Hayata kendi penceremizden bakıyoruz. Her şey, şu bir çift gözden nasıl görünüyorsa öyle.
Başkasının gözleriyle hayata bakmayı ne kadar istersek isteyelim, bu esasında imkansız bir şey. Biz, yani insanlar, kendilerine ait pencerenin ardından hayata bakmaya mecbur varlıklarız.
Başka gözlerle hayata bakmayı tasavvur ettiğimiz anlarda dahi kendi penceremiz ardından gördüğümüz gözlerle hayata bakmayı deniyoruz.
Neticede hep kendi penceremizden bakıyoruz hayata. Hayat, hep kendi penceremizden göründüğü gibi.
Biz ne görüyorsak o aslında. Hayat bizim gördüklerimizden ibaret. Bütün varlık, bir insanın etrafında deveran ediyor, her bir insanın etrafında…
Neye inanıyorsa onu görüyor insan. Yalnız inandıklarını var ediyor.
İnsan inandığında, aslında var olmayanları bile var etmiş oluyor kendisi için. İnanmadığında ise, aslında var olanları bile yok ediyor kendisi için. Ve merkezde insan olduğuna, biz olduğumuza göre, biz inanırsak dünya var oluyor, inanmazsak yok oluyor.
Her şey ama her şey bizim inanmamıza bağlı. Her şeyden önce inanmak var. Seviyorsak inandığımızı seviyor, yaşıyorsak inandığımızı yaşıyoruz. Ne yapıyorsak inandığımızı yapıyoruz.
İnanmalıyız o halde, inanmalıyız her şeyden önce.
Var olduğumuza inanmalıyız.
Aciz olduğumuza inanmalıyız.
İnsan olduğumuza inanmalıyız.
Sevdiğimize inanmalıyız.
Aşık olduğumuza inanmalıyız.
Güvendiğimize inanmalıyız.
Hissettiğimize inanmalıyız.
Bildiğimize inanmalıyız.
Her şeye ama her şeye, önce inanmalıyız.
Allah’a bile, önce inanmalıyız.


Abdullah Kavaklı için bir cevap yazın Cevabı iptal et