Kibri, karanlık gecede kara taşın üzerindeki kara karıncaya benzetirler. Öyle her zaman fark edilmesi kolay değildir. Kibir, varlığın nurundan istifade edenlerin gözünde aşikar olur belki; ama benliğin koridorlarında yuvalanmış karıncalar misali her an her yerde beklenmedik bir şekilde karşımıza çıkabilir. Uyanık ve uysal olmak lazım bu tehlikeden korunmak için. İnsanlara yol göstermeye çalışan bir idealistte, talebelerini sîğaya çeken bir hocada, evladını azarlayan bir ebeveynde ya da birbirini kategorize eden iki insan ilişkisinde karşımıza çıkabilir kibir.
İnsanlık hallerine şöyle bir göz atalım, birçok denklemin bilinmezinin kibir olduğunu fark ederiz. İnsanlar arasındaki problemleri çözmeye çalışırız; ama çözemeyiz bir türlü. Sonra bir de çözümlemeye çalışırız, bir bakarız ki arızanın kaynağı belli: kibir. İnsanlar kibirleriyle darmadağın ederler diğer insanları. Karşımızdaki insan belki “namaz kılan”; ama “gönül yıkmak”tan çekinmeyen bir insanmış meğer. Çözümü kolay değil elbette. Önce farkındalık olması lazım. Güçlünün değil zayıfın gözüyle bakmak, gördürür insana kibrin nerede olduğunu.
Kibir hep bir nispette ortaya çıkar. Mukayese edilecek bir şey olmalı ki kibir meydana gelsin. İnsan olduğumuzu düşünürsek, bu nispetin diğer tarafında genellikle başka insanlar vardır. Kibirlilerimiz, genellikle başka insanlara karşı kibirli olurlar. Sonuçta insan ilişkiden azade olamayan bir varlık. Ve ilişki söz konusu olduğunda insanın zâhiri/sûreti devreye girer. Biz bâtınımız değil; zâhirimiz vasıtasıyla ilişkiye gireriz insanlarla. Örneğin muhataplarımız iç dünyamıza değil; dıştaki görüntümüze muttali olurlar. O zâhirimiz, bize değil; önce başkasına görünür. Bu sebeple biz, hep başkası üzerinden zâhirimizi görürüz. Zâhirimiz hakkında bilgiyi doğrudan elde edemeyiz. Kendini görmek isteyen ya aynaya bakacak ya da diğer insanlara (mümin, müminin aynasıdır).
“Kendini görmek” tabirinin yerine hemen ‘kendini tanımak’ ifadesini koyabiliriz. Zâhirini bilmeyen, onu başkasından öğrenmeyen insan öyle veya böyle kendini tam olarak bilmemiş demektir. O halde şu açığa çıkıyor ki kendimizi tanımak için başkasına muhtacız. Başkasını sevmeye, en azından ona değer vermeye mecburuz insan olmak için. Başkasına muhtaç olmadığımızı düşündüğümüz an, kibir kuyusuna düşmüşüz demektir. Allah’ın işine bak ki kuyudan çıkmak için yine başkasının salacağı ipe muhtacız. Her hâl u kârda muhtacız… her hâlde eksiğiz!
Schumacher, “Aklı Karışıklar İçin Kılavuz” adlı kitabında bu durumu çok iyi anlatır. Başkasına yönelmeyen, ihtiyaç duymayan insanların, kendilerini “kainatın merkezi” olarak konumlandırdıklarını söyler. Ne büyük bir paye değil mi? Kainatın merkezi olmak… tüm canlıların senin etrafında deverân ettiği zehâbına kapılmak… Böyleleriyle geçinmek gerçekten zordur. Sürekli huzursuz ederler adamı. Cümleleri “ben” zamiriyle dolup taşmıştır onların. Yürürken başlarını eğmez, insanlarla konuşurken yüzlerine bakmazlar. Onlar için diğer insanlarla ilişki kurmak züldür. “Halk” (mahlûkât anlamında) içinde bulunmayı taviz olarak görürler.
Oysa hakikat böyle mi? İnsan doğumundan bu yana başkasına muhtaç değil mi? Tek başına dünyaya gelebilen var mı? Çoğu insan “zâten” (zât bakımından) sevildiğinin farkında değildir. Birileri bizi “zâten” sevmiş ki varlığa gelmişiz. O yüzden insan en azından sevildiği için sevmek zorundadır. Kimsenin “ben sevmek istemiyorum” demeye hakkının olmadığını düşünüyorum. Öyle herkesi sevmekten de bahsetmiyorum. İnsanın sevdiği çok olmaz. Sever; ama sevdiğine muhtaç olduğunu hisseder. Yani ona karşı mütekebbir olmaz. Ondan öğrenir birçok şeyi, onunla tamamlar eksikliğini. Sevmesini bilmiyorsa eksik olmadığını düşündüğündendir ki bu da kibrin ta kendisidir. Ne demiş üstat “sevelim sevilelim bu dünya kimseye kalmaz”. Kibir heybesini doldurmaya çalışmak nafile! Bu dünya hiçbir heybeyi doldurmaz. Fânî olan elde kalır mı ki heybeyi doldursun! Kısaca elde kalan tek şey sevgidir, gönle giren bir tek O’dur.

sumeyye nane için bir cevap yazın Cevabı iptal et