Yazar: Zeynep Yılmaz
“… Gözlerimi sıkıca kapamış tatlı tatlı yüzümü okşayan rüzgârın tadını çıkarıyordum. O anki hissi size tarif dahi edemem. Çünkü tenimi sıyırıp geçen o rüzgârda hem o günün hatırası hem de bana o günümü güzelleştiren anılarımın hayali var. Ayrıca bilmiyorum neden ama bazen bu döngüyü yaşarken buluyorum kendimi. Sebepsizce iyi hissettiriyor, iyi geliyor. Kısacası kimsenin dokunamadığı kalbime göklerin sesi iyi geliyordu.”
“Hmm.. Göklerin sesi mi? Bunu biraz daha açabilir misin?”
İlgiyle yüzüme bakan ve elindeki deftere bir şeyler yazan sevgili psikoloğum Fulya Hanıma bakarak:
“Göklerin sesi… Nasıl anlatsam ki… Hmm… Biraz düşünmeme izin verir misiniz?”
dedim.
Fulya Hanım’ın gülümseyerek verdiği bir baş onayıyla kliniğin içine bir göz gezdirdim. Hemen sağımda boş bir koltuk, üstünde elle örüldüğü belli olan kahverengi bir örtü vardı. Sol tarafımda bakmaktan kaçındığım bir ayna ve etrafında sarmaşık çiçekler vardı. Karşımda ise bana dikkatle bakan Fulya Hanım ve tam arkasında güneşin içeri girmesini engelleyemeyen ince tül bir perde ve pencere vardı. Psikoloğumun sorusuna cevap verebilmem için iyi düşünmem ve göklerin sesini tekrar duyabilmem için tanıdık bir şeylere ihtiyacım vardı. Fulya Hanım da halimi anlamış olacak ki eliyle bir dakika işareti yaparak oturduğu yerden ayağa kalktı. Daha önce dikkatimi çekmeyen eski görünümlü döndürülebilir tuşları olan ahizeli telefonun yanına gitti. İnce uzun parmaklarıyla nazikçe ve hiç acele etmeden bilmediğim bir iki numara çevirdi. O karşısındakiyle konuşurken arkama yaslanıp kulaklarımda geceden kalma çalan şarkının melodisini mırıldanmaya çalıştım. Öyle belli bir müzik zevkim yoktu ama müzikte aradığım belli kriterlerim vardı. Mesela kimsenin dinlemediği müzikleri dinlemeyi ve bir dinlediğimi bir daha dinlememeyi çok severdim. Sonra da aklımda kaldığı kadarıyla da müzikleri revize edip kendimce yeni bir melodi bulurdum.
Ben düşüncelere dalmışken karşı taraftaki kişiyle konuşan Fulya Hanım, ahizeyi yerine koyup bana döndü ve gülümseyen gözlerle:
“Bugün bir değişiklik yapıp sohbetimize çatıda devam etmek ister misin?” dedi.
Bu teklifin karşısında elimde olmadan şaşırmış ve olur demekten başka bir şey yapamamıştım. Şaşırmıştım çünkü yıllardır bu psikolog kliniğine gelirdim ve psikolog hanım mekân değişikliği yapmazdı. Acaba ne düşündü ya da kimle ne konuştu da böyle bir değişikliği gerek gördü diye düşünmeden edemedim. Sanki bakınca anlayacakmış gibi gözlerimle onu iyice süzüp, koltuğun üzerindeki örgü battaniyeyi eline alışını bekledim. Daha sonra kapıdan dışarı çıkmak için adımlarını ileriye doğru attığında ben de oturduğum yerden kalktım ve yavaş adımlarla peşinden gittim. Her zaman geldiğim bu klinik 3. kattaydı ve karşısındaki evlerden başka bir manzarası yoktu. Fakat binanın bulunduğu muhit iyi bir yerdeydi. Çok katlı olmasından dolayı çatıda ne gibi bir manzara beni bekliyordu bilmiyordum ama bu değişikliğin bana iyi geleceğini biliyordum.
Daha önce görmediğim ve sohbetimize terasta devam edeceğimiz çatı katına çıkmak için asansöre doğru yürüdük ve Fulya Hanım’dan önce, asansörün gelmesi için düğmeye bastım. Bazen sabırsız biri olabiliyordum. Çok geçmeden gelen asansöre binip 12. katta indik. Kalan bir kat içinde merdivenlerden çatıya doğru yürüdük. Renkli avizelere dalarak tırmandığım merdivenlerde Fulya Hanım cebinden çıkardığı anahtarlarla kilitli olan kapıyı açıp önden benim girmem için eliyle buyur etti. Nazik yaklaşımına teşekkür ettim ve kapıdan içeriye girmemle sert bir rüzgâr vücudumu sıyırarak arkamdan geçip gitti. Ufak çaplı bir titremeden sonra martıların sesi ile bütünleşen tuzlu deniz kokusunu içime çektim. Her ne kadar genzimi yaksa da tanıdık gelen bu hisse arkamı dönmek istemedim ve hemen demir korkuluklara doğru hızlı adımlar attım. Arkamdan Fulya Hanım bir şeyler söylüyordu fakat havanın güzelliğinden gözüm kulağım onu duymadı. Çünkü bu kadar güzel havayı her zaman bu kadar güzel bir yerden tatmam mümkün olmadığı için onun söylediklerini yok sayarak bir çocuk gibi korkuluklardan el salladım martılara ve bağırdım.
“Ben geldim!”
O an gerçeklikten kopup deli gibi zıplamak istedim ve zıpladım. Herkesi ve her şeyi unuttum. Koşarak Fulya Hanım’ın yanına gidip “Simit! Simit! Simit var mı?” dedim. Şaşkın bakışlarla “Yok, ama istersen ekmek getirebilirim” dedi ve gitti. Kendimi açıklama gereği duymadığım için iyi hissediyordum. Çünkü simidi neden istediğimi anlamıştı. Çok geçmeden ve heyecanımı kaybetmeden hızlıca martılara döndüm:
“Hey! Ben geldim. Beni hatırladınız mı?” diye sesimi yükselterek bağırdım.
Martılar bu seslenişimi karşılıksız bırakmayarak kendi dillerinde bana cevap verdiler. Onların sesine karşılık zihnimde onca derin dehliz belirdi ki korku içerisinde hangisine gireceğimi bilemedim. O can havliyle hemen içlerinden birine kendimi attım. Etraf korktuğum kadar ne dar ne de karanlıktı. Aksine gözümün değdiği her tarafta tanıdıklarım vardı. Bu anı kaybetmemek için hemen karşımda duran denizin üstünde gölge oluşturmuş vapura baktım, evlere baktım,
Her gün önünden geçip gittiğim fırına baktım,
Çok uzaktı ama ben gördüm… Hemen fırının yanındaki oyuncakçı dükkânını,
Karşısındaki ilkokulu,
Arkadaşlarımı, ailemi…
Yukarı bakınca martıların arasından geçerek kaybolduğuna inandığım pamuk şekeri bulutları…
Kısaca bir bakışa çok şey sığdırdım…
Yanıma ne zaman geldiğini bilmediğim Fulya Hanım’ın bana uzatmış olduğu ekmeği elime aldım ve ufak bir parça bölüp havaya attım. Hemen bir tane martı gelip kaptı. Çok mutlu oldum ve daha da gülümseyerek bir iki parça ekmek daha attım martılara. Biraz da kendim yedim. Yabancı olduğum bu memlekette yediğim hiçbir yemek, hiçbir ekmek ve gördüğüm hiçbir yer tanıdık gelmese de aynı dili konuşabildiğim ve beni anladığına inandığım tek insana, Fulya Hanım’a gözlerimden istemsizce yaş dökerek baktım. O gözyaşında çokça teşekkür, çokça hüzün, çokça hasret vardı ve o bunu anladı. Hiçbir şey demeden omzumu sıvazladı her zaman buradayım der gibi…
Diyemedim ona göklerin sesi: Ağlayan yağmur, içimi gıdıklayan rüzgâr, pamuk şekerim bulut, arkadaşım martılar… Diyemedim. Ama ona gösterdim tüm samimiyetimle… Yediğim ekmeği bölüştüğüm martıları, güldüren ve içimi gıdıklayan rüzgârı, ağlamama sebep olan gökyüzünü ve bir ömür boyu sürgün olduğum bu memlekette yabancısı olmadığım tek dostlarımı…
Sonra çıktım klinikten. Tüm ciddiyetimle sanki hiç yaşamamış gibi sokakların arasında kayboldum, insanlara bakmadan geçtim. Bugünkü yaşadığım tanıdık hislerden sonra biraz dinlenmeye oturup Türk kahvesi yapıp içmeye ihtiyacım olduğunu düşünerek adımlarımı hızlandırdım ve düşüncelerimin arasında kaybolmuşken yanından geçip gittiğim insanlardan bir ses duydum.
“Está lloviendo”
Yağmur yağıyor diye tekrar ettim kendi dilimle ve yavaşça kafamı kaldırıp, tüm içtenliğimle gökyüzüne bakarak “teşekkür ederim” dedim.


Yorum bırakın