Hattat nakkaş hikayeleri (2)


Ve Hattat yollara düşer yeniden, bir ırmağın, bir gölün kenarından şehre ulaşır…

Nakkaşın tüm perdeleri kapattığı bir vakitte, her yerde yağmur ve is varken düşülen yollar ne kadar manidardır. Hatıra bırakmak der hattat, sadece bir hediyeyle olmaz, zihinde kalanlar da pekâlâ hatıralar bırakabilir. Bu yüzden son kez en son kez ve sonun başında bir yerde, en güzeliyle ama mürekkebin en kara haliyle, unutulmayacak bir anı bırakayım, elime kalemi alıp yazılmayanı yazayım nakkaşın vermediği hediyeler yerine, der.

Ve yazmaya başlar…

Nakkaş ben bu yoldan bu davadan hiçbir zaman vazgeçmeyeceğim; peygamberin bir eline ay bir eline güneş de verilse vazgeçmeyeceği davası gibi vazgeçmeyeceğim.  Deseler ki dünyaları versek, deseler ki hattın o bilinmeyen sırrını, noktanın içerisindekini daha doğrusu bütün bilgilere vakıf olacaksın deseler de vazgeçmeyeceğim, aşkın o en onulmazından kopartıp yıllarımı verdiğim saatin dakikanın anlamını anladığım senin nakşının bir katresi için beni benle canımla değişmeyeceğim. Sen ağladığında tuttuğum gözyaşlarını, âsitanenin sokaklarını, seninle yürüdüğüm caddeleri, laleleri, derdimi ve seni ve gözlerini hiçbir şeyle, hayatta dahil hiçbir şeyle değişmeyeceğim. Ben tam bıraktığın yerde duruyorum, o karanlık sokakta…

Aşık eğildikçe maşuk daha eğse de aşığın boynunu ve secdeye gelince basıp geçse de ve hattatlar dahi ne oldu deyip baksalar sonrasında göğe, O’nu fark etseler de ve edemeseler de nakkaş, ben herkesin yazdıklarından farklı, kelamın, delilerin, sana dair delillerin içindeyim, deseler ki gülün nazı bülbülün etrafında dönmesindendir, bülbül gider gibi yapsa dur gitme der güllerin içinden biri… Ben şair gibi monna rosa demişim, yakmışım gemileri, yanmışım, gidemem.

Varlığımın sebebini ararken nakkaş kaç defa gidip de bir şehre girerken senin peşinden, saat kulelerini, caddeleri görüp varlığının mana bıraktığı her yere hayretle bakarım. Her şehrin bıraktığı anılarla yüzleşirken ve o şehirden geçemezken bir daha nakkaş, bilmem kaçıncı yıl bilmem kaçıncı sevdadır geçtiğimiz. Kalbime nakşın çok derindedir. Yalnızlığı hissederken yazdığım satırlar, içimden geçen tren yolları, evlerinin önü, ah binbir köşeli binbir köşeli gözlerin, sen şimdi kimbilir hangi aşığını çağırırken şehrine, kimbilir hangi aşığına umutlar dağıtırken, senin şehrine geldiğim ve çabaladığımdır belki, belki gördüğüm rüya…

Ben nakkaş, bir daha ben diyemeyecek kadar ben oldum, sen gittiğinden beri ben o kadar benimki, o kadar tek başına o kadar yalnızım ki varlığımı bir sebebe bağlayamıyorum, hiçbir sanat olmadan söylüyorum, sudan çıkınca balık nasıl yaşar.  Bir cami düşün ki hiçbir nakkaş kalem çalmadan, bir yazıcı o mabedi nasıl tamamlar. Okunmasa da nakkaş okumasan da, mavi kuşun filmini de çekseler ve bir gün nakkaş filmimizi de çeksek, bu yaşadığım o kadar gerçek ki hayattan bir film kadar gerçek… Kalbimde bıçak var deyince bir yazar, nasıl hisseder diye sanat yapıyor deyip geçersin ya, o bıçağı yaşıyorum nakkaş. Varlığımın zorunluluğunu kavrayamasam da, tüm illetleri üzerime çekiyor gibi bir halim var.

Şu işarettir bize, şu tembihtir.

Ve sen bilmesen de nakkaş felsefecilerden öğrendiğimle söylüyorum sonsuz varoluş aşkın kendisidir, hakikat nasıl tek ise nakkaş, aşk da tektir. Sonlunun, sınırın ve onların zihin dünyasında yeri bulunan keyfiyet veya kemniyetinden öte yani insanın isimlendirdiğinden öte başkalarının kalıcılığından, kendinde olan ve kendin için varlığından ya da yine aynı anlama gelmek üzere başkasının sonsuzluğundan ya da varlığından bizatihi benim varlığım hala yaşıyorken söz edilemez. Benim varlığımın ilk anlamı olduğundan benim için sonsuzsun, çünkü ben bir kalbim olduğunu seninle öğrendim. Başka hattatların ilk noktası olamayacak kadarsa sonlusun, yaratıcının varlığını tekliğini hissederken onun vermedikleri için sitem ederken düştüğümüz çukurlarda yine de bizi affedip düzlüğe çıkardığında, umutsuz kaldığımızda, sabret dediğinde yine de sabredemeyip her adım attığımızda yine de bizi affeder bir yol gösterir ya, bekle dedi bana, rahlemi açtım mürekkebin hikayesini, kandilleri, isi ve yağı, kağıdın o aherlenmiş halini nakkaş… bilirim ellerin ne kadar güzeldir ve ne doğru söylemiş şair ‘ellerinden belli olur’

Bu gece dolunay var nakkaş ve ben hala yazmak istiyorum, kelamı sonlandır artık diyorum, sıkma şu insanları, ama yapamıyorum nakkaş, içimde biriken yazılar o kadar çok ki, bir tek senin defterlerini aldığımda elime susuyorum nakkaş susuyorum, okumasalar da susuyorum, susmalıyım…

bu gece dolunay var…

Fotoğraf: © Dolunayda İstanbul – Tamer Ataç via http://www.istanbul.net

Submit a comment

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s