Filistin Direnişi, Sömürge Aydını ve Sosyal Bilimler

Yazar: Ömer Gülen

Düşüncenin, gündelik hayatla ilişkisinin kaybolması hakkında şu tespiti rahatlıkla dile getirebiliriz: “Eleştiri, siyaset ve güncel politik alanlara yönelik işlevini kaybetti.” Entelektüeller için savaşın bitişi, II. Dünya Savaşı’nın sonuyla başlar. Savaşın galipleri, düşünce ve sanatsal alanların bütününü kontrolleri altına alırlar. Bu yenilginin bir nedeni de Yahudi entelektüellerin Alman düşünce geleneğini etkisiz kılacak şekilde öne çıkarılmasıdır. Frankfurt aydınları (Adorno, Horkheimer, Marcuse) Marx’ın yabancılaşma teorisini Freud psikanalizi içinde yorumlayarak Nietzsche ve Heidegger’in aydınlanmaya yönelik eleştirisinin yönünü bulanıklaştırmayı başardılar. Okurun önüne şu çarpıtılmış bilgiler koyuldu: Nietzsche’nin üst-insan anlatısı faşizmin felsefi altyapısını inşa etti. Heidegger de modern kültür ve hümanizme karşı geliştirdiği düşünsel tutumla Nazizm’i idealleştirdiği soykırım sürecinin parçası haline geldi. Böylece Alman düşüncesinin varlığı/hakikati anlama ve tanıma arayışı önemsiz hale getirildi. Yahudi inancı içinde içselleşmiş kişisel krizler psikanaliz adıyla sosyal bilimlerin merkezine oturtturuldu. Freud’un, felsefeciler karşısında hissettiği aşağılık kompleks altında geliştirdiği psikiyatri ile Kant felsefesi temelinde geliştirilen etika Anglo Sakson üniversite geleneğinde ve bu geleneğin takipçisi olan üçüncü dünya ülkelerinde sosyal bilim düşüncesinin ideal sınırları olarak benimsendi.

Savaş sonrasında, düşünsel alanları, entelektüel sorumlulukları önemsemeyen uzmanlar topluluğu işgal etti. Bunların çoğu üniversite hocası, az bir kısmı gazeteci birazı da politikacılardan oluşuyordu. Sosyal bilimler akıl merkezinde kendi mantığını mutlaklaştırırken, yeni sömürge aydını oldukça yüzeysel felsefi düşünceleriyle bilim piyasasının dehaları olarak dünyaya pazarlandı. İlerlemeci tarih görüşü her disiplinin müfredat içeriğini oluşturan ideolojik bir fikir haline getirildi. Bu temelde oluşturulmuş kürsüler, kapitalizmin kendini var ettiği tarih görüşünü dile getirmeyi ödev olarak üstlendi. Üniversitede üretilen düşünce ve söylemin dilsel yapısı ait olduğu dünyaya hizmet etti. Yok edilen hakikat alanları, üretilen saçma düşünceleri korunur hale getirecekti. Bu noktada eleştiri bağımsız bir söylem alanı üretemeyeceği için eleştiri yapının kendini yenilediği içeriye ait bir söylemle sisteme dâhil edildi. Biz şimdilerde Türkiye’de ve dünyada üniversitelerin kapitalizmin çöplükleri olduğu gerçeğini açıkça görmekteyiz. Yapı bir tek şey karşısında zayıflık gösterdi: inanç ve vicdan sahibi entelektüelin huzursuzluğu. Bu huzursuzluk sebebiyle hala seçkin metinlerle karşılaşma şansına sahibiz.

Kapitalizm sunduğu konforla, bilincin varoluşsal ilgilerini buharlaştırarak politik-akademik eleştiriyi bir imkân olmaktan çıkardı. Paranın sahipleri, kendi aydın ve akademisyeninden üç şeyin özgürlüğüne dair bir gündemi tüketmesini istedi. Kadın hakları, LGBT ve Rusya-Çin gibi devletlerin emperyalist niyetleri. (Vakti geldiğinde Türkiye için de benzer düşünceler gündeme getirilecek ve o zaman bölgesel bir Kürt devletinin zorunluluğu sömürge aydınının tek ezberi olacaktır. Bunun için İsrail’in Filistin topraklarını tam anlamıyla ele geçirme sürecinin bitmesi gerekiyor). İlk iki konu için, dinlerin, toplum üzerindeki ağırlıklarının yıpratılması gerekiyor. Üçüncü kısmın anlaşılması için Israel Shamir’den alıntı yapmalıyım. “Amerikan derslerinde saha çalışmaları, sadece oryantal çalışmalar değil onun kardeşleri, Kremlinoloji, Rus çalışmaları ve aynı zamanda Çin çalışmaları olup, bu çalışmalar, fethin, zaptetmenin vasıtaları olarak geliştirilir.” Bunun için seferber ettikleri okuryazar snoplar, para, alkış veya kripto aidiyetleri adına mikrofonun başında tutuluyor. Öncelikli program maddeleri: Tarih bilgisinin sekülerleştirilmesi, toplumların dindarlık biçimlerinin sorgulanması, Avrupa İnsan haklarının yüceliği veya cinsel kimlikler adına hazırlanan üniversite çalıştayları. Bu amaçla kerameti kendinden menkul solcu, dinci, laik çevreler içinden sömürge aydınları yetiştirip (hiç zorlanmıyorlar bu konuda) işte aydın diyerek kitlenin önüne çıkartıyorlar. Çeşitli vesilelerle sürekli konuşan/konuşturulan bu tiplerin sahiplerine verdikleri bir söz var ve bu sözün bir karşılığı olarak, Filistin’in istiklali için harekete geçmiş mücahitlerin başlattığı Aksa Tufanıyla ilgili haberleri görür görmez hep bir ağızdan Hamas Teröristtir diye bağırmayı bir vazife olarak üstlendiler. Ama tabi ki bu kadarla yetinecek değillerdi. Babala gençlik komitesinin şımarık çocuğu “Filistinliler topraklarını sattı” sözünü söyleyip bu sözüyle ne dediğini kendi de bilmez bir şekilde Celal ve İlber’e sığınınca sömürge aydını “evet kardeşim sattılar” diyerek sahiplerine olan sadakatlerini herkese gösterdiler. İbrahim Maraş bu koroya kendi twitter gündemiyle dâhil oldu: “Şu şu tarihler arasında Filistinliler topraklarını satmışlar ve Yahudiler bu beceriksiz Filistinlilerin aksine toprakları güzelce imar etmeyi de başarmışlar.”

Dücane Cündioğlu ise aynı koroya kendine özgü tuhaf tarih bilgisiyle katıldı. Kenafir konuşunca felsefe, felsefe olmaktan utandı tarih, tarih olmaktan. O konuşurken istifrağ yapmamak için tek nedenimiz konuşan kişinin Dücane olduğunu bilmemiz. Onun konuşmalarını Haaretz Gazetesinin yazarlarından Gideon Levy ile Celile Çiçekleri kitabının yazarı Israel Shamir’in konuşma ve yazılarından alıntı yaparak aktaracağım. Böylece vicdan sahibi bir Yahudi ile ucuz pazarlıklar peşinde koşan bir sömürge aydınının ahlaki seviyesi nasıl tebarüz ediyor görmüş olacağız.

-Bugün karşılaştığımız savaşın taraflarının tarihini ele aldığımızda Filistin halkının bölgenin tarihinde ve kültürel yapısında etkin bir tarihe sahip olmadığını görürüz. D.C

“-Yahudiler arasında Filistin’in ‘halksız ülke’ olduğu ve daha sonra gelen göçebe Arapların seyrek seyrek yerleştiği bir halk olduğunu öngören düşüncenin bir deli saçması olduğunu görmek için Aboud köyünü ziyaret etmeniz yeterli” I.S

Israel Shamir (kendisi Yahudi) kitabının belli bölümlerinde, Yahudilerin Filistinlilerin bu topraklardaki kültürel tarihlerini silmek için, Arkeolojik kalıntıları yok ettiklerini, mağaraları bombaladıklarını söyler. Bu şekilde kendi tarihlerine ait arkeolojik yazıt ve bulguları ortaya çıkararak kendi tarihlerinin daha eski olduklarını ispatlamaya çalıştıklarını belirtir. Tevrat Yahudiler’in Kenan bölgesine sonradan geldiğini açıkça belirtir. Herodot bölge şehirleri arasında Filistin’den sürekli bahseder. Ayrıca Antik Filistinlilerin Egeli denizci bir halk olduğuyla ilgili tarihi rivayetler Filistin’le Fenike halkları arasında ırksal bir bağ olabileceğine açıkça işaret etmektedir. 

-Hamas terörist bir harekettir ve her terörist yapılar gibi dini ve ideolojik yorumlarla kendi acımasızlığını meşrulaştırır. D.C

Gazetecilik yıllarımda, Ehud Barak’a sordum. Siz Filistinli olsaydınız bu yaşanan olayların karşısında ne yapardınız. Cevap. Terörist bir örgüte katılırdım. Haaretz Yazarı G.L

Israel Shamir’in Celile Çiçekleri kitabı Filistin halk mücadelesinin BBC, CNN yayınları aracılığıyla nasıl terörize edildiğiyle alakalı yüzlerce hikâye anlatıyor bize. Bu kitabın Şiddetin Temel Sebebi başlıklı bölümü altında, terörizm suçlamasının nasıl inşa edildiğini okuyoruz. Bombalayanların ve bağıranların aynı kişiler olduğu hikâyesini. Dücane neden bağıranlar korosuna katılmak istemiş olabilir. Anlamak güç değil. Başka türlü Yapıkredi bankasının konferanslarına sunum yapmak için çağrılması mümkün değildi. (Cumhuriyet’in 100. Yılı adına çağrıldığı bu konuşmasında İstiklal Marşı’nı değerlendirirken dile getirdiği düşünceler onun nasibine düşmüş olan dünyayı gösteriyor bize.) Bunu çok iyi bildiği için henüz Netanyahu bile, Işid-Hamas bağlantısı kurmadan önce “Işid gibi bir yapılanma olan terörist Hamas’ın ahlaksız eylemleri” deme uyanıklığını gösterdi. Hamaslılar “esir aldıkları kadınları çırılçıplak soymuşlar, belki tecavüz de etmişler” deme arsızlığından zerre çekinmedi. Dücane işi bu seviyede bırakır mı hiç. “Hamas kim ki 7 Ekim olaylarını koca İsrail ve Amerika’nın izni olmadan yapsın.” Hamaslıları, kurgulanmış bir tiyatronun zavallıları olarak ilan eder. İkinci videosunda, Ruşen Çakır’a göz kırparak dile getirdiği “Hamas’ı İsrail kurdu” sözünün tarihi dayanağının olup olmamasının onun için hiç bir önemi yok.

Filistin’de yıllarca süren zulmün bir anlamı yok bu adamlar için. Evleri ellerinden alınmış insanların, tecavüze uğramış, öldürülmüş, hapsedilmiş ya da Gazze gibi açık cezaevine dönüştürülmüş bir halkın tarihinin hiçbir anlamı yok.  Onların derdi, Hamas’ın, İslami bir teşkilat olması. Hamas’ın, Filistin seçimlerine katılmış, belli bölgelerin yönetimini kazanmış, İsrail karşısında Filistin halkının meşru politik temsilcisi olmasının hiçbir anlamı yok. 7 Ekim’in akşamında koro halinde Filistinliler topraklarını sattılar diye bağırdılar. Sonra masum insanları öldürdüler dediler -ki sivilleri kimin öldürdüğünü şimdi çok iyi biliyoruz. Olaylardan kendisine vazife çıkarmış sömürge aydınının üçüncü argümanı, Soros’un bu topraklardaki prensi olan Ruşen Çakır’ın çabalarıyla tedavüle sokuldu. Çakır, Cengiz Çandar, Faik Bulut gibi bölgeye militan olarak giden eski solcuları programına çağırarak FKÖ’nün yok edilmesi için Hamas’ın İsrail tarafından kurulduğu bilgisini tekrar tekrar dile getirtti. FKÖ’nün Filistin mücadelesine ne şekilde fayda ya da zarar verdiğini günümüz tarihinde daha iyi görme şansına sahibiz. FKÖ ve BAAS yöneticileri solcuydu. Bölgede İsrail’in varlığını yok etmeyi samimi bir şekilde istiyorlardı. Ama bu Arap teşkilatlar yapıları gereği, Mossad, CIA gibi istihbarat örgütlerin rahatlıkla içlerine sızdığı zaaflara sahipti. Ve bu zaaf noktalarını iyi kullanan Mossad sürekli Arap devletlerini yenerek sınırlarını genişletirken yenilmezlik imajına da sahip oldu. İsrail’in yenilgileri Filistin direnişini Müslümanlar yüklenince başladı. İntifada, Hizbullah ve son olarak 7 Ekim operasyonu İsrail’in ne kadar zavallı bir istihbarat örgütlenmesine sahip olduğunu herkese gösterdi. Bu gerçek karşımızda dururken bütün bu sömürge aydınlarının öfkesini ve hüzünlerini nasıl yorumlamalıyız. Bu noktada yakın Türkiye tarihinde, Ruşen ve Cengiz Çandar’ın durduğu yer, karın ağrılarının sebebini anlamamızı kolaylaştıracaktır.

Sömürge aydınının sahiplerine olan bağlılıkları bizi şaşırtmıyor. Bizi İlahiyatçı çevrenin, Filistin meselesine gösterdiği kayıtsızlık şaşırtıyor. Kendi hallerinde bilimcilik oynuyorlar. Politik tarih ya da Filistin’in tarihiyle ilgili cehaletlerinin üzerini örtmek için hümanizm nutukları atıyorlar. İçinden çıkamadıkları zamanlarda Şii-Sünni ayrımlarına sarılıyorlar. Şiilermiş Filistinlileri baştan çıkaranlar. Onların acem oyunları, bölgenin istikrarsızlığının ve İsrail gücünün temel sebebiymiş. Reformcu hocalarla gelenekçiler bu bilgide barış ilan ediyorlar. Emevi bakiyesi Arap yöneticileriyle gizliden gizliye paylaşılan bir dindarlık biçimi bu. Peygamberlerini öldüren Yahudilerle, Allah resulünün torunlarını öldüren Arapların dinsel ortaklığı ırksal seçilmişlikte bir araya geliyor. Arap Müslümanlığını dillerine dolayan adamların Filistin konusundaki sessizliğiyle Arap yöneticilerinin Filistin’e yönelik sessizliği arasındaki ontolojik/ahlaki nedeni yorumlamak için yapı-söküme ihtiyacımız yok. İlahiyatçıların yaşananlar karşısındaki kayıtsızlığının nedeni belli. Saçma sapan teolojik bilgileri üst üste yığarak, tezin ve antitezin önceden bilindiği, seküler metodolojinin metafiziğin her alanına acemice sokulduğu bir ders gününü daha geride bırakmak gayreti içindeler. Bir Yahudi’nin ifadesiyle “kötülüğün sıradanlığı.” Dünyaya gözlerini yumunca güçlü metinler üreteceklerini zannediyorlar. Küçük acemiliklerini, Tübitak, Erasmus burslarıyla gidilecek bilim mabetlerinde üzerlerinden atacaklarına inanmışlar bir kere. Ondandır taşınıp durmaları, yüceltmeleri Anglo Sakson üniversitelerini. Ve bundandır, bilimsel gelişimin bir gösterisi olarak kaleme alınmış vakitsiz yazılar.


YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.


Yorum bırakın

YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin