Yazar: Ömer Gülen
Doktor: Sulak bölgelere yolculuk yapmalısınız, sonra bir binek atı almalısınız, çünkü başınızda başlıkla arılardan uzaklaşmanız mümkün, sonra dikkatinizi dağıtın, her akşam eğlenceli bir poker partisine katılmaya özen gösterin, öte yandan yatağa girmeden önce akşamları çok fazla yememelisiniz ve son olarak yatak odasının iyi havalandırılmasına önem verin.
Hasta: Endişeli bir bilinci avutmak için mi?
Doktor: Peh! Bırakın bu işleri. Endişeli bilinçmiş. Artık böyle bir şey yok; ırkımızın çocukluk çağlarından kalan şeyler bunlar.
Soren KIERKEGAARD
Hayatımızı sürdürmekle ilgili derinlerimizde kök salmış tutkular, dünya bilgimizin üzerini sahte kurgularla örtüyor. Buraya ait olmadığımız bilgisinin ontolojik anlamı çok zamandır kayıp dünyamızda. Ölüm çok gelişmiş teknik bilgimizin karşısında sadece bir trajedi. Büyük kalabalıklar içerisinde sahip olmak ve olmak dilemması karşısında tercihimizi bir başkası belirliyor. Dolayısıyla başkasıyla kurduğumuz ilişki hepimizin ortak konsensüsünde şeffaf bir mevduat ilişkisini kişisel hırsa dönüştürüyor. Her felsefi anlama kültürel bir şeyler eşlik eder ve dolayısıyla biz henüz yaşamakla ölmek arasındaki geleneksel ilişkinin çok canlı bir duyarlılıkla yaşandığı bir zaman dilimindeyken hayat bilgimizin üzerine biraz İslamcı ve biraz Protestan bir örtü çekilmesi, dünyaya bakışımızda bir gariplik yaratmadıysa eğer, bu bir kuşak sorunu olarak karşımızda duruyor. Modernleşme tarihini ortalama üç yüz sene geriden takip etmemiz dünya-görüşümüzde büyük bir ontolojik kayba sebep olmadıysa tam bu noktada Türk kimliğimize dair ciddi bir anlama sürecine girebiliriz. Bu tarih itibariyle Batı’da Bilimciler-Edebiyatçılar arasında yaşanan “İki Kültür” sorununu biz Halk dindarlığı ve tüm diğerleri şeklinde yaşadık. Sorun en temelde Tanrı’nın neye muktedir olduğuyla ilgili bir sorun olarak kaldı. Halk kendi inanç pathosuna logosun şüpheli açıklamalarını dâhil etmek istemediği için okumuş çevrenin pek kibirli ama bir o kadar derinlikten yoksun gördüğü açıklamalarından imanını korumaya çalıştı.
Tanzimat’la başlayan iki kültür temelli savaş Cumhuriyetin jakoben modernleşmesiyle bir çatışmaya dönüştükten bir seksen yıl sonra Türk düşüncesinde ilk defa kültürün geleneksel tarafında duran insanlara sistemin atar damarları içerisinde yeni bir yaşam alanı sunuldu ve böylece kültürel çatışma kuşak çatışmasına dönüştü. Türk töresini geleneksel biçimiyle sürdürmek isteyen ihtiyar gurubu ile torunları arasındaki bağ post-modern bir zevk içerisinde kopartılırken liberal ekonominin muhafazakâr biçimi gündelik hayatın dini soy-kütüğünü içerden çürüten para ilişkisi aracılığıyla (kredi ve faiz) ilk defa zihnimizde güçlü bir ontolojik boşluk yarattı. Katolikliğin Batıdaki gücünü kaybetmesine Bilimin ilerlemesi dolaylı etki ederken; Protestanlığın bir dindarın dünya hayatıyla kuracağı ilişkinin zühtten kent dindarlığına dönüşme çağrısı neticesinde gelişen yeni ekonomik ilişkide ya da parayı kazanma biçiminde daha derin bir yara aldığını bilmek gerekir. Bu meseleyi doğru yerden kavradığımızda, bütün siyasi krizlere rağmen dünya-görüşündeki açık bilincini koruyan insanların daha muhafazakâr bir yönetim altında iddialarını kaybetmeleri sürecini daha iyi anlayabiliriz.
Bunu kim neden yaptı sorularının bir karşılığı yok. Milenyum sonrası bir dünyaya, esvap değiştiren bir yığın olarak katılmak kabalığı genç ruhlarımızı sararken çok zamandır varlıklarına yabancı olduğumuz ihtiyarlar, sanki kültürün onları mahkûm ettiği yazgının infaz kararı verilmiş gibi tek tek terk ediyorlar bu lanetlenmiş çağı. Onların çağının bittiğini Şerif Mardin ilan ettiğinde, Muhafazakâr kesimin bir vahiy bilgisi almışlar gibi her yerde “Türkiye’de mahalle baskısı var” şikâyetlerini dillendirmeleri gerçekte Corona-virüsten bir 13 yıl evvel zaten ihtiyarlarımızı gözden çıkardığımızı bize göstermişti. Tabiat bu beklentimizi karşılıksız bırakmadı. (Tabiat bunu yaparken acaba tabiatın şifrelerini çözmüş bazı özel şirketlerin cebrine mi boyun eğmekte. Yazımın kültürel anlamını bir yere oturtabilirsek belki konuşacağımız asıl mesele bu durum olacak).
Ölüm fikri bizim zihnimize çok zamandır en alelade ve medyatik görünümüyle askıntı olmakta. Afrika, Irak, Yemen, Libya, Suriye, Myanmar… Denizde muhtemelen denizaltılar aracılığıyla öldürülen göçmenler, Afganistan gibi savunmasız ülkelerde İHA’lar aracılığıyla savaş oyununa dönüştürülmüş ölümler, Doğu Türkistan’ın dünyadan tecrit edilip köleleştirilme politikaları… Suriye savaşının ilk başladığı yıllarda pek itibarlı tarihçilerimizden sayılan İhsan Süreyya Sırma’nın Suriye savaşında neden muhalifleri desteklemeliyiz açıklamalarına bir tek nedenle itiraz ettiğimde söylediklerime oradaki hiç kimsenin duyarlılık göstermemesi bizlerin gerçekte kim olduğu hakikatiyle yüzleşmeme neden oldu. Bütün saçma argümanları karşısında, pek zeki ilahiyatçıların coşkuyla alkışladığı konuşmacıya bir tek şeyi hatırlatmıştım: ‘Orada insanlar ölecek’. Yaşlı bunak ve genç olanları ne var bunda der gibi yüzüme baktılar. Anladım ki büyük ama çirkin insanların coğrafyanın belli yerlerinde ustaca organize ettiği savaş oyunlarının sebep olduğu ölümleri çok sıradan görmeye zihnimiz fazlasıyla bağışık kılınmış. O ölümler bizi sadece medya sahipleri istediği zaman sarstı ve biz bu çok-uluslu ölüm oyunlarının uzağında, en heyecansız halimizle yaşamayı tercih ettik. Başkalarının ölümü bizi niye bu kadar ilgilendirdi ama daha önemli soru diğerlerinin ölümü bizi neden bu kadar duyarsız yaptı. Devletlerin kimyasal gazlarla, öldürücü bombalarla sürdürdükleri savaşlarda ölen milyonlarca insanın yaşadıkları, ideolojik acımasızlığımızda derin stratejinin bir gereği olarak gözümüzün önünde yaşanırken bir anda karşımızda bulduğumuz bu Virüsün öldürücü oyununu ne türden bir ciddiyetle değerlendirmeliyiz şimdi.
“Ölü Canlar” üzerinden “Taksitle Ölüm” yardım kampanyasını iktidar bankalarıyla tekel bir sadaka formuna sokmamız bizi daha Müslüman yapar mı? Milenyum çağı öncesi, yani biz hala Ortaçağa özgü değerleri yaşattığımız bir dönemde SHP’li olduğunu bildiğimiz bir memur efendi mahallemizde kimsenin su faturası ödememesi sebebiyle sularını kesemeyip lütfen bir dahaki aya ödeyin, zorda bırakmayın bizi dediği insanları tanıdım. Her partiden, her farklı illerden küme küme bir araya gelmiş mahallemizde herkes birbirine borçlu, herkes birbirinin sorununu bilir, yaşlılarına saygıda bulunurdu. Farklı partilerdendiler ama hepsi gelenekten kendilerine tevarüs etmiş olan insan olmanın anlamını biliyordu ve bu öz-saygıyla yaşıyorduk. İdeoloji eğitimi almış çocuklar büyüdü, kimisi DHKPC’li oldu, kimi İslamcı kimileri de şu bu partiden ve ideolojik nefretlerini bir silah gibi birbirlerine çevirdiler. Betonlaşmış mahallemizde büyüklerinin tembihleriyle büyümüş bizler hala meşrebi ne olursa olsun eski muhitimizin bir üyesini görürsek halini hatırını sormamıza rağmen çoktan mahallede yabancılaşmıştık. O mahallenin değerini tanımak için, önce Avrupa fikriyatını tanımam sonra da İslamcılığımdan tövbe etmem gerekiyormuş. Bu sebeple çok milletli Anadolu’yu bir Türk yurdu yapan Müslümanlık bilgime göre, bankalar aracılığıyla sadaka toplamak rezilliğine (sadakanın doğrudan akrabaya, komşuya, yetime, yaşlıya, yolda kalmışa verilmesi emrindeki gerçeğin anlamı nereye uçtu acaba) bir de kendi bankalarımızda para toplamak rezilliği eklenince işin renginin gerçekte ne olduğu daha iyi anlaşılıyor. Ama değil mi ki açıklamalar, açıklamalar arasında ertelenen o insan olmanın anlamı.
Virüsle ilgili bir belirti fazlasıyla dikkatimi çekiyor. Virüs koku ve tat alma duyusunun kaybına sebep oluyormuş. Neden gözler ve işitme duyusu değil de koku ve tat. Doğa intikam oklarını, dünyayı pespaye bir hale dönüştüren zengin uluslara çevirmişken ilahi bir güç insanlara bir gerçeği mi hatırlatıyor? Avrupalılaşmış zihnimiz bize işitmekle ve bakmakla ilgili oldukça dolaylı ilişkiler telkin ederken, içimizde kök salmış sonsuz hazlar dünyasında elde edeceğimiz her şey kokusuna ve tadına varmak istediğimiz zevklerle dolu. Firavunun başına bela edilmiş hangi belirti arasında saymalıyız kokunun ve tadın kaybını. Ya da daha rasyonalist bir açıklamayla zaten çok zamandır kokunun ve tadın yok olmasını sağlayan genetiği değiştirilmiş ürünlerle ilgili tüketim alışkanlığımız bizi beş duyu ile değil üç duyu ile yaşamanın daha konforlu olacağına dair bir geleceğe mi hazırlıyor? (“Sorun Çıkaran Adam” filmine başvurabilirsiniz). Her ne olursa olsun, artık hayatımız eskisi gibi olmayacak. Hem zaten felsefenin de beş duyu üzerine kurulu antik kurgusu çok zamandır yerini gen-bilimine bırakmadı mı? Şiirden ve felsefi zevkten anlamayan kim değerli vaktini beş duyunun anlaşılmasındaki zengin anlam içeriğinde harcamayı tercih eder ki? Gördüğünüz gibi bu lanetli dünyaya virüsü biz ısmarladık. Soruma geri dönersem cevabım tabi ki hayır. Karşımızda bize sonsuz zevkler sunan teknik dünya var. Bu dünya için ölsün zaten ölmesi gerekenler.
Son Not: Aşı olmanın pek itibarlı sayıldığı bu günlerde, bizim nesle yapılan aşının bağışıklık sistemimizi güçlendirirken (acaba?) ciddi bilinç/idrak kaybına sebep olduğunu kendi tecrübelerimizden anlıyoruz artık.


Abdullah Kavaklı için bir cevap yazın Cevabı iptal et