İnsan pek çok şeye şaşırabilir baktığında. Bir sihirbazın şapkadan tavşan çıkarması mesela. Daha doğal olan, küçük bir çocuğun ettiği büyük büyük laflar olabilir. Bir koşucunun süratine, bir atın asil duruşuna, bir köpeğin ehlîliğine..
Şapkadan tavşan çıkarmak dedik ya.. daha da ilginci var: şapkadan cin çıkarmak. Ne? Biri cin mi dedi?
Her şeyden ilginç olanı ise hep ıskalar insanoğlu. Taşın “taş” olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Cinin cin olmasında da. Oysa ki insanın cin ya da taş olamaması hakikaten ilginçtir.
İnsanı geç, en baştan başla. Bir çiçek nasıl oluyor da büyümektedir? Bir hayvan nasıl başka bir hayvanı tehlike addederek ondan kaçar? Bir canlı bir başka canlıyı neden yer ve sindirir? Hiç bana öyle fizyo-biyolojik açıklamalar yapmaya kalmayın. O kadar da basit değil bu konu.
Hadi her şeyi geçtim, bana “insan”ı açıklayın. Benlik nedir? Kendiliğimizin nasıl farkına varıyoruz? Neden taş değiliz mesela, neden taş değiliz?
İnsanda “farkındalık” şeklinde en latif formuna ulaşmış canlılık – modern bilimin tüm sıradanlaştırma çabalarına rağmen- hala evrendeki en ilginç ve en korkunç şeydir. Ve “hayat” var olduğu sürece bu böyle olmaya devam edecektir. Cansız varlıkların yanında bir de canlı ve hatta bilinçli bir varlığın varlığı ne kadar ilginçse, bu canlılığın sona ermesi de o kadar korkunçtur.
“Hayat, doğum ile ölüm arasındaki bir anlık bilinç şimşeğinin çakmasından ibaretse, bundan daha korkunç bir zulüm yoktur” diyen –şüphesiz o benden daha iyi ifade ediyordu- filozofa katılmamak elde değil. Eğer maddi varlığımızın inorganik varlık türüne geçişiyle benliğimiz de yok olacaksa bu gerçekten korkunç, gerçekten acı.
İkinci ihtimal daha az korkunç zannedenler yanılıyor. Bedenimizin hayatiyetini kaybetmesine rağmen benliğimizin bilincinde olduğumuz varsayımını kabul edersek, bu benliğin ne kadar ölüm anından önceki benlik olacağı, üzerinde dikkatle durulması gereken bir husus olarak karşımıza çıkar. Ölüm tecrübesini tatmış bir ben eski ben değildir artık.
Elinizin kesildiğini düşünün. Gözünüzün çıktığını ya da. Ölümün ne kadar acı verici olduğunu anlatmaya yetmiyor mu bu? Elimiz kesildiğinde bile bu kadar acı hisseden biz, varsaydığımız sözkonusu düalistik varlığımızın bir anda ortadan ikiye yarılmasıyla nasıl acı çekeriz, bunu en iyi ölüler bilir.
Öte yandan bu dünyada –mesela- körlükten ne kadar korktuğumuz aşikar. Kör kalmak değil, az görmek bile ne kadar korkutuyor bizi… gözlükler ameelitaylar, hastaneler icad ediyoruz. Peki, yeniden bedenlenmeye kadar –isterseniz bu sürek iki ardışık an arasındaki bir an gibi olsun- sadece aklî yetimizle nasıl yetinebiliriz? Üstelik bu salt aklî farkındalık çok çıplak değil mi?
Benliğimiz sadece akıldan mı ibaret? Biz “o an”da sadece aklımızın mı farkındayız? Duyu organlarımızla algılayıp hafızamıza kaydettiğimiz suretler, duyulardan tamamen sıyrılmış bir akıl ile, sadece akıldan ibaret bir “ben” için ne ifade eder?
Tüm bu sorulardan kaçmak için, külli nefse katılım fikrini öne sürmek zekice bir taktik. Peki o halde ben ne olacak? “Ben”in bir kere varolduktan ve dahası kendiliğinin farkına vardıktan sonra koca bir benlik tarafından yutulması ne kadar insaflı?

Ömer Faruk Çevik için bir cevap yazın Cevabı iptal et