Abdullah Başaran, Postmodern: Felsefe, Edebiyat, Nekahet, Dedalus, İstanbul 2018.
Dünyanın, halen, modernist bir bakışın tasallutu altında olduğunu söylemek mümkün. Bu durumdan yakın zamana kadar çıkabilme ihtimalimiz de düşük görünüyor. Bu nedenle modernizm ile İslam ya da modernizm ile Müslümanlar arasındaki ilişki, canlı bir şekilde tartışılan konular olmaya devam edecek. Müslümanlar, modernizmi yenebilecekler mi, yoksa modernizm içinde kaybolup gidecekler mi? Bu noktada Müslümanın tavrı ne olmalı? Zannediyorum Türkçe literatürde de yığınla kitap çıkarabiliriz bu konuları ele alan. İsmet Özel’in Üç Mesele’si okunabilecek en iyi kitaplardan biri olarak aklıma geliyor. Tam tersi zaviyeden ilginç bir bakış açısını da Daryush Shayegan, Yaralı Bilinç kitabında sunuyor. Bu tartışmalar süredursun, bir de postmodernizm meselesiyle karşı karşıya geliyoruz. Adından da anlaşılacağı üzere postmodernizmin, modernizme tepki olarak sonrasında çıkan bir yaklaşım olduğu biliniyor. Genellikle postmodernizm, hakikati bilmeyi, ona sahip olmayı yadsıması ile öne çıkmaktadır. Tabiri caizse modernizmin, Tanrı’yı inkâr ederken sergilediği katı tutumu postmodernizm, hakikate sahip olma iddiasına karşı -kendi kabulleri açısından “katı”lığı tartışılır olsa da- sergilemektedir. Bu yönüyle de felsefe tarihinden aşina olduğumuz sofistlere benzemekte ve yine deyim yerindeyse onların geleneğini sürdürmektedir. Yazının girişinde ifade ettiğimiz gibi her ne kadar dünyaya hâkim anlayış modernizm olsa da postmodern tavır giderek güçlenmekte ve kanaatimizce daha ciddi bir tartışma konusu olarak meydana çıkmaktadır. Bu yazıda konu edeceğimiz kitap, postmodernizmin tartışmaya açılması için gayet iyi bir vesile, çünkü yazar, postmodern felsefe ve edebiyata bir giriş kitabı yazmasa da “postmodern mefhumunun rehabilitasyonunu” yapmaya çalıştığını ifade etmektedir (s.27). Yazara göre “bir nevi radikal bir görecelilikle, her şey olur, her yere gider gibi sıradanlık ve bayağılıkla karşılanan postmodern durum, bilhassa Türkçe literatürde hayli galatımeşhur hale gelmiştir” (s.27). Dolayısıyla bu kitabı okumak, postmodernizm konusunda galatımeşhurdan kurtulup bir lügat-ı fasihe ulaşmayı sağlayabilir. Bu fasih lügata ulaştığımızda onun anlamlı olup olmadığını ancak tartışabileceğimizden, kitabın değerli olduğunu düşünüyorum.
Baştan söyleyecek olursam kitap, benim metafizik kabullerimle neredeyse taban tabana zıt bir yaklaşımı savunuyor. Bunların detaylarına değinmeye çalışacağım. Ancak kitabın, alanında yetkin bir kişi tarafından kaleme alındığını belirtmek gerekir. Bunun ispatı için sadece yazarın sunduğu postmodern literatüre (s.48, 49) bakmak yeterlidir. Kitabı okuyan herkes kolaylıkla anlayabilir ki yazar bu literatüre hâkim olarak düşüncelerini serdediyor. Bu açıdan rehabilitasyonda ne kadar başarılı olduğu tartışılabilse de iyi bir rehabilitasyon denemesi olduğunda şüphe yok.
Büyük ölçüde kitap, Başaran’ın farklı dönemlerde yazıp (çoğu Postöykü’de) yayınladığı yazıların toplamından oluşuyor, ancak daha yazıların yayınlanma sürecinde bunların ileride derlenme fikri olduğundan başarılı bir terkip meydana getirilmiş. Bazı yerlerde tekrara düşüldüğü görülse de kitabın müstakil olarak telif edildiği hissi uyanıyor. Bunun dışında kitabın sahip olduğu bakış açısını yansıtmak bakımından bu yayın için yazılmış olan giriş bölümünün oldukça kıymetli olduğunu düşünüyorum. Yazarın tabiriyle bu girizgah’ta, hem yazarın iddiası, hem de kitabın mevzuu açık ve anlaşılır şekilde ele alınmış. Bilhassa “Mevzu” başlığı altında kaleme alınan satırlar, postmodernizmin mahiyetini ve tarihî gelişimini anlamak için birebir. Ben de, çoğu bu giriş bölümünde de kullanılan kavramlardan yola çıkarak yazarın düşüncelerini tahlil etmeye çalışacağım.
Postmodernizmin mahiyetinden başlayacak olursam, bunu belirlemenin zorluğunu teslim etmek gerekir. “Postmodernliğin bin türlü yorumu ve muğlaklığı”ndan yazar da bizzat bahsetmektedir (s.29). Ancak yine yazarın şu ifadeleri, kavramın onun gözündeki yerini anlamamızı sağlıyor: “eğer modernlik çağın getirilerine metafizik bir tavır almaksa ve eğer postmodernlik de bu tutuma karşı bir direniş ise, bir tavır olarak modern-postmodern ayrımından sadece 16. yüzyıl sonrasında gelişen tarihsel olayları kastetmediğimizi belirtmeliyiz” (s.35). Fark edileceği üzere bu ifadelerdeki kilit kavram “metafizik tavır almak”. Yazara göre metafizik tavır almak modernlik olurken, metafizik tavır almayıp bu tavra direnmek postmodernliktir. Metafizik tavır almamayı, gerçeklik kavramı üzerinden de açıklayabiliriz. Yine yazarın ifadesiyle postmodernlik, “bilimden, felsefeye, edebiyattan sanata “gerçekliğin temsili” fikrinin alaşağı edilmesidir” (s.33). Gerçekliğin temsili iddiasına sahip “üstanlatılar”, postmodern bilgi kuramı ile tasfiye edilmektedir (s.31). Postmodern tavrın içinde barındırdığı, direnme, alaşağı etme, tasfiye etme gibi eylemlerin aktif bir mücadele sürecine işaret ettiği düşünülebilir. Ancak yazar, -bazen kendisiyle çelişecek şekilde bu kavramları kullandığını düşünsem de- esasında postmodern tavrın bir “kaçış” olduğunu ifade etmekte (s.33, 68) ve “girizgah” bölümünün sonunda şunları söylemektedir: “hedef Mevcut’u [modernlik] yenmek olacaksa bu “tavır” modern bir tavır olmayacak mıdır?” (s.55). Dolayısıyla postmodernlik, metafizik bir eylem olarak hakikat iddiasının, üstanlatı tabirinin de hissettirdiği şekilde tepeden bakan ve mahkum eden bir tavır olduğunu ve bundan en azından kaçınılması gerektiğini vaz etmektedir. Hatta postmodernliğin, tabiri caizse belirlemeci yaklaşıma uzak bünyesi göz önünde bulundurulduğunda, yazarın da haklı olarak yaptığı gibi “kaçış”ta bile kesinlikten bahsetmek zordur: “Metafizik dilden kaçışı arayan her türlü sanat eseri aslında postmoderndir. … Arayan diyorum, çünkü kesin bir buluş ya da bulduğundan emin oluş söz konusu değildir” (s.82). Sonuç olarak yazarın bizi ulaştırmak istediği noktada postmodern tavır, sanki bir tür pasif direniş olarak karşımıza çıkıyor: hakikat iddialarına karşı red ve sükut. Peki ama hakikat iddialarının reddinden bahsederken dahi bir ölçüde hakikat bellediğimiz şeyi telaffuz etmiş olmuyor muyuz? Mesela, “insan, ancak hakikati kavramadaki acziyetinin farkına vardıkça yorum özgürleşir. Yorumun özgürleşmesiyse hakikatin tecellisidir” (s.84) derken, kendi hakikat anlayışımıza göre bir tecelliden ve dolayısıyla bir iddiadan bahsetmiyor muyuz? Bu yönüyle postmodern tavrın ciddi bir çelişki içinde olduğunu düşünüyorum. Kanaatimce metafizik tavra direniş dahi metafizik olmak zorundadır. Dolayısıyla metafizikten kaçış mümkün değildir.
Postmodern tavrın içinde barındırdığı çelişkiler bir tarafa, bunun İslam’ın temel ilkeleri ile uyuşması meselesine geldiğimizde daha vahim bir tablo ile karşılaştığımızı düşünüyorum. Her şeyden öte İslam, kutsal kitabının açık beyanı ile hakikat iddiasını defaatle dile getirmekte ve üstün olduğunu ilan etmektedir: “Bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayet ve hakk din ile gönderen O’dur” (9. Tevbe, 33). Öte yandan insanın, bütün hakikatleri kavrayamayacağı tartışmasız bir gerçek olsa da bu, hiçbir hakikatinin olamayacağı anlamına da gelmemektedir. Yine Kur’ân’dan örnek verecek olursam Allah, kendinden başka ilah olmadığını ifade eden ve geleneğimizde kelime-i tevhid olarak adlandırılan tabiri, bilginin (ilim) konusu yapmaktadır: “Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur” (47. Muhammed, 19). Tevhidin, bilgiye konu olması, bunun hakikatinin elde edilebileceğini göstermektedir. Yazarın, kitabında yer verdiği bir açıklamaya göre “modernizm, bir şeyi kendisine düşman kılmakla nam salar” (s.76). İslam’ın, yine kutsal kitabında düşman addettiği kişileri düşündüğümüzde onun modernist bir tavır olduğunu mu söylemeliyiz? Ya da Hz. Muhammed’in onca savaşı, tarihî kayıtlarda mevcut iken onun tebliğ metodu yalnızca “başkasına karşı müsamaha çerçevesinde karşısındakini ikna çabası”ndan (s.108) mı ibarettir? Cinsel tercihleri nedeniyle azaba uğratılan insanların kıssalarını ibret alalım diye anlatan Kur’ân, “cinsiyet ve cinsel tercih farklılıklarının özerkliklerini korumaya” (s.38) ne kadar yardımcı olabilir? “Postmodern etik, mükemmellikle örülü bir üstanlatıyla ahlaklanmaya değil ahlaki problemlerin çetrefilliğine, sorunların çözümünün muğlaklığına vurgu yapar”ken (s.45) mekârim-i ahlakı tamamlamaktan ne ölçüde bahsedebiliriz? İslam’ın temel ilkeleri ile uyuşmazlık sadedinde aktardıklarımı çoğaltmak mümkün ama buna gerek olmadığı kanaatindeyim. Yalnızca şunu eklemek isterim ki postmodern filozofların dahi kendi düşüncelerini teolojileriyle uyumlu hale getirme çabalarını yine bu kitap sayesinde görmek şaşırtıcı oldu. Kitapta bahsi çok geçen ve postmodernliği bir tür “zayıf düşünce” teorisi olarak işleyen İtalyan filozof Vattimo, zayıflatılan düşüncenin iki dinî dayanağı olduğunu belirtmektedir: “Tanrı’nın yeryüzünde tecessüdü (kénosis) ve başkasına gösterilen merhamet ve yardımseverlik (caritas)” (s.159, 160). Acaba sadece Vattimo’nun bahsettiği bu iki dayanak bağlamında İslam’ın bakış açısını değerlendirmeye tabi tutsak nasıl bir sonuca varırız?
Tüm bu sorunlu yanlarına rağmen postmodernliğin faydalarından bahsedemez miyiz? Haksız yere cana kıyma ya da mala zarar verme anlamında şiddetin önlenmesi, müsamaha ve dayanışma gibi talî faydaları olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Nitekim yazarın, daha giriş bölümünde “kaygı” başlığı altında değindiği güncel sorunlar, hep bu ilkelerin çiğnenmesi nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Ancak postmodernliğin talî faydaları, onu felsefî kabulleri açısından da haklı kılmaya yetmez. Postmodernliği benimseyerek kazanmayı umduğumuz şeyler, farkında olmadan daha büyük bedeller ödememize neden olabilir, tıpkı pire için yorgan yakmada olduğu gibi.
Son olarak, bir görüşü antitezi ile beraber değerlendirmenin faydası müsellem olduğundan bir okuma tavsiyesinde bulunmak isterim. Her ne kadar bütünüyle aynı konuları ele almıyor olsalar da postmodenliğin felsefî kabulleri olarak yazıda bahsettiğim meseleleri yazardan farklı şekilde ele alan bir yazı olarak Sait Reçber’in, İslamiyat 4 (2001)’de yayımlanan “Realizm, Din ve Dünyevileşme” adlı makalesi dikkate şayandır.


Abdullah Başaran için bir cevap yazın Cevabı iptal et