Yazar: Gürbüz Deniz
Gün ortasında gün karardı. “Kara Gün”dü. Peygamberin oğlu vefat etmişti. Herkes ona yordu güneşin tutulmasını, günün gün ortasında kararmasını…
Birileri peygambere gitti ve “Ey Allah’ın resulü, bakın güneş de sizin hüznünüze ışınlarını keserek ortak oldu.” dediler. Ancak Hz. Peygamber onlar gibi düşünmüyordu, ona gerçeklik ve hakikat aşikârdı.
“Güneş kendi tabiatının gereğini yapar, kimse için üzülüp sevinmez.”
İnsan çok üzüldüğünde, kederlendiğinde herkesin ve her şeyin de kederli ve hüzünlü oluğunu sanır. Ancak hayat hiç de öyle deveran etmiyor. Her ne kadar Platon; “felaket topluca gelince düğün bayram.” dese de. Hal ve ahval öyle değil! Bu durum peygamber için de geçerli, başkası için de. Belki de sahabe eski alışkanlıklarına binaen öyle davranıyorlardı.
Mekkeli müşrikler insanî ilişkilerde çoğunlukla bencil ve zalimdiler. Bu zulüm ve bencilliklerinin Allah tarafından cezalandırılacağını biliyorlardı. Bu sebeple Allah’a yalvarmaya yüzleri yoktu ve yalvarsalar bile bu zulümlerini terk etmeye niyetleri yoktu. O sebeple kendilerini tatmin edecek ya da kelimenin gerçek anlamıyla kandıracak araçları, putları icat edip onlardan af ve mağfiret diliyorlar ve fakat ertesinde aynı rezillikleri yapıyorlardı. Putları kandırmaktan kolay ne vardı? Çünkü onlar (putlar) Mekkelilerin (müşriklerin) emrindeydiler. Meşruiyet, gayrimeşru ile temin ediliyordu! İnsanî bilinci törpülemiş ve yok hükmüne sokmuşlardı. Günaha aracı, felakete ortak bulmakla rahata eriyorlardı.
İnsanın tembel ve şeytani dürtüsü, suçuna mazeret bulacak gerekçeler üretmekte ustadır. Mesela üzerine düşen görevleri/ibadetleri yerine getirmeyip suçunun da farkında olan gözü açıklar, mitik yollarla kendilerini düzlüğe çıkarmaya uğraşır ve bunun üzerine de birçok söylevler üretir, eylemler icat ederler. Modern çaputlar üretir, anlamsıza anlam yükler ve bir de “sen anlamazsın bu işleri” diyerek küçümserler hak sözü… Sebepten, anlamdan kaçar, sebepsiz ve anlamsız olana bel bağlarlar. Küçücük hayırları şehitlik mertebesinden daha yücedir. Bir dua okur Kur’an’ı hatmetmiş olurlar, onlardan olunca cennet sizindir. Kalpleri temizdir ve ışıkları her daim onları aydınlatır. Bunlar ‘bonusçu dindarlar’dır.
Bunun yanında bu tıynette olan diğer bazı benciller de var ki zahirî görevlerini/ibadetlerini yerine getirir ve bunun karşılığı olana/vaad edilene kail olmayıp yine mitik figüranlar üreterek herkesten farklı ve yüksek makamlara talip olurlar; “Cennet onların olsun bana Seni gerek”. Halbuki Rabb, en üstün görev olan şehitliğe ve infaka karşılık cenneti vadeder. Onlarsa bunu küçümser, hiçbir karşılık beklemeden fazilete talip olduklarını haykırırlar! Toplumsal hayatta istismarı yol edinerek Hakk üzere imiş gibi yaparak makam kazanırlar. Hiçbir insan, hiçbir karşılık olmadan bir şey yapmaz, “yaparım” diyorsa yalan ve istismara yol vermiş demektir. Bedava ulufeler dağıtmak, karşılıksız iş yapmak sahtekârların hazinesidir. (Haşa) Onlar Rabb Teala’dan daha iyi bilirler, Peygambere de yol gösterirler. Her şeyi karşılıksız yaparlar, yaparlar da kendilerine tapınmayı çok severler. “Hevayı ilah edinmek, insanları Allah’la yani O’nun dini ile kandırmak…” bu olsa gerek… “Tembele iş buyur sana akıl öğretsin.” Ancak bunların akılları şeytanî olanı din diye yutturmaktır. Kutsal kılıklar altında hem kendilerine yol bulur hem de dünyalık temin ederler. Kutsal kılıklar, kutsanmış giysiler, yatırlarda mum yakmak, onu duymayana, işitmeyene saygı göstermek, boyun eğip gerdan kırmak gibi. Ancak hak ve adalete saygısızlar. Hakka ve adalete uyan, Rabb’den maada kimseye boyun eğmez, her varlığa kendi varlık konumu kadar değer biçer.
Bu çağda putperestlik kılık değiştirdi. Artık öylesine kaba saba, yontulmamış, taş toprağa değil, gayet zarif (!) sanat eserlerine tapınma modadır.
Bir cansız metaya -ne kendine ne de başkasına bir faydası dokunmayacak olana- nefsanî bütün isteklerini, arzularını yükleyip sonra da ona saygı ve sevgi göstermek ve ondan bir şeyleri istemek gibi… O değil, onlara uymamız lazım, arkasında o olsa da. Hemen her yerde karşımıza çıkan bu anlamsız anlamlara söz söylemek, onları eleştirmek zinhar medeniyeti terk etmektir. Dergahtan kovulmaktır, “gelişmemiş, gelişememiş mahluk” sıfatını almaya hak kazanmaktır. “Şirk en büyük zulümdür.” der Kelâm-ı Kadîm. İncilerini kırar önlerine atar.
Prens, bir tablo alır, 15 milyon dolara ve havasından geçilmez, bir sanatsever olarak. Sonra birden o şaheserin (!) fake/sahte olduğu anlaşılır uzmanınca… Uzmanı anlamasaydı prens bin yıl da yaşasa onunla övünecekti, gittiği her yere yanında götürecekti. Hatta mümkün olsa kabre bile kendisine şefaat etsin diye beraber gömdürecekti. Nitekim bütün rezillikleri hayatları boyunca yapıp, onları hayat diye dayatıp, sonra da kendilerini kutsal bir beze (!) sardırarak defnedilmeyi kutsal sananlar gibi. Ama heyhat… Sahte ile gerçek arasında olan, olabilecek olan bir tabloya bunca parayı verdiren nedir? Bir portre ise onun ruh sahibi olanına (insana) neden değer verilmiyor, açlıktan ölesiye öldürülüyorlar gün ortasında… Karanlık ruhlarını kuşatmış ve fakat sahte aynalarda kendilerini cilalıyorlar, kapkara ziftle… Marka ve modayla… Modaya uygun markaları giyinmez, kullanmazlarsa moda denen mabetten hemen kovulacaklarını bilirler. Nitelik başka, aşk (!) başkadır! “Bu bendeki aşk olmazsa o sendeki güzellik beş para etmez.”
Putperestlik; ikonizmle ve ikonizimde kendisini daha çok aşikâr ediyor. İkon; kutsalın resmi ve cismi… Kutsalda olmayan ona yüklem yapılır ve bütün arzular da ona eşlik eder. Maddi ve manevi ne varsa. Ya onu yüklemleriyle kutsarsın ya da zinhar tart edilir, engizisyona gönderilirsin. Kellen, görünmez ruhani (!) giyotinle kesilir.
Kilisedeki ikon, vitrindeki marka, yükseklere konan kandil, arz-ı mev’ûd’a inanmak hep bu türdendir. Adalet, insanlık, ahlak, hak, metafizik hepsi bunlara kurbandır. Ne yazık ki bu hep böyle oluyor. Zalimlerin mazlumlara oyunu budur.
Çağın putu çok acımasız, yalnızca dışarıda ona saygı göstermek yetmiyor. Kamera ve dijitalle en gizli halimiz bile ona ayan. Tam bir tanrı bilgisi gibi… Melekleri çok, her taraftan günah ve sevabımızı yazıyorlar ve ihbarda bulunuyorlar yüce meclislere…
Bir de putlaştırılanlar var. Hemen hemen her gökdelenin/plazanın içinde mukimdirler. Onlar her şeyi yapan, her şeye kadir tanrılardır ya da tanrılaştırılanlar. Hevalarının hoşuna giden şeyleri -etraflarındakiler tarafından kendilerine yönlendirildiğini- gördüklerinde tanrı olmadıklarını bilmelerine rağmen tanrılaşma hevesine girerler. Tevazunun kibir abideleridir. Tevazuları kibirlerini yüceltmek içindir. Dokunun bir dalına, budağına bakın nasıl yerden yere vururlar en değerli en kutsal saydıklarını. Önce ve dahi evvelen onlar, sonrası önemli değil ona hizmet edip tapındıkça diğerleri… Diğerleri nezdinde tedbir; onları küçük tanrılar yerine koymaktır. Tanrılar ve kulları… İş tamam. “Dünya hayatı bir gün ya da bir günden bile daha az olsa da…”
Aklını, konumunu, kitabını, kariyerini tanrılaştıranlara pek dokunulmaz nedense. Halbuki asıl arıza ve fesat burada. Bütün bu arızalar, istismarlar; sebebi, faili, yakın sebebi, uzak sebebi, mitikle bilgiyi, emekle tembelliği karıştırmaktan doğuyor. Mümkün dünyada hiçbir iş ve varlık kendi başına var olmaya muktedir değilken nasıl olur da o varlıklar tanrılık iddiasında bulunur. Çelişki, çözümsüzlük, istismar, zulüm, bu haksız konumlandırmalardan doğar. Bir sineği yaratmaya kadir olmayan nasıl tanrı olabilir? Kibar tanrıcıkları tepmek lazım lüzumuna binaen…


Yorum bırakın