‘Azrail ile burun buruna gelmek’ diye Türkçede karşılığını bulabileceğimiz The Revenant’ın çoğu sahnesi ve akışı meraklıların fragman/nitelikli parçayı izlemeleri ile aşikar hale geleceğinden birçok bölümü tekrarlamakta sakınca bulmuyorum. Parçayı göz önüne alırsak: Çığ, ağaçlar içerisinden kaçış, Kızılderililerle muharebe, tırısta at, kırık daldan asa, tutuşan ateş, harabelerde başıboş gezinti, kucaklanan nehir. Di Caprio (Glass)’dan sonra Tom Hardy (Fitzgerald)’i kabzasına yapışmış ya da kendisine doğrultulmuş silahla yakalıyoruz. Kapılan tüfek, ayı pençesi, dili dışarıda Kızılderili, yanan meşaleler, çukurdan çıkmaya azmeden, benekli at üstünde bir bölük Kızılderili’nin oklarına ateşle karşılık veren çaresiz Glass… Görüntü parçalarını delen soluk, gerilimin kesilmeyeceğini imliyor.
Film Alejandro Gonzalles İnarritu’nun iki kere üst üste yönetmenlik dalında Oscar’a uzandığı filmlerden ikincisi. Nasıl demeli, rahatlıkla hak ediyor. Bir önceki filmi Birdman’de, hodbin (narsist) yansıma ve gerçeküstücü yanılsamalarla ürkünç ve itici idi. Broadway üstten bakışı, her şeyin bir karmaşaya kapılıp sürüklenmesi, göğe dönen kameranın yere indiğinde gelişen, üçlüye uzanır gibi olan, trajik başarısızlık nevinden sunulan; hafif alaycı ikili konuşmalar rahatsız ediciydi. İnarritu’nun altı filmi arasında Babel tarzı zorlamalara rastlasak da Birdman kabîlinden gerçeküstücü ve seyircisine kendini anlatmaktan imtina edeni bulunmuyor. Üstten bakış derken bunu kastediyordum. Hâlbuki Birdman öncesi filmlerinde ve bunda asıl fail samimiyettir.
The Revenant’a kaliteli western tamlamasını yakıştırmak önceleri, ‘bunda bir sıkıntı var mı?’ sorusuyla beni düşündürmüştü. Filmin esinlendiği (güzel bir yakıştırma) söylenilen kitabı yoklayınca nerede yanıldığımı anladım. Film belki westernin köklerinden birine, Jack London tarzı serüven romanlarına yürüyordu. Romanı; maceracı burjuva, temiz kalpli genç, her şeyi çepeçevre kuşatan doğanın acımasızlığı ve saflığı: Deniz Kurdu, Beyaz Diş, Vahşetin Çağrısı romanlarından en çok Deniz Kurdu’na benzettim. Romanda Glass Deniz Kurdu’ndaki gibi gemide, bir nevi esaret hayatıyla tökezliyor. O Missisipi’de bir orta sınıf aile içerisinde doğmuştur. Babası onun haritacı olmasını desteklerken kendisi haritanın içindeki yerleri dolaşmaya meyilli. Gemide işe giriyor, kaptanın yeğeniyle evleniyor. Çıktıkları bir seferde korsanlara tutsak düşüyor. Bu talihsizliği kendisi gibi mahpus Greenstock’la kaçış, İspanyollar tarafından derdest, kuzeye sürülüş, Kızılderililerin ateş açan Greenstock’u oklayışı izliyor. İkinci tutsaklığında şefin onu evlat edinmesi ile bir sene kabilede barınabiliyor. İngiliz askerlerin ziyaretiyle aralarından ayrılıyor. Abisinden annesi, babası ve eşi Elizabeth’in ölüm haberini alıyor. Yeterince yaşlandığı ve kaybedecek bir şeyinin kalmadığı sevki ile kürk şirketi kafilesine katılma kararını alıyor. Romanın üçte birini okuduğumdan sonrasını bilemiyorum.
Glass dâhil olduğu kafile ile maceranın varoluş yanı ‘yeni’ ile burun buruna geliyor. Boz ayı pençesi. Ömrü macerada süregiden Glass için ölümcül yara yeni tecrübedir. Bundan dolayı filmin ve romanın ana mihveri/çıkış noktası ayı saldırısıdır. Ertesinde yanında iki kişi var; Fitzgerald ve çocuk/Bridger. Kızılderili oğul yok. Senaristler Glass’ı aidiyeti olan yerleşimci/işgalci çevreden koparıp Kızılderililer arasına kondurmuş. Romanda intikamın ne için alınacağı benim için şimdilik mat. Her ne kadar onu yüzüstü bıraksalar da bu iki kişinin isteği hayatta kalmak içgüdüsüdür; ‘suçlu!’ hükmü okuyucuya geçmiyor. Filmin onu Kızılderililer arasına yerleştirmesi bundan dolayıdır; ona bir oğul/intikam sebebi hediye etmek: (kardeşi gibi duran) Oğlunun yanında öldürülmesi, Kızılderili tehlikesi olmamasına rağmen terk edilmesi; hükmü vurguluyor, intikam hissine canlılık kazandırıyor ve karakterle ilişki kurmamıza yardımcı oluyor. Gelgelelim onun ‘neden bir tümenle kürk tüccarlarına iz sürdüğü’ sorusu filmdeki karakter boşluğuna işaret ediyor. O veçheden bakınca Bridger ve Fitzgerald’ın karakter sağlamlığı barizleşiyor. Kendi adıma Tom Hardy’nin hayat verdiği Fitzgerald’ı çok beğendim. Fitzgerald; hayatta şartları zorlama, sana ne iyi geliyorsa onu al, gerisi sebep uydurmaktır, tarzında biri: ‘gözünü bir kere kırpsan kâfi Glass… Tanrı verdi, tanrı aldı…’ O, son anda bile şeytanlığını yapabilecek, kalbe vesvese sokabilecek bir kötü: ‘beni öldürmek oğlunu geri getirecek mi Glass? hımm’. Yağlı bir sincabı tanrısı belleyebilecek tıynette birinden her şey beklenir. Bridger ise korku ve cesaret arasında sabit bakışlı bir iyilik timsali. Onu ilk gördüğümde belleğimden; elinde tüfek, hayallere ateş eden Come and See’deki çocuğun silueti çıktı.
İnarritu bu filmde, diğerlerinden sanrı temasıyla ayrılıyor. Filme samimiyeti bununla yediriyor. Glass bir nevi İsa’nın Çilesi (The Passion) yolunda yürürken Kızılderili eşinin hayali ona güç veriyor. O; birsamı (sanrıyı) ve geçmişin hayali ve dahi oğlunun intikamı güdüsü sayesinde yaşam kıyısına demirliyor. Mahremine bununla girebiliyor, yitirilenin hüznüne temas ediyoruz. Filmde İnarritu’nun birsam içinden doğayı ve geçmişi sunduğu hayallerde Terrence Malick imzası bariz. Terrence Malick filmlerinde ayrılmaz unsur (içtenliği ve gerçekliği vurgulayan) iç konuşmalar, ağaç totemi ve ailenin kutsallığı; dahası aileyi sunarken oğla sesleniş (karanlık, koyaktan ünlenen; yitik, üzüntülü bir ‘son/oğul’ sesi) Hayat Ağacı’ndan mülhem iken, karı-kocanın alınlarını birleştirip acıyı paylaşmaları The New World’da Colin Farrell ile Qorianka Klicher (Pocahontas)’in duruşlarının tekrarı, mekân ‘burası yeni vatanımız’ diyen komutanın yerleşkesi ile aynı tonları taşıyor. Hareketli sahneler ise The Thin Red Line’daki saldırıyı bir adım öteye taşıyor, ilhamda kalıyor.
Yakın çekimleri itiyat edinmiş İnarritu’nun tehlikeyi bir anda kameraya sokması sarsıcı. Atla yardan atlama sahnesinde Glass’ın üzerine gelen okların ve uçurumun bir anda görünmesini haneye ekleyebiliriz. Bu aynı zamanda hareketlerin şiddetini birkaç kat artırıveriyor. Dersu Uzala’dan tevarüs ettiğini düşündüğüm Kızılderili’nin fırtınadan kurtulmak için yaptığı dal çadırı sahnesinde ağaçları biçmesi bu neviden. Nitelikli parçadaki soluğun hakkını teslim etmek gerek; vahşet ve gerilim sürekliliğini hiç kesmiyor. Hem baştaki ayı saldırısı, hem ölü atın içinde uyuklama, hem Kızılderililerin dehşeti, hem de o kanlı karşılaşmada (düello) şiddetin hoyratça kullanılması filme western etiketi iliştirmemin sebebiydi. Filmin doğa şartlarının zorluğuna karşı (ölüm) kalım becerilerini sergileme yönünden, günümüz yarı belgesellerini de çağrıştırdığı söylenebilir.
Çıkmazda, insanın havsalası azığıdır. Hugh Glass tekil tecrübesinden sonra ölüm tehlikesini birkaç kez yaşıyor, bağışıklık kazanıyor. Ölse rahat bir nefes alacağımız adanmış gerilimde kahraman, mezardan emekleyerek çıkmalı, kendini tedavi etmeli ve kan güdenlerin arasından kurtulup kitap üstündeki altbaşlık (a novel of revenge) intikam hissiyle bilenmeli, onu elde etmek için koşmalıdır. Bu arada zar zor yürüyen ağır yaralı adamın bir iki adım sonra koşması, boğazından su sızan adamın çiğ et yeme yarışına katılıp lokmaları yumru yumru yuvarlaması filmin diğer açmazları. Son sözü ise Tanrı söyleyecektir. Hayatını kurtaran Kızılderilinin ‘intikamı yalnız Tanrı alır’ sözünü; mezardan yeni çıkmış görünümünde, atlarını rahvan süren Arikara kabilesi yerine getiriyor. Filmin sonundaki bitimsizlikle varoluşçu anlam genişliyor. (Dicaprio’nun jüriye acıklı bakışıyla) ‘Glass artık, karada sana ölüm yok!’ diyoruz.
(Yazıda Ali Haydar PEÇE‘nin birçok fikrinden yararlandım.)


Yorum bırakın