Müslümanca düşünmenin en önemli ilkelerinden biri de doğrunun, iyinin ve güzelin, başka bir tabirle hakikatin şahıslara bağlı olmamasıdır. Bu genel yargıdan şunu kastediyorum: İslam’da doğrunun ölçütü falan kişinin düşünceleri olamaz. İslam’da doğrular Allah kelamı olan Kuran’la ve onun açıklayıcısı konumunda bulunan Rasulullah’ın sünneti ile bilinir. Eğer tek tek fertlerin düşünceleri ve amelleri Kuran’a ve sünnete uyuyorsa doğrudur, uymuyorsa doğru değildir. Örneğin Müslüman birisi, falanca kişiler içki içmenin güzel bir şey olduğunu söylüyorlar diye, bu kanaati paylaşamaz. Müslümana göre içki kötüdür, çünkü Allah içkiyi yasak etmiştir.
Yukarıdaki tespiti yapmamın amacı İslam’da hiçbir şahsın “sorgulanamaz” olmadığını söylemektir. Herkesin yanlış yapma ihtimali vardır. Biz Müslümanların birbirimizin yanlışlarını, doğrunun ölçütü olan Kuran’a ve sünnete göre düzeltme sorumluluğumuz vardır. Kuran bizi birbirimize “velî” kılmıyor mu? Velî, velîsi olduğu kişinin kollayıcısıdır. Hem ona destek olur, hem de yanlışa düşmesin diye korur. Yanlışa düşüp düşmediğini de Kuran ve sünnetten öğrenir. Bu bakımdan İslam toplumunda herkes, Kuran’a ve sünnete göre değerlendirilir. Allah Rasulü’nün koyduğu genel bir ilkedir: “Allah’a ve Rasulü’ne isyan ediyorsa, idareciye itaat yoktur.”
Vakıaya gelecek olursak, İslam tarihi boyunca, kanaat önderlerinin (bu ifade içine gerek siyasi liderleri gerekse de cemaat liderlerini katıyorum) peşinden giden Müslümanların içine düştükleri en büyük problem, doğruyu kanaat önderleri ile özdeşleştirmeleridir. Doğru, kanaat önderi ile özdeşleştirildiğinde, onun şahsında bütün takipçilerine hamledilebilmektedir. Madem ki önderin her söylediği doğrudur, o halde önderin peşinden giden herkesin yaptığı da doğrudur.
Bu masumane görünen çıkarım bizi nereye sürüklemektedir? Bahsedilen önderin peşinden gitmeyen herkesin yanlış yolda olduğu düşüncesine… Kendinden olmayanları yanlış yolda gören bu yapılar, hemen kapalı devre olurlar. Ellerindeki imkanları hep kendi oluşumları için kullanırlar. Kendi oluşumlarını desteklemeyen hiçbir yapıya arka çıkmazlar, yardımcı olmazlar. Varsa yoksa kendi adamları, varsa yoksa kendi küçük ülküleridir onlar için doğru olan.
Oysa Kuran, gelinen bu noktayı “tefrika” olarak nitelemektedir ve şiddetle yasaklamaktadır. “Sakın dinlerini bölük pörçük edenler gibi olmayın” demektedir mesela. “Allah’ın ipine topluca sarılın, eğer ayrılığa düşerseniz gücünüz gider” demektedir başka bir yerde. Demek ki yapmamız gereken şey, sırf Müslüman olduğu için kardeşimize güvenebilmektir. Onunla hareket edebilmektir.
Farklı önderlerin peşinden gitmek çok normaldir. Herkesin beğendiği, kendisini örnek aldığı bir önderi olabilir, ancak o öndere tabi olmayanların da Müslüman olduğunu bir an olsun aklından çıkarmamalıdır Müslüman. Allah’ın birliğine inanıyorsa, Rasulü’ne itaat ediyorsa, yalan söylemiyorsa, verdiği sözde duruyorsa, emanete hıyanet etmiyorsa, işi ehline veriyorsa, gıybet etmiyorsa, gözünü haramdan sakındırıyorsa, başkasının malını haksız yere yemiyorsa Müslüman kardeşinin destekçisi olmalıdır. Salt Müslüman olmak, aslında ne kadar çok ortak paydamızın olabileceğini gösteriyor. Biz Müslümanlar olarak, ümmet-i Muhammed olarak aslında en büyük cemaatiz. Birbirimizin Müslüman olduğunun farkına varabilsek birlikte hareket etme imkanına da kavuşacağız. Ama heyhat! Yukarıda bahsettiğim zihniyetten ötürü birbirimizi doğru yolda görmediğimizden birlikte de hareket edemiyoruz.
Halbuki olması gereken gibi hareket edebilsek, “müminlere karşı merhametli/zelil, kafirlere karşı şiddetli/azîz” olmanın sırrına da vakıf olmuş olacağız. Müslümanı, Müslüman yapan amellerin birliği sayesinde kafire karşı dik durmuş olacağız. Burada şu soru akla gelebilir: ya Müslümanı Müslüman yapan amellere sahip değilsek? Orada yine sorumluluk bize düşüyor. Müslüman kardeşlerimize doğrunun ne olduğunu anlatma sorumluluğu… Hem de Hz. Musa’nın, Firavundan bile esirgemediği kavl-i leyin ile…

İlknur Yavaşcı için bir cevap yazın Cevabı iptal et