Muhasebe

Yazar: Ömer Gülen

Beni gasp edilmemiş topraklara gömün.

Ebu Hanife

Filistin direnişi, İslamcılığın ne olduğunun ve ne olmadığının anlaşılması açısından uzun zamandır gözden kaçırılmış bazı gerçekleri yeniden önümüze koydu. Bu fırsatı yakalamışken İslamcılığı değil ama İslamcıların Türkiye serencamı hakkında konuşmak isterim. Öncelikle şunu belirtmeliyim, İslamcılık dediğimde aklınıza ak parti muhafazakarlığı ya da bu türden eleştirel ucuzluklar geliyorsa entelektüel merakınızın olgunluktan yoksun olduğu gerçeğini kabul edip yazıyı okumayı bırakabilirsiniz. İslamcılığı bu noktadan takip etmek isteğiyle ilgili olumlu şeyler duymak isteyenler Yasin Aktay, İsmail Kılıçaslan, Alev Alatlı’ya ya da Filistin direnişinin Türkiye’nin sağladığı imkanlarla sürdürüldüğünü televizyonlardan kusan tuhaf tiplere başvurabilir. İslamcılığı ak parti tüzüğünün ideolojisi görmekle ilgili Medyascope, Birikim çevresi ve dünün sağcı medya maymunlarıyla ortak bir dünyayı paylaşma hevesindeyseniz burnunuzun sizi götüreceği yerin kazançtan yoksun bir yer olmayacağının güvencesini verebilirim.

Filistin direnişiyle birlikte, Emperyalizmin doğasını anlamak ve Müslümanca bir şahitlikte bulunmak için yeni bir tarihi gerçeklik ortaya çıktı. Niyetim Filistin direnişini İslamcılar başlığı altında araçsallaştırarak akademik deliriuma dönüştürmek değil. Filistin direnişi, emperyalizm gerçeği adına unutulmuş/unutturulmuş ya da -mış gibi söylemlerin nimete dönüştürüldüğü sahtelikleri yok etti. Nihayetinde ben de İslamcı biri olarak dünyanın politik gerçeklerine gözlerini açmış biri olarak kendi hikayemin peşindeyim. Bizim için İslamcı olmak öncelikle emperyalizmden nefret etmeyi ve her türden emperyalist politikalardan uzak durmayı mümin olma niyetine dönüştürmekle ilgili bir şeydi ve biz dostlarımızla bu niyet üzerinden bir araya geldiğimize inanarak saf tutmuştuk. Bu halimizin bir saflıktan ibaret olduğunu 28 Şubat sonrasında birileri dillendirmeye başladığında neyi bulandırmak istedikleriyle ilgili niyetleri Ak parti kurulduğunda açıklık kazanmıştı. Demokrasi, sistemin dışında duran illegal yapıları arzuluyordu.

Milenyum öncesi on yılının, Türkiye’deki ideolojik yapıların kafa karışıklığı açısından garip bir ruhu vardı: Kemalizm’in gri tonları, darbelere dair bıkkınlıklar, AB ile flörtleşmeler, Erbakan’ın yükselişi ve Muhafazakarlığın gittikçe bir cazibe konusu haline gelmesi. Fethullah cemaati, devlet içinde örgütlendikleri kadrolarıyla dönüşmekte olan süreci iyi okuyan bir gruptu ve bu halleriyle Amerika’nın beğenisini üstlerine çekmeyi başarmışlardı. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla komünizm sorununu çözen Amerika’nın gelecek politikaları için iki tez ağırlık basıyordu. ‘Tarihin Sonu’  ve ‘Medeniyetler Çatışması’. Bu tezler Amerika’da konuşulurken, sermaye güçlerinin daha soft ve postmodern planları vardı. Dinlerarası Diyalog, Medeniyetler İttifakı kapitalizmin kazanç hanesine daha uygundu. Türkiye için sorun Erbakan’ın gittikçe taraftar kazanan Emperyalizme ve Siyonizme karşı söylemleriydi. PKK’nın bir Siyonizm sorunu olduğunu dillendirmesi, D8’ler, Batılılar için kabul edilebilir şeyler değildi. Türkiye’nin geleceği açısından mesele, gömlek değiştirme meselesiydi artık. Her şey, biz o gömleği çıkardık diyen kişinin karizmasında çözülecekti.

Laik Türkiye bir model olarak örnek bir İslam devleti olma özelliğine sahipti. Ama önce askeri cuntanın çirkin yüzlerini bir kere daha göstermeleri gerekiyordu. Bu işler bittiğinde Erbakan ve temsil ettiği politik dil ustaca tasfiye edildi. Kemalist vatanperverlikler, bağımsızlık söylevleri dönemin ruhuna uygun olmayan partizanlıklar olarak sahne dışına itildi. Amerika gerçeğini inkar etmenin kimseye bir faydasının olmayacağını düşünmeye başlayan liberaller ve eski solcular ve sağcılar ve İslamcı bazıları kendilerini bu düşüncelerine ikna ettikleri gibi çevrelerindeki insanları da ikna etmek için modernliğin misyonerliğini üstlendiler. Bu niyetle abanttan bir parti tüzüğü yaratma başarısını gösterdiklerinde, bağımsız Türkiye umutlarının yerini Batılılaşmış Türkiye ideali almış oldu. Avrupa Birliği’yle birlikte az gelişmişlikten kurtulacaktık. Bütün güzellikler Batı’daydı. Bütün nehirler batıya akıyordu ve herkes bu yalana kendini inandırmak istiyordu. Muhafazakarlar için dünya nimetlerinin kapıları açılmaya başlamıştı.

Mücadele bir şekilde devam edecekti ama emperyalistlerle değil. İslamcılığımızın, Milenyum sonrası Amerikan politikalarında işe yarar bir tez olarak tedavüle sokulacağı hikayesine çok zaman sonra uyanacaktık. ‘Yeni bir dünya kurulmuştu ve Türkiye de bu dünyada yerini bulmuştu.’ Muhafazakar çevre DP döneminden beri platonik sevgi beslediği Amerika’dan yeni bir karşılık almıştı. Muhafazakarlar hep öyleydi zaten ama İslamcıların ne olacağı muammaydı. Ne dünya tutumlarından vazgeçmek istiyorlardı ne de dünya nimetlerinden. Orta yolu post-modernlik içinde buldular. İnsan aynı anda ideolojik çevrimini kaybetmeden bir başka şeyin hakikatini üstlenebilirdi. Seksenler, doksanlar boyunca kavga ettikleri Mukaddesatçı kadrolarla karşı karşıya geldiklerinde, Müslümanlığın çok sesliliğinden, kardeşlikten ve Atatürkçü vesayetin zorbalığından bahsettiler. Akşam saatlerinde kendi grupları içinde gündem başkaydı. Herkes bir Amerikan rüyası içindeydi.

İslamcılar bu süreçte İslamcı hareketin ideolojik mefkûresini belirleyen Anti-emperyalist ve Batılılaşma karşıtı tutumlarını bir kenara bırakmışlardı. Tamamen unutmadılar çünkü demagojinin neye ne zaman ihtiyaç duyacağı bilinmezdi. Bu süreçte ne kazanıldığıyla ne kaybedildiğinin çetelesini kazanan birileri tuttu. İsrail’i Amerika’nın ileri karakolu haline getiren güç, bizi Amerika’nın 51. Eyaleti olarak görmek istiyordu. Irak tezkeresi, BOP demeçleri, Suriye’de Amerika’yla birlikte açılan cephe, özelleştirmeler, bankalarla aktif tanışmamızın İman meselesi olmaktan çıkarıldığı bu ‘tuhaf zamanlarda’ dünyayı cazibeli haliyle sevmeye başlamıştık. Tarihin bu akışına başörtülülerin ve imam hatiplilerin okuma hakkı, one minute, mavi Marmara, Arap Baharı türünden bir gösteri heyecanı eşlik etti. Davulun sesinin uzaktan güzel gelmesini sağlamak için muhafazakar medya hiç susmadı. Aynı haberlerin Amerika’da ve Avrupa’da aynı içerikte verildiğini kendimize dert etmedik. Yalanların işlenişi demagogların politik zaferine koşut bir imajı besliyordu. Her haliyle Ortadoğu’ya örnek bir İslam ülkesiydik. “Laik, demokrat, neşeliydik.”

İslami hareketin bilgi seviyesi, politik bazı süreçleri takip etme konusunda belki çok eksikti ama bilinç alanlarının birçok noktası daha önce doldurulmuştu. Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Ali Şeriati, Aliya İzzetbegoviç, Roger Garaudy okuyan nesil Mevdudi ile Kutup’un, İran İslamcılığı ile Mısır İslamcılığının benzer ve farklı olan yönlerini kavramayı anlar hale gelmişti. Hem zaten İsmet Özel, Sezai Karakoç, Atasoy Müftüoğlu ve Abdurrahman Arslan aramızdaydı. Doğuyu okuyan nesil, Batı literatürünü doğru yerden takip etmekle ilgili yeni yeni okuma alışkanlığı edinmeye başlamıştı. Bir dünya soru cevaplanmayı bekliyordu. Frantz Fanon, Edward Said, Aime Cesaire’ların sesini İslamcılığın 1875’lerde işitilen anti-emperyalist sesine dönüştürmek mümkün müydü? Mustafa Kemal’in muasır medeniyetler seviyesi dediği yer neresiydi? Bilgi ve sanatla nasıl bir ilişki kurulmalıydı? Batılılaşmanın neresinde duruyordu, Kemal Tahir’ler, Ayşe Şasa’lar, Atilla İlhan’lar, Halit Refiğ’ler? Batı’daki kolonyalist karşıtı felsefeyle ne düzeyde ilişki kurabilirdik? Bağımsızlar hareketi, Nasırcılık, Latin Amerika solu, İslami direniş açısından ne vadediyordu? Başta ve sonda hep Filistin Sorunu vardı. Bir sürü soru gecelerimizi süslüyordu.

İslamcılar içindeki okur çevreler, cemaatlerinin ve derneklerinin kırmızı çizgilerini aşıp “sivil bir yürek” olma iradesi göstererek, Dünyanın ve Türkiye’nin her meselesini kendi meselesi haline getirmeyi bir zorunluluk olarak üstlenmeye hazırdılar fakat Amerikalı çevrelerle anlaşmış bazılarının niyeti başkaydı. Onlar kendi niyetlerini ortaya koyduklarında biz bir kez daha son dönem Osmanlı aydınlarının varoluşsal zeminde hissettikleri heyecana benzer bir entelektüel heyecandan yoksun bırakılmış olduk. İki binli yıllara kadar belli bir seviyeye ulaştırılmış İslamcılık tecrübesi hızlıca parti programı içinde siyasallaştırıldı. Her siyasi yapı kendi aktüalitesini belirleyecek piyasayı yaratmak zorunda olduğu için ‘yedi güzel adam’ güzellemeleri, Meksika Sınırı, cafe muslimler, ciddiyetten uzak dergiler aldı başını gitti. İslamcı çevre kendi snoplarıyla gününü gün ederken, bu adamların yazdıkları eften püften metinlerin laik çevrenin de beğenisinde bir şeye dönüştüğü mesajı hissedilince mahalleler arası geçişler zamanla muhafazakar çevrenin aleyhine işleyecek şekilde başlamış oldu. Aynı adamlar, kedi misali büyük yaralarından bahsettiler karşı mahalleye taşınıp. Anlattıkları ‘biz bir zamanlar’ hikayelerini, Mustafa Kemal’i yanlış anlamışız hikayesine dönüştürmeyi hususiyetle ihmal etmediler. İktidarsız bir entelijansiya yaratmak sünni belleğimize uygun değildi belli ki.

Bütün bu süreçte kaybedenler İslamcılar oldu. Önce dünya-görüşleri flulaştı. İslamcılığa ait eski söylemleri, demokratikleştiremeden savunamaz oldular. Emperyalizmin, Batılılaşmanın, Sömürgeciliğin tarihini takip etmek konusunda bilinçlerinde oluşan boşluğun körlüğüyle Suriye savaşında İran’a, Ukrayna savaşında Rusya’ya küfrettiler. Şeytan Amerika’nın ve müttefiklerinin bütün bu savaşlara sebep olan fitnelerini görmeyi istemediler. Her şey künhüne varamadığımız bir kargaşa içinde devam ederken iman ve küfür arasındaki o net ayrım 7 Ekim günü ortaya çıktı. Filistin Direnişi, emperyalizmin gerçek yüzünü tekrar ortaya çıkardı. Avrupa, insan hakları derken ne kastettiğini ilan etmek zorunda kaldı. İnsanlık, küreselleşmenin lanetini kültürün her alanında yaşamaya mecbur bırakılmasına rağmen, Filistin direnişiyle ünsiyet kurmayı başarmıştı. İslam ümmeti için durum bambaşkaydı. Suriye’deki fitne aşılıp Kudüs davasında bir araya gelinecek miydi? Hiçbiri olmadı. Tam tersi, Filistin direnişine doğrudan destek olan Yemen, Lübnan, Irak gibi devletlerin varlığı, İran tarafından sürdürülen nifakın bir gösterisi olarak ilan edildi. Türkiye’deki İslamcılar Maide süresi 8. ayete rağmen dünya şahitliklerini yerine getirmekten kaçındılar. Filistin direnişinin liderlerinin açıklamalarına ehemmiyet göstermediler. Oysaki onlar da Arap ve Sünniydi. Filistin direnişi belki, münafıkların yaydığı haberlerin araştırılması konusundaki Kur’ânî buyruğu yerine getirmek için iyi bir fırsattı. Biz daha ne oluyor demeden, medya aracılığıyla büyük demeçler, aktif mücadelenin yerini alacak şekilde dizayn edilmişti. Hem de sürdürülen ticarete rağmen. 

Bir şeyler oluyor ve olan şeylerin bizim lehimize mi yoksa aleyhimize mi işlediğini anlamak için kalbimize dönmemiz lazım. Herakleitos, “kalpleri kaba olanlar için gözler ve kulaklar kötü tanıklardır” derken insanın varlığının bir gerçeği olarak doğru şahitliğe vurgu yapıyordu. Bunu isterseniz epistemolojik bir kaide olarak ele alın sonuç değişmez. Biz yaşadığımız tarihin nesneleri değil özneleriyiz. Ahiret sorgusunun hep malumat türü amellerden olacağını düşünüyorsak insanın yaratılış hikayesine aşinayız demek komik olur. İtikat bence bir yeryüzü serüvenidir. Politik gerilimden yoksun bir peygamber hayatı okumadık ki biz hiç.


YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.


Yorum bırakın

YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin