Tuhaflık

Yazar: Ömer Gülen

“Olaylar arasındaki içsel bağı bulmalıyız.” La Chinoise

Filistin direnişinin ertesi günü biz de açık toplum gerçeğine uyanmış olduk. Karşımızda, çıtkırıldımların dünya tarihi. Hümanist libertenler ve onların kölelik bilincine dönüştürdükleri avrupacılık oyunu. 68’den beri kapitalizmin imkanları içinde oluşturulmuş çok kültürlü bir dünya, ezberinde sadece törel aidiyetlerin eleştirisi olan bir oportünizm fikri yaratıp matrix dünyasına merhaba dedi. Televizyonlar, seviyesiz filmler, nobel için sipariş verilmiş romanlar ve bir insan hakları meselesi olarak Yahudilerin güvenliği.

Filistin direnişi, isyan kelimesini ağzına pelesenk etmiş her ağzın -Hesiodos gibi karın mı demeliyim bilemedim-, özgürlüğe duyarlı bir niyetle bu kelimeyi kullanmadığını, aksine ruhsuzluğun bedenleşmesi için bu kelimeyi dillerine doladıkları gerçeğini gösterdi bizlere. Bu kutlu direniş, parça bütün ayrımının her bir boşluğu için bize kendini insanmış gibi sunan zavallıların paçasını fena bozdu. Netanyahu haklı olarak bir çağrıda bulundu. Yahudi parasıyla, dernekler, düşünce okulları, yayınevleri kurup yöneten goyimlerden, sokaklardaki sesi boğmalarını istedi. Bence yerinde bir çağrı ama yersiz bir acemilik içeriyor. Biden, bu biperva beyan sonrasında Bibisini uyarmış olmalı. Amerikalılar haliyle “They Live” filminin hayat bulmasını istemezler. Ev kölelerinin, evcil bir terbiye içinde kalmaları gerekir. As a goal for the American way of life.

Yani bu durumda aşk olsun Filistinli çocuklara. İflah olmaz özgürlük tutkuları ve tüm sosyolojilerin ve psikolojilerin topografyası üzerinde dünyaya yaşattıkları bu heyecandan dolayı. Aşağılanmaların, mahpuslukların, sürgünlerin yanıbaşında hani bunca rahatlık içinde biz can sıkıntılarımızla geberirken zevkten, reva mı bu gösteri özgür dünyaya karşı. Siz ki duvarlarınızın arkasında, çaputlar ve paçavralar içinde kimsesiz zavallılar. Bu direnişte neyin nesi. Ölmek bu kadar ucuz mu biz intiharın eşiğinde çok zaman dolanırken. Aileleri İsrail tarafından öldürülmüş yetimlerden ne beklenir ki. Nevrotik şeyler. Bir de bu gariplerimin arada mossad ve pers oyunlarına gelip hunharca saldırmaları yok mu mazlum ve mütedeyyin israiloğullarına. Öyle yıllarca yeraltında direniş kampları kurmak falan yemezler. Plan yapmak sizin ne haddinize. Esirlere iyi davranma numaraları, el sallamalar, kucaklaşmalar, ne hinoğluhinsiniz siz demişken şu oylumsuz çocuklar, yani küfrün beslemeleri işte, şuracıkta konuşanlar. Marksizim her şeyden önce beşeri bilimdir demiş Godard. Bu cümleye biz emperyalizm bir ödev bilincidir cümlesini eklersek karşımıza bu konuşanların portresi çıkar. Yorumsamacılar çok yordular bizi dünyayı tanıma çabamızın önüne Yahudi menşeli bariyerler inşa ederek. Hakikatin bilinmezliği ve çoklu yorumlar derken bilinçte kaybolan dünya fikri ve kendini bu fikrin müphemliği içinde var eden dünya iyiden iyiye eğlenceye dönüşürken yavrum siz ne tatlısınız öyle.

Gördüğünüz gibi Batılılaşmış zihnin doğasında yeni bir şey yok ama Nazım’ın da dediği gibi bir kere bile selamlaşmasak bile, aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için kalbimizin attığı insanlar yerkürenin her mili bahrinde sımsıcak yürekleriyle Filistin için tek yürek olmayı başardılar. Bu başka bir batı ya da başka bir insanlık değil. İnsan olmanın sıcaklığı ve kendini kapitalizme karşı var kılan savaşma arzusunun ta kendisi. Filistin direnişi, yeryüzünün düşmanı olan hırsın, kötülüğün, yok etme arzusunun sahipleri olan insanların kimler olduğunu gösterdi herkese. Büyük yalanların sahipleri, bu büyük direniş karşısında çirkinliklerini gizleyen maskelerini bir kenara bırakmak zorunda kaldılar. Yüzyıllarca insan yerine koymadıkları, öldürdükleri, sürgün ettikleri Yahudilere karşı vicdani bir sorumluluk mu hissediyorlar. Hayır tabiki. İsrail onlar için, kolonyalist hedeflerini korunaklı hale getiren bir karakoldur sadece. Bu gerçeği birçok Yahudi biliyor ama Siyonist kibir, tarihi sıkışmışlık, sahiplerini mutlu etme zorunluluğu, artık adına ne derseniz deyin, bir çıkmazın içinde tutuyor onları. Sömürgecilik modern biçimler kazanarak bütün şiddetiyle devam ediyor.  Bunu en iyi eylem meydanlarında Filistin şarkılarıyla kendilerinden geçerek dans eden Kızılderililerin torunları hissediyor. Filistin direnişi, iyiliğin ve kötülüğün, mitlerden kadim tarihlere ve günümüze kadar ulaşan savaşında, insan kalma arzusu taşıyan her bir insana, kendi insanlığını duyumsama fırsatı verdi. Kapitalistlerin, tarihin sonu tezini, insanlığın sonu hedeflerine dönüştürdüğü bir zaman aralığında gerçekleşti bu direniş. Umudun doğaya saçılmış kristalleri birden sokaklarda beden kazandı. Latin Amerika’da, Avrupa’da, Asya’da. Afrika dâhil.

Tuhaflık, bu işin neresinde? Tuhaflık devam etmeyeceğini sandığımız şeyde. Geçmiş de bir türlü geçmiyor işte. İlk olan her şeydeki tazelik kadar garip bir tarih bu yaşadıklarımız. Ne dünya ne de tarih ikircikli bir şey değil insan varlığımızda. İyiysek iyiyiz, kötüysek kötü. Neyin iyi neyin kötü olduğunu itikadımız, sınırlarımız, ticaretimiz ya da hesap bilgimiz öğretmeyecek bize. Neyin güzel neyin çirkin olduğunu da. Yaşamın algoritmasında insan olmanın özlem duyulan bir zengin-lik olmadığını biliyoruz. Türümüzün tarihinin her bir parçasının bütünü olarak yaşamakla ödüllendirilmiş olmak insanın yeryüzü hikayesinin anlamını keşfetmekle mümkün. Bak yine ‘yaşamak’ denilen o belalı sözcük. Dönüp duruyoruz bu kelimenin etrafında. O eski oyundaki gibi.

“yağ satarım bal satarım,

 ustam istedi ben satarım.

*

Çelik satarım, toprak satarım

Vatan benim değil mi, ben satarım

*

Zambak zumbak dön arkana iyi bak,

zambak zumbak dön arkana iyi bak”


YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.


Yorum bırakın

YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin