Din – Felsefe İlişkisine Yerleşik Olan ve Değişim İlişkisi Üzerinden Bakmak


Yazar: Ömer Ali Yıldırım

Felsefe ile toplumda yerleşik olan arasındaki gerilim ve çatışmanın tarihi oldukça eskidir, belki de hep baki olacak da bir durumdur. Öncelikle, yerleşik olandan kastım, toplumun geneli tarafından benimsenen ve o toplumun kimliğinin temel belirleyicisi haline gelmiş olan her türlü dinler, yaşam tarzı, gelenekler vs. şeylerdir. Bu yerleşik olanların vahiy temelli yani, ilahi bir dinden kaynaklanıyor olup olmaması da bu gerilim ve çatışmanın varlığı için belirleyici değildir. İster toplumdaki din ilahi olsun isterse de tamamen pagan bir toplum olsun yerleşik olanın temsilcileriyle felsefe/filozof arasında bir gerilim her dönemde mevcuttur. Bu noktadan bakıldığında din ve felsefe arasındaki gerilim, çatışma ya da uzlaştırma çabaları ne aydınlanma döneminden beri tecrübe edilen yaşam tarzının doğurduğu yeni bir durumdur ne de İslam dünyasında yer yer mevzu bahis olan felsefe ve din arasındaki gerilime hastır. Bu gerilimin tarihi oldukça eskidir.

Eski Yunan dünyasından aktarılan ve yaygın bir şekilde bilinen Sokrates’in öyküsü, aslında felsefe ve yerleşik olan yani, felsefe ve din arasındaki gerilimin bir öyküsüdür. Sokrates’in yaşadığı Atina şehir devletinde pagan toplum onu kendi yerleşik düzenleri açısından tehlikeli buldukları için yargılamış ve mahkûm etmişti. Sokrates’in öyküsü, pagan bir toplumun yerleşik olan düzenlerini sürdürmek için bir filozofu mahkum etmesini anlatır. Bu durum Yunan merkezli yazılan felsefe tarihindeki bir trajediyle sonuçlandı. Benzer şekilde, aynı dünya içerisinde Platon ve Aristoteles’in yaşadıkları da böylesi gerilimin diğer sonuçlarıydı. Platon, bu noktada, belki de benimsemek zorunda kaldığı yazım tarzında farklı karakterlerin arkasına saklanarak olası tehlikeli sonuçları kendinden uzaklaştırmaya çalışırken; Aristoteles ise son noktada Atina’yı terk etmek, bir diğer ifadeyle okulunu bırakıp kaçmak zorunda kalmıştı. Ona nispet edilen suç ise bir ölümlüye, aynı zamanda yakın dostu olan Aternaus tiranı Hermias’a ilahi yazmış olmasıydı. Yerleşik olan düzene göreyse ilahiler ancak Tanrılara yazılabilirdi; ölümlülere değil.

Yerleşik olanla felsefe arasındaki gerilim sonraki dönemlerde de, farklı dini yapılar içinde devam etti. Roma döneminde, bir zamanlar Ak Deniz dünyasının ilim ve kültür merkezi olan, II. Filip’in oğlunun İsa’nın doğumundan 331 yıl önce kurduğu, Ptolemaios hanedanlığının görkemli bir abide haline getirdiği ve içinde Aristoteles’in Lykeoin’inden (Lise) yetişen Phalerenlo Demetrios’un fikri kuruculuğunu yaptığı ihtişamlı İskenderiye kütüphanesinin bulunduğu İskenderiye şehrinde Hıristiyanlığın toplumsal ve siyasal yönden bir güç olarak yükselip yerleşik olanın temsilcisi haline gelmesi tahrip gücü yüksek bir gerilimi besledi. Uzun yıllar devam eden sözlü ve fiili sataşmalar sürecinde özellikle II. Ptolemaios Philadephos’un (m.ö. 283-246) gayretleriyle döneminin en zengin kütüphanesi ve ilim merkezi haline gelen meşhur İskenderiye kütüphanesinin yağmaya maruz kaldığı, farklı dönemlerdeki fiziki saldırılardan birinde de kadın filozof olarak bilinen Hypatia’nın (370-415) linç edildiği bilinmektedir. Bir başka Roma şehri olan Atina’daki aynı temelden beslenen gerilim ise Platon’un bin yıllık Akademya’sının kapatılması ve filozofların sürülmesiyle sonuçlandı. Bu tarihi arka plandan bakıldığında dini ve felsefi çevreler arasındaki gerilim, ilahi dinlerle felsefe arasındaki bir hesaplaşma olmaktan çıkmakta, aynı zamanda da hem İslam düşüncesinin ilk dönemlerinde hem de günümüze kadar uzanan sonraki dönemlerinde görülen söz konusu bu gerilimlerin İslam’la ya da başka bir dinle özelleştirilmesinin yanlışlığı da görülmektedir.

Felsefe ve yerleşik olan arasındaki gerilimin nedenlerine odaklanıldığında felsefenin her zaman mevcudun değil de idealin peşinde olduğu, yerleşik ise olanın mevcudu koruma refleksine sahip olduğu söylenebilir. Bir taraftan bakıldığında felsefe her dönemde tümel olarak belirlediği “iyi”yi, “güzel”i, “doğru”yu, “adalet”i vs. hedef alarak toplumda mevcut olandaki eksikliği gösterme ve eleştirme uğraşıdır. Bu anlamda felsefenin her zaman kurulu olanın üzerine yeni bir söz söyleme imkânı vardır. Mevcut olanın ötesindekinin işaret edilmesi ise doğal olarak değişimi talep etmektir. Yerleşik olan ise değişimde kendi sonunu görmektedir. Nitekim insan bir taraftan tabiatta da açık bir şekilde değişim çarklarının durdurulamaz gücünü görüp değişimi kabul ederken, diğer taraftan da bu değişimden bir korku duymaktadır. Çünkü değişim varlığın bu boyutunda yok olmayı yani, ölümü kendi içinde taşımaktadır. Kıştan bahara geçmek her ne kadar ilk bakışta olumlu bir değişim olarak görünse de değişerek ortaya çıkanın yasına hazırlanan sonbahar ve değişimin getirdiği “taze”nin mezarı olan kış daha baharın nevzuhur çiçeklerinde bir sızı olarak çığlığını duyurmaktadır.

Değişim bitki, hayvan insan vs. bedenleri mezarlarına taşıyan bir nehir iken, felsefe her dönemde kendi idealini yenileyerek fikirleri bu sondan kurtarmaya çalışmaktadır. Yerleşik düzenin taraftarları ise değişimin bedenler üzerinde yıkıcı etkisinden beslenen bir korkuyla, yerleşik olan, din, gelenek, düzen, sistem, vs. şeyleri değişime karşı koruyarak onu ölümlülere ait bir dünyada ve ölüme nikahlı bir evrende ölümsüzleştirmeye çalışmaktalar. Oysaki böyle davranmakla ona kendi elleriyle mezar taşı dikmektedirler.

Varlığın bu düzlemi zaman üstü ya da zaman dışı olanı taşıyamaz. Çünkü burada hem yatay hem de dikey düzlemde varolanların hepsi bir sona mahkumdur. Burada ancak “zamanda süreklilik” söz konusu olabilir. O da kendini zaman dışı ilan ederek, coşkun bir şekilde akan nehrin içinde sabit kalacağını zannederek değil, bizzat zamanın sıcak nefesi içerisinde nehirle birlikte akarken kendini varedebilmeyi başarabilmekle olabilir.

Bizzat toplumsal gerçeklik içerisinde şekillenen dinler de bu gerçekliğin dışına çıkarılmaya çalışıldığında, her yerleşik olanın dinamik olanla yaşadığı çatışmaya sürüklenmektedir. Bu durumda da din hem zamana karşı pasifize edilerek hep alan kaybetmekte hem de bir gerilime taraf haline getirilmektedir.

Görsel kaynağı: The Death of Socrates: Reconsidered | by James Snell | Arc Digital

Submit a comment

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s