Bizi bir sonraki ana taşımaya yetecek kadar kudretimiz dahi yok, o kadar aciziz. Kudretimizi fiil haline getirebileceğimiz tek bir anımız var aslında, o da bizim çalışıp çabaladığımız, adeta tırnaklarımızla elde ettiğimiz bir şey değil. Altı üstü bize verilen bir şey. Verici olan bir şey var. O veriyor, biz alıyoruz. Biz işin esasında hep alıcıyız.
Böylesine muhtaç olmamıza rağmen, bize verilen o tek anı iyi değerlendirmeyi düşünmek şöyle dursun, gözümüzü bize verilecek olanlara çeviriyoruz. Elde mevcut olana bakmadan, açgözlülük yapıyoruz ne kadar daha fazla ana tahakküm edebiliriz diye. Üstüne üstlük bunların bize verili şeyler olduğunu bile düşünmeden yapıyoruz bunu. Sanki vaktin sahibi bizmişiz gibi hareket ediyoruz. Zaten vaktin bize verili bir şey olduğunu her zaman düşünebilsek, bunun bilincinde yaşayabilsek bu kadar şişmeyiz. Varlığa karşı bu kadar kibirli olmayız.
Kendimizi merkeze alarak düşünüyoruz. Sanki her şeyin başlangıcında biz varmışız gibi… biz istediğimiz için alem var olmuş gibi… biz yoksak dünya dönmeyecekmiş gibi…
Oysa veren el, alan elden üstündür her zaman. Alıcı olmamıza rağmen, neyimize güvenerek aleme hava atıyoruz anlamak güç gerçekten. Hangi işe bakarsak bakalım, alıcı olmakla işe başlıyoruz. Haddimizi bilmek lazım o halde. Vaktin sahibi gibi değil, vaktin çocuğu gibi hareket etmek lazım. Göğüs geren bir büyük edasıyla değil, boyun büken bir küçük edasıyla…


Bilal Değirmenci için bir cevap yazın Cevabı iptal et