Yazıda Abbas Kiarostami’nin iki filmi üzerinden üçüncüsünü yorumlamaya çalışacağım. Kiraz’ın Tadı filminde hayatın anlamı olmasa da, değeri hakkında bizi bir yolculuğa çıkaran; Rüzgar Bizi Sürükleyecek’te[1] kısaca yitiği ele alan Abbas Kiarostami; Certificate Copy/Aslı Gibidir ile kadın erkek ilişkisi ve beraberliği üzerine eğiliyor; Toskana’da dikkatimizi diri tutarak, Rönesans’tan tevârüs; estetik kaygının ve tabiatı okuyan insan işçiliğinin nadide eserleri arasında geziniyor. Kahramanlarımız, Aslı Gibidir adında bir kitap yazan ve kopyanın, orijinal esere giden yolu belirten bir yapıt olduğunu söyleyen bir adam; James ve aralarında ne yaşandığını öncelerde tam kavrayamadığımız kadın; Elle’dir. Filmin başında bir de kadının çocuğu gözüküyor; akabinde kayboluyor. Onu yolculuk içinde görmez iken, önceden kadınla çocuğun yaşadıkları; üçüncü bir gözle hikayenin boşluklarına sızıyor.
Bu üç filmde arabayla yolculuk ve gezinti, peripatetik konuşmaları tetikleyen; ilişki ve hissiyat değişimini sağlayan bir alet ve anlaşılan tüm Kiarostami filmlerinde de bariz bir öge. Mesela On tamamen arabanın içerisinde çekilmiş, keza Kirazın Tadı da bu vaziyette. Yönetmen ile çoğusu, birlikte araba içerisinde seyahatlara çıkıyoruz, yer arıyoruz; kişiler arasında muhabbetlere şahit oluyoruz. Dönüp baktığımızda, yani filmin ilerleyen kısımlarında bunlar, bizim için bir anı niteliği kazanıyor. Araba ayrıca hikaye için yeni olanla, yayalarla daha kolay karşılaşmamıza zemin hazırlıyor. Mekan tekrarlaması, baştaki hikayeye zihnimizi yönlendiriyor. Mesela tepelerde amacına yardım edecek kişiyi arayan Bay Bedii, virajlardan geçerken ve gidip gidip nihai noktasına dönerken baştaki hikayelere aklımız kayıyor. Arabasına binen askerin yerini, sonrasında koşu yapan tabur alıyor. Bir hurdanın içinde oynayan çocuklara viraj dönüşünde yeniden rastlıyoruz. Hikaye tekrarlanıyor. Bu duygu yine Rüzgar Bizi Sürükleyecek’te telefon çekmesi için çıktığı mezarlıkta devreden ana kahraman, sözde mühendis için geçerli. Mekanı oradaki insanlarla özdeşleştiriyoruz. Onun mezarlığa çıktığı her defasında, kazı yapan kişiyle konuşmasını bekliyoruz. İnsanlarla mekan raptoluyor. Bu, hikayenin doğallığı ve anlaşılmasına azami katkı sağlıyor; ayrıca büyük bir tiyatro dekoru oluşturuyor. Benzerini bizde Reha Erdem filmi Beş Vakit’te farketmiştim. Çocukların evden bir iş için çıktığında seyrettiği mekanlar tekrarlıyordu. Aslı Gibidir’de ise başta bir araba sahnesi var, James ve Elle’nin buluştukları ilk uzun sahneyi oluşturuyor. Bu sahne filmin sonunu yorumlamamıza yardımcı oluyor. Kadın arabadaki altı kitabı yazara imzalatırken kardeşinden bahsediyor. Kocası kekeme olduğundan Marie’nin ilk hecesini tekrar edermiş. Kız kardeş bunda bir müzikal romantizm buluyor; hatta ismini nufus memurlarının yanlış yazdığını iddia ediyor. Kız kardeşin bu çabası yazar tarafından orijinal bir sanat eseri olarak algılanıyor; kimse Marie’nin kocasının bir sanat eseri olmadığını iddia edemez. Yazarın yorumuyla, önemli olan sanat eserinin değeri değil; bizim ona bakışımızdır. Andy Warhol’un teneke kutuları müzeye konulduğu için değerlidir. Aynı yorumu Orijinal Kopya adlı eserde duyuyoruz. Taklit olan bir eser orijinalinden daha değerli bulunmuş ve müzeye konulmuştur. Adam anlamıyorum, asıl önemli olan kadının gülümsemesi değil mi, diyor. Nasıl olsa ressam da doğadan yararlanmıştı. Da Vinci, Mona Lisa’nın gülüşüne ne katmıştır ki! James’in bu bakışı hayatın kendisini sanat hüviyetine sokuyor; zaten mimesis bu minvalde bir kavram; taklit. Geçtikleri yol üzerindeki servilere yaptığı güzelleme de haneye eklenebilir. Servi; orijinal, yaşlı, güzel, kullanışlı; birisi onu müzeye koymadığı için kimse fark edemiyor. Konferans salonunda ve antikacı dükkanında, dışarıda hava çok güzel, neden güneşe çıkmıyoruz yahut dışarı çıkmayı tercih ederdim lafı buna matuf. Arabada geçen bir başka replik senarist adına, aslında hayatın akışını yakalayan bir bakıştı. Kadın yolda bekleyenlere ve akmayan trafiğe; insanlar yolu kendi evleri sanıyor, diyerek tepki gösteriyordu. Yönetmenin mekanda tekrara gitmesine ise bu filmde gerek yok, zira Toscana başlı başına bir dekor. Yönetmen bu filminde bizi mekan içinde gezintiye çıkarıyor; bu sefer biz değil, karakterler onbeş yıl öncesinin hatırasına dönerek aynı hissi yaşamaya çalışıyor. Kadın ilk geldiğimizde kaldığımız oteli bul diyor; bakış açısının imkansız olduğu bir yerden; adam tabii ki bulamıyor.
Mekan duygu özdeşleştirmesine; kişi duygu özdeşleşmesini ekleyebiliriz. Rüzgar Bizi Sürükleyecek’te karşılaşma her yerde, çünkü kırsal; Kirazın Tadı’nda başta iş teklif ettiği gencin nişanlısıyla resmini çekiyor Bay Bedii; en azından uzaktan öyle seçiliyordu. Toskana’da bir kilisenin içinde altın renginde ağaç var, dibinde çektirilen fotoğrafla evliliklerin devam edeceğine inanılıyor. Kadın on beş yıllık evli olduklarını söylüyor, yeni evli bir çifte. Çift inançlarını ve şanslarını pekiştirmek için resmin içerisine onların da dahil olmalarını istiyor. James kabul etmiyor, Elle’i reddediyor; damadı da fakat gelininin ibramına dayanamıyor; sıkkın bir şekilde resim karesine giriyor. Aynı çiftle restoranda karşılaşıyorlar, adamın ruh hali pekişiyor; resim çektirme öncesi ruh haline bürünüyor ve yabancı üçüncü bir şahsın ilgisi, yemek masasından kalkmasına neden oluyor. Mekanla alakalı üçüncü bakış James ve Elle’nin buluştukları ilk mekan olan antikacı dükkanı ve heykelin bulunduğu meydanda beliriyor. Ayna ile bakışımız farklılaşıyor. İlkinde karşısındakine bakan iki kişinin yanyana konuşan görüntüsüne şahit oluyoruz. İkincisinde heykelden uzun uzun bahsedilirken, onu aynalarda tam göremiyoruz; bu körlük, kadının tezine katılmamızı engelliyor. Çan sesleri ise üç kere zamanı vurguluyor.
Şiirin bu üç filmde ağırlıklı bir yeri var. Hatta konuyu buradan çıkarmak mümkün. İran’da şiirin halk arasındaki konumu bilinince, meselenin zorlama olmadığı anlaşılıyor. Farsça hocamın şahitliğiyle, bir bakkal bile size, ezbere Hâfız’dan şiir söyleyebilir. Dilin taklitle/ezberle başladığı peşin hükmünü koyabiliriz, çünkü dil hatırlamadır ve kelimeler; yapıtaşları unutulmamalıdır; deyim, atasözü ve şiir buna hizmet eder. Ezber olmayınca günlük hayattaki, elzem dil kullanılmaya başlanıyor ve kelimeler unutularak yerlerini -Cemil Meriç’in deyimiyle- tilciklere, pıtrak gibi türeyen tilciklere bırakıyor. Yahut hayret ve öfke nidalarının yanına; anlatımı kuvvetlendiren; sinire dokunan küfürler ekleniyor; bu toplumu ibtidai bir nefret, sevgi kördüğümü haline getiriyor. O yüzden şiir ezberlemek dili koruyan bir hamledir denilebilir. Bu üç filmde de biri çıkar ve şiir söyler. Hayatın anlamı burada yuvalanır, göz kırpar; o yabancı bize ders verir. Rüzgar Bizi Sürükleyecek, Furuğ Ferruhzâd’ın eserinin adıdır ve film içerisinde karanlıkta (Hane-i Siyâh/Siyah Ev) okunur. Kirazın Tadı’nda ilkin sesine şahit olduğumuz bilge yardımcı, sadece şiir okumakla kalmaz, türkü seslendirir, ağrıyan parmak fıkrasını farklı bir yorumla sunar, Bedii’ye hayatı okuyuşunun yanlışlığını; güzergahı değiştirerek hissettirir. Adı geçen filmde ise erkek karakter, Farsça şöyle bir şiir var diyerek aralarındaki halihazır durumu özetliyor: Aşk her zaman var, ilk baharda çiçek açmış bir ağaçtan, sonrasında tekrar çiçek bekleyemezsin, o ancak meyve verir. Peki sonrası ne, diyor Elle. James duralıyor ve buluyor: Yapraksız bahçe.
Yapraksız bahçe!
Farsça bir şiirden. Yapraksız bahçe, kim onun güzel olmadığını söylemeye cesaret edebilir?
James’in temel tezi kopyanın gerçeğe giden yolu hazırlaması; bu yüzden kopyanın aşağılık değil değerli olduğuydu. Nasıl olsa bizler de atalarımızın birer kopyalarıyız. Hayatın ve sevdiklerimizin kadrini bilmek! Belki de sanatın özünü oluşturan şey budur. Bu yorumdan hareket edince, sanat yanılsama halini alıyor. James kitabını bir kadın ve çocuktan aldığı ilhamla yazdığını söylüyor. Esere Floransa’da iken yaşadığı bu hadise ön ayak olmuştur. Neredeyse her gün gördüğü bir manzara vardır; anne önde çocuk onu takip eder vaziyette yokuştan inerler. Bir gün oturduğu heykelin altında, kadın ile çocuğa ilk defa yan yana rastlar. Çocuğun kopya olan heykele hayran bakışı; adama göre eserin kopya değerini ortadan kaldırmıştır. İşin ilginci yönetmen yazar da filmi bu şekilde kurgulamış. James ve Elle’nin aslında yeni tanışan biri mi yahut on beş senelik evli; fakat uzun zaman birbirlerini görememiş çiftler mi, olduğu sorusunu filmin ortasına kadar yineliyoruz. İlişkileri sahici mi, taklit midir? Çünkü hem birbirlerine çok yabancı hem de tepkili olabiliyorlar. Buna kadının isterik tutumu eklenince, hakikat zaman zaman açılsa da puslanıyor. Nihayetinde yaşlı adamın, bir jest sayesinde kadını bulunduğu yalnızlıktan kurtaracağı öğüdüyle James ile Elle arasındaki yakınlık barizleşiyor. Sadece elini omzuna birkaç saniye değdir, diyor adam ve işe yarıyor. Çift arasında yapraksız bir bahçenin yaşanacağı korkusu vardır; ama gerçekten korku mu, bahçe varken gelecek baharda çiçek açmayacak mı? İşte inanca kapı aralanıyor; çünkü kadın kiliseye girip dua ediyor. Kiliseden çıkan yaşlı çift yapraksız bir bahçedir; haşin ama elde tutunacak tek dal ve ikinci bir ben; ikinci bir değnek; akıbeti dayanılır kılan.
Evliliklerinin ilk günü kaldıkları oteli kadın, adama soruyor ve kadın cevaba fırsat vermeden resepsiyona 9. odayı görmek istediklerini söylüyor. Elle hiçbir şey değişmedi! Sen, nezaketin, soğukluğun, bu oda, diyor. Adam güzel karşılık veriyor, hayır bazı şeyler değişti, sen. Kadın yutkunarak gülümsüyor. Adam daha güzelleştin iltifatıyla bizi de hoşnut ediyor. Acaba ‘saat dokuzda trenim var’ diyen James, lütfen kal! isteğinden sonra kekeliyerek isminin ilk hecesini tekrarlayan Elle’in yanında kalacak ve ikisi kiliseden çıkan yaşlı çift gibi birbirlerine tutunarak yaşlanacaklar mıdır? Burası Kirazın Tadı’nda Bedii’nin kiraz hikayesinden sonra kendisine yardım edecek bilgeye; ismimi seslen, elimden çek uyanırsam beni gömme, demesini çağrıştırdı; çünkü ilkin sadece ismini seslenmesini istiyordu; çünkü Ma-ma-ma-rie ile sanat eseri haline gelen Marie’nin kocası gibi, “gitme Ja-ja-ja-mes” sözüyle Elle, sanat eseri halini alıyor. Buna istinaden film muğlak ama olumlu bitiyor.
Filmin kadınla erkek arasındaki ilişkiyi evrenselliğiyle irdelediğini, konunun her toplum için tanıdık olmasına bağlayarak söyleyebiliriz. Evrenselliği konuşulan dillerin çeşitliliğinde de bulabiliriz; böyle bir çaba mevcut. Fransızca, İngilizce ve İtalyanca dillerinden çeşniler sunuluyor. Kadın üçünü de akıcı kullanıyor, adamın İtalyancası kırık, aidiyette İngiliz. Abbas Kiarostami zaman gibi duru akan ve film olma özelliğini bize hissettirmeyen düzlemde dolaşan bir film yapmayı başarmış ve anlaşılan üzerinde yıllarca çalışmış. Juliette Binoche, izlemekten en zevk aldığım rolünde gençleşiyor.
[1] Başkası farketmiş midir bilmiyorum Rüzgar Bizi Sürükleyecek’te elmanın yıkandıktan sonra düşme sahnesi ile sondaki kemiğin dereye atılmasını birleştirdiğimizde Ece Temelkuran’ın görsel şiir dediği Bir Zamanlar Anadolu’daki elmanın akıbeti sahnesi oluşuyor.


Ali Haydar için bir cevap yazın Cevabı iptal et