyib-i mekândan yeraltına göçüşüm açık havada ya da ne bileyim evde falan olsaydı oyalanacak daha çok şey bulabilirdim kendime. Hayatımın son anlarını hastanede harcamak fikri hiç hoşuma gitmiyor. İnsanın sevmediği kişi dibinde bitermiş ya benim işim de sevmediğim yerde bitti. Ömrü hayatımda hastaneleri ve bir de karakolları hiç sevemedim. Ürkünç yerler doğrusu ama tastamam gerekli olduğunu kim inkâr edebilir. Bu iki mesleğin birazcık ölümle ilgili bir tarafı olduğunu sezmiş olmam lazım çocukken. Biri öldürür öteki yaşatır. Bazen yer değiştirirler, biri gayri ihtiyari yaşatmak isterken öldürür öteki de gayri ihtiyari öldürür yaşatmak için. Hususiyetle öldürdükleri de olur ya bu kısımlara aklımız ermez bizim. Benimki de laf işte. Öldürdüklerinde ölünecek bir neden vardır tabiki. Yoksa sağlıklı bir güven toplumu dediğimizde kimin aklına tıbbiyeciler ve zaptiyeler gelmez. Eğer bir ölünün hissiyatını dikkate alırsanız (ki neden almayasınız) söyleyeyim ikisinin de kutsal meslek olduğuna gönülden inanmalıyız. Mesai saatinde ölünce boşuna şehit olmuyor bu insanlar. Mesai dışı gündeme dahil değil. İmamın önüne gelene kadar bedenimin onlara ait olmasından korku duyduğum için bu lafları ettiğimi düşünmeyin lütfen. Takdir edersiniz ki birilerinden korkup lafı eğip bükecek bir adam değilim ben. Ölü bile olsam yurttaşlık bilincimin gereği olan kadirşinaslığı bir kenara koymam. Felsefeyle politikayla kafamın karışmasına izin verecek de değilim. Hak hukuk bilirim. Bu söylediklerimi lütfen sessiz çoğunluğun sesi olarak kabul edin.
Ölümümle ilgili resmi belgeler de imzalandı nihayet. Devlete olan son vatani hizmetimi, nüfustan düşürülmekle yapmış olmam pek gurur verici görünmese de vazife bilincimin hiçbir boşluk kabul etmediği bir devlet terbiyesine sahip biri olduğumu dikkatinize arz ederim. Ne mi olmuş? Ölmüş. Nasıl mı? Ne önemi var yahu. Ölüm tarihi? İsa’dan sonra iki binler. İsa’dan önceki tarihi de eklersek bu tarihe abartılı bir şeye dönüşebilir bu zavallı beden. Hominidler, mağara adamları, Afrika savanalarından nehir kenarlarına taşınan dedelerimizin hikayeleriyle uzar gider bu anlatı. Ölüm kaydı düşerken tabiki tarih bilincimizin arkeolojisi gereği on dokuzuncu yüzyıl tarihçiliğini ihmal edemeyiz. Daha geleneksel bir tarih için, Sami takvimini kullanmayı hiç istemem. Otobiyografik bir gerçek olarak lütfen kayıtlara girsin, Samilerin ne Arap’ı ne Yahudi’si. Ben Orta Asya kökleriyle gurur duyan bir ölüyüm. Daha iptidai, doğal, macera içre. Sıcak beldelere olan hayranlığım, Rusların güneye inme düşleri gibi bir özlem sadece. Ruslar deyince Sürekli Devrim geldi aklıma. Devrim lafını duyunca komünist olduğum gelmesin aklınıza. Metafiziğin sınırlarına iyiden iyiye yaklaştığım şu anda bu zannınız üzer beni. Yarıda kalmış bir kitaptan bahsediyorum sadece. Öte tarafta Troçki’yi görürsem soracağı ilk soru bu kitap olacaktır eminim. Benimki de iş. Yarıda kalan kitaplar hakkında yazarlara hesap verirsem meleklere vakit mi kalır hiç. Yazdıklarınız berbattı derim geçerim. Zorbalık ederlerse Stalin Amca’ya derim.
İki kişi geldi. Biri omuzlarımdan öteki ayaklarımdan tutup kaskatı bedenimi sedyeye koydular. Bu ara biri ağlıyordu başımda ama sesinden kim olduğunu çıkaramadım. Odanın dışında başka ağlayanlar da vardı. Ölecek olan birine ölmüş olduğu için ağlamak birazcık ölümün kendisine ağlamaktır. Giden kişinin yarattığı boşluk en derin ağrısını bir bu anda bir de yeri hiç dolmayacak kişinin varlığında hissettiriyor. Yoksa Epiktetos efendimizin dediği gibi felaketler doğaları gereği dayanılmaz değildir. Onlar ağladığı için gururum okşanmasa bi susun diye bağıracağım ama olsun olsun, ağlamak güzeldir. Hele boş yere ağlamak gibisi yoktur. Benim de nihayet doluya koyacak bir tarafım yok. Ölmüş oldum bir kere yaşamak isterken delice. Sardılar sarmaladılar, çenemi bağladılar, öğle vakti gelene kadar morg yerine koydular.
Mustatil hücrem, içine atıldığımız dünya kadar geniş bir yer değildi. İtildiğim yere doğru derinleşen, üstü basık, dar bir yer. Kokusu, soğukluğu bir yana az önceki rahat yataktan bu sert zemine taşınıp bırakılmama içerledim doğrusu. Ne yalan söyleyeyim, korkuyorum da biraz. Yalnız kalınca bir başka oluyormuş ölmüş olmanın gerçekliği. Korkum iyice ayyuka çıkmaya başlamıştı ki dışarı yerden sesler duyuldu. Ortamın ciddiyetine pek yakıştıramadığım gülüşmeler, şakalaşmalar sonrasında sesler bir anda kesildi. Mesai değişimi olmuştu sanırım. Yeni gelenin ayak seslerini duyuyorum arada. Birkaç defa telefon görüşmesi yaptı. Abi dedi birine, hacı dedi bir ikisine ama Mahmure ile uzun uzadıya konuştu. Taksitten, kiralardan, sevgiden sonra bir daha sevgiden, kiralardan, taksitten bahsedip durdu ama konu hep ne olacak bizim halimiz etrafında dönüp duruyordu. Duygulandım valla. Bu çocuk Mahmure’yi seviyor. Deli oğlan telefonu kapattıktan sonra bir türkü açtı ki beni de durmuş kalbimin en kırılgan yerinden yakalamış oldu. ‘Bugün benim efkârım var zârım var, Değme felek değme telime benim, Gül yüzlü cananı dost elden aldırdım, Ecel oku değdi telime benim.’ Ulan serseri, şuracıkta üç kişi, siz kendi derdinizle, ben sizin derdinizle oyalanırken ölmüş olan varlığımı tekrar öldürmenin ne âlemi vardı. Şu canım bedenim üzerinde birazcık hareket olaydı ah, son bir seğirme, genleşme… hafif bir gürültüyle götürürdüm aşık ruhunu gasilhaneye.
Çocuk nihayet hayatın sevmekten başka gerçekleri olduğunu hatırlayarak haberleri açtı. Onca yılın alışkanlığı olmasa beni ne ilgilendirir dünyanın halleri diyeceğim ama durum başka. Güzelim Türkiye’mizde adaletli kalkınma projelerin gerçekleştiriliyor olmasını her haber saatinde dinlediğimde hissettiğim gurur beni tam bir haber müptelası yaptı. Şu an ki durumumda bile kayıtsız kalamam Türkiye’mizin gerçeklerine. Ben kulağımı pür dikkat haberlere vermişken kapı açıldı. Gereksiz konuşmalar yüzünden bugünün gündeminden birkaç haberi kaçırdım. Çok şükür ki büyük patronun konuşması güme gitmedi. ‘Biz hep şunu söyledik. Emperyalizm oyunun kurallarını bilenler için bir nimettir.’ Bu ses onun sesi ama ‘…idealizm, ülkenin istiklali falan boş hezeyanlar, … küresel dünya gerçeklerinde, …neoliberal piyasa ortamında, … Sayın Rothschild’i, ve çok saygıder sermayeci efendilerimizi, …mutlu etmeden cumhuriyet bugünlere gelebilir miydi? Biz bölgesel gücümüzü bilerek, …üzerimize düşen ticari sorumlulukları ümmet bilincimize zarar vermeyecek şekilde reel politikanın dışında tutarak yola çıktık ve hedeflerimiz konusunda hiç kazançtan yoksun bırakılmadık.’ Kaza anında başımı fena çarpmış olmalıyım. “Maden bölgesinde toprak kayması üzerine ABD’li şirket sahiplerinden özür dileyen çevre ve şehir düşmanı bakan bir daha böyle bir şey olmayacağına dair şirkete teminat verdi. Yaptığı konuşmada toprak kayması sonucu yaşamlarını kaybedenlerin ailelerini de unutmayan bakan bugün olmasa pek yakında maruz kaldıkları siyanürden zaten öleceklerini söyleyerek, ilah-i adaletin bu erken müdahalesi karşısında metanetli olmalarını istedi.’ Algımı gittikçe yitiriyorum. Bu halde Tanrı’nın huzuruna çıkıp ne derim. ‘Filistin Halkıyla Dayanışma sempozyumunda konuşan Samiliği Koruma ve Kollama Derneği başkanı ve aynı zamanda İlahiyatçı çevre içinde saygın bir hoca olan Sami Kripto Bey, İran’ın bölgesel takiyelerini yutmayacak bir neslin doğuşuyla birlikte Nuh’un çocukları arasındaki İbrahimî dayanışmanın tekrar gerçekleşebileceğinin müjdesini verdi.’ ‘Milli dulumuz Şeyma Kaynak, eski kocası Daldaş’ın milletin zihnini manipüle ederek kurduğu acun krallığından nasibine düşen nafakayı iç edip eğlendiği bir bar akşamında söylediği “Bana bir koca lazım, o da bu gece lazım” şarkısıyla viral oldu. ‘Beyaz un tedarikinde zorlanan ülkemizin seçkin yöneticileri bu açığı beyazlıkta undan eksiği olmayan ve pahada ondan daha yüksek bir gelir imkânı sunan Papaver somniferum bitkisinin üretimine öncülük verilerek kapatılacağı müjdesini verdi. Türk ilindeki her eve bu beyaz tozun ulaştırılmasını kısa zamanda gerçekleştirmek isteyen yetkililer bu konuda gerekli hazırlıkları yapmak için Solomon Nobilis’i, Binekalilerin Tombulu ve yeraltı âleminin seçkin eşrafından bir kurul ekibi kurarak görevlendirdi.’
Son haberle birlikte bulunduğum yerde çırpınmaya başladım. Çırpındıkça, vücudumu saran kefen iyice sıkıyordu bedenimi. Olduğum yerde sağa sola salınıp durdum. ‘Ölmek istemiyorum, ölmek istemiyorum’ diye kendi içime doğru bütün kuvvetimle bağırdım fakat yalvaran sesimi kimseye işittiremedim. Bedenim gittikçe hissizleşiyordu. Bir türlü hareket ettiremediğim ellerimin bungunluğu bedenimi nefessiz bırakmıştı. Salındıkça çaresizliğim arttı. ‘Uyanmam lazım, lütfen ölmek istemiyorum’ sözcükleri ağzımdan hırıltılı bir şekilde çıkıyordu. Sanırım kalp krizi geçiriyordum. Birden gözlerimi açtım. Başımda Hatun, elinde bir bardak su ve ilacım bekliyordu.


Melce için bir cevap yazın Cevabı iptal et