Devlet Beyin Sonu

Yazar: Abdullah Kavaklı

Devlet bey kendinden hiçbir şey katmadan bir hikâye yazmaya çalışıyordu. Böyle bir şey herhangi bir yazar için mümkün müydü? Olay örgüsünü, kahramanları hayatının herhangi bir köşesinden, bir tanıdık simadan, bir yaşantısından, herhangi bir şeyden almamıştı. Üstelik zihninde tam istediği gibi bütün her şeyi hikâyenin içerisine yerleştirdi. Her şey tamam olmasına tamamdı; ama yazacak tek kelime bulamıyordu. Bir yazarın en bedbaht hali nedir deseniz, sanırım içindekini kelimelere, kelimeleri de sayfalara dökememesidir. Acaba yine, son kez, en son kez kendinden bir şeyler mi katmalıydı kağıtlara? Okunmadığından o kadar emindi ki; eşi dostu kimse yazdıklarının farkında değilmiş gibi davranıyorlardı; kim bilebilirdi aslında bütün hikayelerde kendisini ve etrafını yazdığını. Eğer kimse onu okumuyorsa onlarla sessizce alay etmek ne hoş bir şey olurdu? Böyle düşündüğü için utandı kendinden. Hem kalbini kirlenmiş de hissediyordu; belki yazamamasına bir sebep bu olabilirdi. O bembeyaz kağıtların ruhunu incitmemeli; kendinden dışarıda bir şeyden esinlenerek yazmalıyım diye geçirdi içinden. Sonra bütün düşündüğü şeylerden vazgeçti. Çünkü kelimeleri tükenmiş, ne zaman kendinden bir şeyler katsa, kâğıdın keskin bir anında tenini kesip de her şeye kan bulaştırdığını saydı. Bir damla kan ne kadar kırmızıya boyayabilirdi hayatı. İşte her sabah ve akşam biraz nefes almak için yürüdüğü sokakların arasından bunları düşünerek yol aldı.

Devlet bey güneşin bir sükûnet içinde doğduğu vakitlerde batıya doğru çevirdi yüzünü, bugün de kıyamet kopmadı, dedi içinden. Arabasına binip günlük rutinlerini, iş hayatının gereklerini yaptı. Her seferinde yeni bir şey bulmuş gibi aklına getirdiği, bütün binaları tek bir yerden ısıtmanın ekonomik anlamda daha iyi olabileceğine dair iş arkadaşlarına fikrini anlattı. İşten çıktı, her zaman arabasını park ettiği yer doluydu, bu sefer önemsemedi, arabanın sahibini bulup çağırmadı, kimseye söylenmedi, kimseye kızmadı.  Arabasından indi; su perisinin su üzerindeki ahenkli yürüyüşü gibi önündeki su birikintisinin üzerinden ayaklarının ucunda bir balerin edasıyla geçti. Her zaman yaptığı gibi sanki yeryüzü, bütün insanlık bir tarafa, kendi bir tarafaymış ve kendi tarafındaki denizlerde derinlere dalmış düşünceler dünyasında geziyordu. Birisine çaptı, “affedersiniz size rahatsızlık vermek istemezdim” deyip yoluna devam etti. Burnunun ucunu görmez bir haldeydi ama bir yerlere düşmeden de soluğu kahvede alırdı. Her zaman oturduğu yere oturup, her zaman içtiği çayı söyledikten sonra kahvenin soluk penceresinden eski taş köprünün üzerinden gelip geçenlere baktı. O sırada güneşin huzmeleri, cama dokunup eskimiş buzlu camın içinden belli belirsiz süzülüp Devlet beyin yeşil gözlerine düşüyordu. Aniden: “Çay! Çay istiyorum” dedi. Çay geldi, beyninde çakan şimşeklerin hararetiyle günlük rutinlerine bağlı bir adam olmasına rağmen, su ile içmesi gereken ilaçlarını çayla birlikte içti. Ne büyük olay!

Pencerenin önünden geçenleri buzlu camın normal cama dönmüş aralarından bir zaman daha izledi.

Heyecanla hayatında ilk defa tasarlamadığı bir şeyi yaptı. Beklenmedik bir şekilde kahvehane masasının üzerine çıktı ve herkes, delirmiş diye düşündükleri bu adamı dili tutulmuş bir şekilde dinlemeye başladı.

– Ahali! Yaklaşık bir yarım saat öncesinde almış olduğum fazladan birkaç hipertansiyon ilacıyla bir on beş dakika sonra ölmüş olacağım. Herhangi bir çabaya girmeyin. Bir faydası olmayacak, müsterih olun lütfen! Bu sizin engelleyebileceğiniz bir şey de değildi. Böyle biteceğini ummuyordum. Bu son tiradımı dinlemek için burada olmak sanırım size Tanrı’nın bir lütfu olmalı. Sessizce kafamı cama dayayıp bir uykuya dalacaktım sadece. Benim için üzülmeyin, artık mutlu olamayacak kadar yaşlı bir adamım ben. Mutlu olmayı, kimseden bir şey istemeden yaşamayı öğrendim, bazen bulduğumu düşündüm, düşündüğümü kimseden ummadım. Yazgı deyince bir soğuk oluyor insan. Şimdi idam mangasının ucundayım ve son arzumun beni dinleyen bir topluluk bulmuşken konuşmak olduğunu söylüyorum. Bu kısa konuşma için çocukluğumdan başlamak biraz uzun olacak. Ama çocukluğumdan beri hayata hep mühim bir geliş amacım olduğunu düşündüm, sanki bir şeyleri değiştirmek için Tanrı tarafından yetiştirilen bir çocuk… İnsanlardan uzaklaşmamak için kendime yabancılaştım, kendime küstüm; ben, ben olamadım hiçbir zaman, şu modern hayat hep benimle olanların beni görmek istedikleri gibi olmaya zorladı, işte bu o kadar zor bir şeydir. Çoğu zaman bu sorunlarla yüzleşmemek, ezilmişliğimi göstermemek, zihnimle yani kendimle baş başa kalmamak için kitaplara, kitaplardan derinlere dalmamak için müziğe, müziğin ritmiyle sarhoş olmamak için diyar diyar dolaşmaya karar verdim. Bilmiyorum zor muydum? Şimdi film şeridi gibi akarken gözlerimden hayatım, bakıyorum da iyi rol yapan ben, ben değilmişim, inanın değildim… Hep kendinden veren, sayfaları kirleten bir mahluk gibi düşünün siz beni. Kağıtlardaki cümlelerimi okurken onları ben süsledim, yani size yalan konuştum. Ben değilim işte… Olmak isteyip de olamadığım, içimde biriktirdiğim asaletim o. Ne asaleti… Acz içindeyim.

Daha uzun bir vakti olduğunu sandığı tiradı tükendi. Kan kustu.

Ah! Sevgili okuyucu, henüz çok zamanı olduğuna inananların bıraktığı o kadar çok yarım kalan hikâye vardır ki, mezarlıklar bu bitmeyen hikayelerle doludur. İnsan çoğu kez bütün hikayelerinin sonunu getirebileceğine inanır ve senin hayatın ne kadar senin elindedir bunu düşünmez.

‘Senin gönlün daima meshur u musahhardır

Mazursun,

Sen Gamın ne olduğunu bilmedin

Mazursun,

Ben Sensiz bin gece kan yuttum,

Sen bir gece sensiz kalmadın

Mazursun.’

Ahmed Gazali


YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.


Yorum bırakın

YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin