Yazar: Ömer Gülen
Ugrı olmış ugrılar kendü kendüyi çakar
Sahne kendüsi olmış kendü zindân içinde
Yunus Emre
Kuru gürültü. Şaire sorarsanız sahip olunan şeyle iç içe geçen nedamet. Az giden için az, uz giden için meftah. Dokunulan her bir şeye bir arzu eşlik ediyor. Bir arzu ki klişe sözcüklerin karanlığında, boşluklarla dolu. Gecenin ilerleyen saatlerinde anlaşılıyor yenilgi. Yenilgi yenilgi büyüyor geri dönüşsüzlük. Tarih, takvimin dar bir aralığına sıkıştırıyor varlığımızı. Bu dar aralıkta yaşama telaşına kapılıyoruz. Vakti geldiğinde yeni bir dünya gösteriliyor bize yok sayılmış bir hikâyenin karşılığı olarak. Yeni bir esvap, güç, para. Ne yapmalı sorusunun cevap hanesinde beyan edilmemiş açıklama yeni bir gramer oyununa dönüşüyor. İyi ve kötü yer değiştiriyor. Dün ve bugün. Dünya ve ahiret.
Her bir insan teki için hayat, “ameller niyetlere göredir” hadisinin işaret ettiği yerde başlıyor. Hayatın içinde fark ediyoruz amel ve niyet ilişkisini. Böylece yeryüzünde düşünebilen bir varlık olma imtiyazımızın, lüks olmaktan ziyade sorumlulukları olduğunu anlama şansı elde ediyoruz. Aydınlanmacılar, insanın yeryüzüyle ilişkisini anlamsız hale dönüştüren rasyonel düşünceyi tedavüle soktuklarında insanın tanrıyla ve doğayla sürdürdüğü anlam ilişkisi kaybolmuştu. Bu düşüncede insan, canlı türleri içinde hayatta kalma çatışmasını merkeze alan yeni bir tarih yorumunun galibi ilan edildi. Bu çatışma fikri, insan ilişkilerinin her bir yönüne taşınınca, insanın varlığını erdemli kılacak olan duygular, arkaik fikirler olarak düşünce sahnesinden kovuldu. Kovulmuş bu duygular karşısında mutluyuz çünkü sorumluluk ve dilemma fikrine duyarlı değiliz artık. Hayatın, niyet üzerine değil, kendini gerçekleştirme fikri üzerine sürdürülmesi gerektiğine inanıyoruz. Niyet ve iman arasındaki koşulsuz ilişkiyi anlamak, tam bu noktada önemli hale geliyor. Kendimiz ve çevremiz adına mı varız bu dünyada yoksa salt iyi olan şey adına mı? İlki dersek tarihin modern yorumu gerçekleştireceğimiz bütün kötülüklerin bahanesi oluyor. İkincisi dediğimizde, yenilgi sarmalından kurtuluyoruz. Tanrı ya da doğa ya da direnmenin estetiği, nefes alış verişimizin tek dayanağı haline geliyor. Bu noktada, politik teolojiden bahsedebiliriz artık ama politika kelimesini seyislikle ilişkili olarak kullanmadığımı belirtmeliyim. Aksine bir atın varlığındaki imgeye daha duyarlı politika kelimesine yüklediğim anlam. Onun için şair dostumun “Üç Vakte Kalmadan Unutulan Gözler Aşkına” şiirinde geçen “At atlamayı reddetti” dizesindeki nahif güzelliğin ardındaki inceliği hissediyorum.
Niyet ama niyetimizin sahih sınırlarını nasıl belirleyeceğiz? Önemli bir soru çünkü cehenneme giden yolların iyi niyet taşlarıyla döşendiğini Ali’nin ya da Marx’ın sözü aracılığıyla biliyoruz. Dolayısıyla iyinin ve kötünün ne olduğunu tanımak zorundayız. İyiliği ve kötülüğü temsil eden dünya-görüşünü de. Bu ayrımı nasıl yapacağız diye düşününce başka bir şair imdadımıza yetişiyor. “Modern yaşama biçimi, küfr ile iman arasına çizgi çekmeyi bilen hiçbir Müslümanı yozlaştıramaz. Yozlaşanlar, modern yaşama biçimiyle karşılaşmadan önce de böyle bir çizgiyi hayatlarında önemli saymamış olanlardır.” Yani, niyet sahibi olmanın teyakkuz hali, bir hikâye sahibi olmanın serüvenlerini içeriyor. Ne yapmalı sorusuna kendini her konuda güvende hisseden bir insanın vereceği cevap bizi şaşırtmayacaktır. Tatile gidelim diyecektir mesela. Ya da bir başka ülkeye, denize, evlendirme dairesine. Gidilecek her bir yere, kendi niyetini taşıyacaktır. Başkasının tuhaf alışkanlığının yarattığı yer-sizlik içinde bir başkalaşım. Ruh, bu can sıkıcı yolculukta başka biri olmaya dönüşmekten sakınacaktır kendini. Aynada görünen varlık artık başkası olmaktan utanmayan bir bedendir. Akıllı, demokrat, dindar. Bu kahir boşluktan bize kalan nasip sahnenin dışıydı. Böylece günübirlik hesapların dışında kalabilirdik.
Ama üzerimizdeki bu telaş, kalabalık duyum, duyarga, varolmanın belirsiz sınırlarını dünya sevgisine dönüştürürken, ruhtaki hafiflik yerini kesifliğe terk etti. Dünya işte burası denilen söz kalple değil akılla işitildi. Böylece dünyanın hallerini buranın gerçekleriyle çözme hırsına kapıldık. Mutasavvıflar, saray bekçiliği yapmaya başladı. Teologlar, şeytanın avukatlığını. Niyeti dinleyicileriyle aynı yere duyarlı olan hazırlop felsefeciler modernliğin muhafızları haline geldi. Kimsenin kaybetmediği ama herkesin niyetinin bir kazançta buluştuğu büyük dönüşüme şahit olduk. Böylece yüz yıllık vetire tamamlanmış oldu. Geriye dönüp ne olduğunu anlamak istediğimizde fark ettik ki tarih tekerrür etmiş, yavuz hırsız ev sahibini bastırmıştı.


Yorum bırakın