Jedediah Berry, Hafiyenin El Kitabı (The Manual of Detection), Çev: Algan Sezgintüredi, Siren Yayınları, İstanbul 2012.
Postmodern edebiyat; karakter, olay, mekân sınırları belli olmayan, gerçeklik ile hayal dünyasının ustaca iç içe geçirildiği bir tür olarak nitelenebilir. Bu türün önemli temsilcilerinden biri olan İtalyan yazar İtalo Calvino’ya postmodern romanı açıklaması rica edildiğinde cevap olarak şöyle bir örnek verir: Modern romanda erkek kadına ‘sana âşık oldum’ der. Postmodern romanda ise erkek kadına ‘ikimiz bir hikâyenin içinde yer alsak; benim karakterim, senin karakterine âşık olurdu’ diyebilir.
Bu kısa giriş postmodern edebiyatta ne ile karşılaşabileceğimizi sanırım az çok anlatabilir. Her ne kadar postmodern denilen şeyin tanımlanamayacağı iddia edilse de –çünkü bir şey tanımlanıp sınırlandığında o şey postmodern olamıyormuş- kendisine postmodern diyen yazarların aynı konseptte eserler verdiğini görebiliyor, bu türde yazan insanları alt alta sıralayabiliyoruz. Bahsettiğimiz konsept; gerçekle hayali birbirine karıştıran, ilgi çekici, baş aktörü anti kahraman olan, hakikat amacı olmayan, gerçek üstü hava ve iklim şartlarını haiz, kelime oyunları ile birlikte her kelimeye anlam yükleyip onu daha sonra da kullanabilen bir yapıya sahip.
Bu tür ile ilk defa Murat Menteş’in Dublörün Dilemması kitabı ile karşılaşmıştık. Kitapta ilginç karakterler, ilginç bir olay örgüsü ile ilginç mekânlarda maceralar yaşıyorlardı. Menteş’in, kitabını kültürümüze yakın öğelerle bezemiş olması, eserini daha ilgi çekici hale getiriyordu. Türün başkaca örnekleri için aklıma gelenleri de şöyle sıralayabilirim: Spencer HOLST, Kedilerin Dili; Georges PEREC, Kayboluş; Etgar KERET, Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü.
Bu yazıda konu edeceğimiz Hafiye’nin El Kitabı da postmodern edebiyatın özelliklerini iyi yansıtan bir kitap. Kitapta kısaca, bir istihbarat teşkilatında çalışan Charles Unwin’in başından geçen maceralar anlatılıyor. Böyle bir kitapta benim aradığım en önemli unsur, ince zeka ürünü diyebileceğimiz öğeler görmekti. Kitabı okuduğumuzda yer yer bu beklentimize karşılık bulabiliyoruz. Kitapta geçen; düş dedektifliği, kumarda kazananın soru sorma hakkı kazanması, 14 Kasım gününün çalınması, bir şehrin rüyada dolaşabilmesi, rüyada yaşananların bir taş plağa kaydedilebilmesi ve içeriğe ait olmasa da kitabın kapağındaki bisiklet tekerleklerinin ters dönüyor olması (orijinal kitap kapağı farklı) gibi durumları ince zekâ unsuru öğeler olarak görebiliriz. Fakat kitabın okuyucuyu şaşırtma adına sürekli yeni muammaları açıklamaya çalışması bir noktadan sonra artık sizi sıkmaya başlayabiliyor. Her karakterin gerçekliği kendi cephesinden tekrar tekrar açıklaması, karşı karakterlerin de bu duruma tekrar tekrar şaşırması kitabın gereksiz şekilde uzamasına sebep olmuş.
Christopher Nolan’ın 2000 yılı yapımı Memento (Akıl Defteri) filmini izlemiş olanlar hatırlayacaktır. Filmin kahramanı, geçmişte yaşadığı olayları kendi bakış açısı ile yorumlayıp onları yeniden ve kendi istediği şekilde kurgulayabiliyordu. Bu sayede gerçeklik yaşandığı gibi değil, yorumlandığı gibi şekil alıyordu. Hafiye’nin El Kitabı da bu filmi andıran karakterlere ve zemine sahip.
Kitabımızda mekânsal zemin olarak inşa edilen, rüyanın; üzerinde durulması gereken bir insanlık hali olduğunu düşünüyorum. Yani “Rüyanın gerçekliği nedir?” sorusu bana göre ilginç bir sorudur. Bu türden hikâyeye sahip bir eser gördüğümde “insanoğlu uykudadır, ölünce uyanır.” sözü hep aklıma gelir. Ekrem Demirli’nin, İbnü’l Arabi Metafiziği isimli kitabında “rüya” başlığı içinde serdettiği bilgiler konunun takipçileri açısından değer taşımaktadır. Hz. Yusuf’un rüya tabirleri konusundaki bilgisi, İslam düşünürleri tarafından gerçekliğin ne olduğunu anlamada ele aldıkları ufuk açıcı konulardan biri olmuştur. Hatta rüya içinde rüya görme olayı dahi incelenmiş, tartışma konusu yapılmıştır.
Christepher Nolan’ın 2010 yapımı İnception (Başlangıç) filmini izlemiş olmak; Hafiye’nin El Kitabı’nda rüya zemininde yaşananların zihnimizde somutlaşmasını sağlayabilir. Zihin oyunlarını seven Nolan filminde, rüyada olan kişilerin rüyasına girerek onlara fikir aşılayan bir hırsızın hikâyesini anlatıyordu. Çok benzer bir zemine sahip olan kitabımızın ise filmden önce ilk defa 2009 yılında basılmış ve hemen hemen aynı konulardan bahsediyor olmasını Nolan’ın postmodern edebiyattan faydalanma başarısı olarak kabul edebiliriz. Çünkü Nolan’ın film senaryolarını bizzat yazdığını biliyoruz.
Bütün bunlardan sonra postmodern edebiyatın zihin açıcı engin sularının bize sağlayacağı fayda konusunda şüphe duymaktan geri kalamıyoruz. İyi, güzel; okuduk, eğlendik ama elimizde ne kaldı sorusu bu kitap özelinde ve postmodern edebiyat genelinde cevaplanması gereken sağlam bir soru olarak duruyor.
Son olarak kitabın çevirisini beğendiğimizi dile getirebiliriz. Fakat kelime oyunları yapılan yerlerin dipnotlarla okuyucuya aktarılmamış olması bir eksiklik olarak nitelenebilir.
Tadımlık:
“Vurulmak nasıl bir şeydi acaba? Delgeçle bir deste kâğıda delik açılması gibi, diye düşündü Unwin. S.151
“Çok eski bir mezarın mimarıyım ben, Bay Unwin. Sırlarını koruyabilmem için eserimin içine gömülmem gerekiyor.” S.162
“Söz konusu görüşme bir süre devam etti. Tek konuşan yağmurdu ve yağmur, sadece kendinden bahsederdi.” S.31
“Kağıtlarla kaplı bir masa hayal edin. Düşüncelerinizin toplamı budur.
Şimdi masanın ardında bir yığın dosya dolabı hayal edin. Bu da bilgilerinizin toplamıdır.
Bütün mesele masayla dolapları birbirine mümkün mertebe yakın ve kağıtları düzgün tutmaktır.” S.56
TırnakişaretiYerleşikboşlukinsanlarboşlukgezginlereboşlukgüvenmeznoktatırnakişaretiSnoktayüzkırkaltı (sayfa 47 de geçen yazışma diline atfen).
*Görsel: Maruja Mallo (Ana María Gómez González) – La verbena (The Fair)


Halil Altay için bir cevap yazın Cevabı iptal et