Hocam “Tanrı’nın gayesi olmaz” dediğinde şaşırmıştım; çünkü gayesi olmamak, boş yere iş yapmak anlamına gelebilirdi. Tanrı, boş yere iş yapmayacağına göre neden gayesi olmasındı. Halbuki illet farklıydı: “Tanrı’nın gayesi olmaz; çünkü gayesi olmak, eksiği olmak anlamına gelir. Henüz sahip olmadığı bir şey olmalı ki gayesi olsun. Oysa Tanrı’nın hiçbir eksiği yoktur, dolayısıyla ulaşmaya çalıştığı bir gayesi de yoktur. Gaye, eksiği olan biz insanlar içindir.”
İnsan, özü gereği gayesi olan bir varlık olduğuna göre gayeden henüz uzak oluşun bizatihi kendisi insan için üzüntü sebebidir. Bu yetmezmiş gibi, gayelerimizin çoğuna zaten ulaşamadığımız için mahzunuzdur. İnsan mutlu olmak ister, olamadığında üzülür. İyi bir iş sahibi olmak ister, bulamadığında üzülür. Salih evlat ister, asi olduğunda üzülür. Sağlık ister, hastalandığında üzülür. Bir bakarsın, üzüntüden yıkılmak için pek çok sebebin olmuş. Karşında iki yol vardır: ya sabır ya çöküntü. Çöküntü, kolay olan yol; sabır ise dar geçit.
Sabır, bizatihi insan olmamızdan kaynaklanan bir duygu. Eğer kaybettiklerimiz olmasaydı, kaybedebilen bir varlık olmasaydık sabra ihtiyaç duyar mıydık hiç? İnsan olmaktan vazgeçip sabretmediğimizde, yürüdüğümüz yol bizi intihara kadar götürebilir. Camus’nün intihar hakkında “insanın tanrı olmaya çalışmasıdır” şeklindeki açıklaması bu nedenle çok anlamlı gelmişti bana.
Madem tanrı olmadığım için sabretmek zorundayım, o halde acı bir yazgı olan sabrı öyle bir hale getirmeliyim ki ona tahammül edecek gücüm olsun: Tanrı’nın buyruklarına boyun eğmeye çalışarak. Tek başına sabır, tahammül edilemeyecek kadar pasif bir hal. Oysa Tanrı’nın razı olacağı yolda yürümeye çalışarak sabretmek aktif bir hal. İnsanı ancak bu ayakta tutabilir. Sabretmeme neden olan Varlığın, hoşnut olacağı eylemi yaparak çöküntüden kurtulabilirim.
Aklıma meşhur ayet geliyor: “Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin.” Zannediyorum “namaz”, burada sadece bir anahtar. İnsan kaybettikleri için üzülürken, elinde olanları düşündüğünde üzüntüsünden bir nebze olsun kurtulma imkanı bulur. Peki insana elinde olanları veren kimdir? Kaybetmesine neden olan Varlık. O halde hiç değilse bana verdikleri için O’na şükran borcumu ödeyebilirim. Bunu yaptığımda, başka bir deyişle nankör olmadığımda aktivite başlıyor demektir. Artık sadece sabretmiyor, aynı zamanda elimden geleni de yapıyor olurum. Bu başlangıç, nihayetinde affedici olmaya kadar bizi götüren bir yolun başlangıcı. İnsan Tanrı’yı fark ederek sabretmeye başlarsa, Tanrı’yı fark ederek affedici de olabilir. Affettiğimizde zaten üzülecek hiçbir şey kalmamış demektir.
Peygamberimiz (s.a.s.) “affedici olmayanın, affedilmeyeceğini” söylerken bunu mu kastediyordu acaba?


Ali Haydar için bir cevap yazın Cevabı iptal et