İslam düşünce tarihini ortaya koyacak dört başı mamur çalışmalardan yoksun olduğumuz bu vadide dolaşanların meçhulü değildir. En basitinden söyleyecek olursak, adam akıllı bir İslam felsefe tarihi, kelam tarihi, tasavvuf tarihi, fıkıh tarihi, hadis tarihi, tefsir tarihi ve saire çalışmalarımız yok. Mevcut kitapların ise beylik laflarla dolu giriş mahiyetindeki çalışmalar olduğunu söylemek pekala mümkün. Hemen örnek verecek olsam, aklıma Hayrettin Karaman’ın İslam Hukuk Tarihi, Mehmet Bayraktar’ın İslam Felsefesi’ne Giriş, Talat Koçyiğit’in Hadis Tarihi, İsmail Cerrahoğlu’nun Tefsir Tarihi çalışmaları gelir ki bunlar nice eksikleri olan metinlerdir.
Düşünce tarihi çalışmalarının temel sıkıntısı, hesabı verilmemiş bir önyargıya dayanıyor olmalarıdır. Sadece verdiğimiz örneklerin değil, ilahiyatçıların çoğunun paylaştığı bu önyargı, İslam düşüncesinin Gazâlî’den sonra duraklamaya başlaması ve süreç içinde gerileyerek esâmîsi okunmayan bir hale gelmesidir. Bu düşünce sebebiyledir ki Gazâlî sonrası İslam düşünce mirası, işlenmemiş bir maden gibi hala işçilerini beklemektedir. Arzu eden Süleymaniye Kütüphanesi’ne gitsin ve gün yüzüne çıkmayı bekleyen ne kadar eser olduğunu kendi gözleriyle görsün.
Duraklama ve gerileme edebiyatı yapanlar, bir iki tane, gerçeği yansıtmayan delillerinden yola çıkarak genellemeler yapmaktadır ve malesef koskoca bir düşünce tarihini bu zihniyete kurban etmektedirler. Gazâlî’nin filozoflara ve felsefeye cephe alması, şerh ve hâşiye edebiyatının ilmî çalışmalara hakim olması, netice olarak yeni ve özgün düşüncelerden yoksun kalınması gibi öncüller bu fâsid kıyasın sağlıklı netice vermesini engellemektedir. Bu iddia sahiplerine Gazâlî’yi ne kadar okudukları, şerh ve hâşiye literatürüne ne kadar hakim oldukları ve özgünlükten ne anladıkları gibi sorular bugüne kadar ciddi bir şekilde sorulmamıştır (bir iki istisnayı dışarıda bırakıyorum). Bu heveskarlardan, iddialarını kanıtlamak üzere kullanabilecekleri on tane örnek göstermelerini istesek inanın bunu yapamazlar. Zira bunlar, bilmediklerinin düşmanı olan insan tipine girerler. Gazâlî sonrasına ait on tane metni okuyup, bu ve şu sebeplerden ötürü İslam düşüncesi gerilemiştir diyemezler; çünkü okumamışlardır. Tabi bir şey bulmayı ummadıktan sonra okumanın ne anlamı var.
Bütün bu karanlık tabloya rağmen bugün bir şeyler değişmiştir artık. Daha önce bu iddiaların karşısına cesaretle çıkan bazı çalışmalar olmuştu (Dücane Cündioğlu’nun Keşf-i Kadîm’i gibi). Ancak Divan dergisinin son sayısında yayınlanan İsmail Kara’nın “Unuttuklarını Hatırla!” Şerh ve Hâşiye Meselesine Dair Birkaç Not adlı makale bu meseleyi akademik bir çerçeve içine sokarak tam anlamıyla tartışmaya hazır bir hale getirmiştir. İslam düşüncesinin bariz özelliklerinden biri olan şerh ve hâşiye edebiyatının mercek altına alındığı makale, tam da bu zemini kullanarak İslam düşüncesine saldıran “çok bilmişlere” bir başkaldırıdır. Şerh ve hâşiye edebiyatının nitelikleri üzerinden İslam düşüncesinin sistematik yapısını ortaya koyan inceleme, en azından önümüzde var olan bir malzemeye işaret etmektedir. Beğenelim ya da beğenmeyelim yedi sekiz asırlık bir zaman diliminin nâdîdeleri, yüzlerindeki peçeyi kaldıracak taliplerini beklemektedir. Önce talip olup şu peçeyi kaldırmak gerek. Beğenmek ya da beğenmemek sonrasına kalmış.
İsmail Kara’nın makalesi bu bakımdan bir milattır. İslam düşünce tarihine bir nebze olsun saygı duyanların bu çalışmayı okuması ve değerlendirmesi gerekir. Zira makale, “bilinç ışıkları”nın yanmasına vesile olacak yetkinliktedir. Yetkinliğini kanıtlayacak özelliklerin zikredilmesi, bu tenbih yazısını haddinden fazla uzatacağından sadece işaret etmekle yetinmek istiyorum. Merak edip makaleyi okuyanların, heyecanıma ortak olacaklarını ümit ederim. Sonrasını, sonra tartışırız…

Bilal Değirmenci için bir cevap yazın Cevabı iptal et