Neden evrende hiçbir şey kare, üçgen veya dikdörtgen şeklinde yaratılmamış? Neden gözlemleyebildiğim eşyada bir dairesellik veya daireden bozmalık ya da daireye yakın bir özellik var? Neden insanların gözlemleme işlevini gören organı dairedir? Hiç düşündünüz mü? Ben de yeni yeni düşünmeye koyuldum. İlginçtir vücudumun hiçbir organında köşegen görememek. Ne hayvanlarda ve ne de bitkilerde vardır bu özellik. Hiç rastlayanınız oldu mu kare bir muza yada elmaya? Hiç gören yada işiteniniz oldu mu üçgen bir köpek ya da kedi? Peki dikdörtgen bir yaprak? Üçgen bir güneş? Küp şeklinde bir dünya hayal edebiliyor musunuz? Mümkün ancak henüz gören gözlere rastlanılmamıştır.
Gelgelelim evrende en büyük ve en küçük hacimli olan şeyi sorgulamaya…Sanırım evrende en büyük olan nedir diye düşünsek evrendir derler. Peki şekli nedir? İddialara bakıldığında ise disk şeklinde olduğu yönünde tespitler ağırlık kazanmış görünmektedir. En küçük yapının “quark” olduğu iddia edilmekte ki şekli yine daireseldir. Buradan şu kanıya varılabilir mi “her şey daireden yaratılmıştır”. Bu sanki sudur nazariyesine benzedi “her şey daireden sudur etmiştir”. “o halde daire kutsaldır”.
Kutsalı bir yana bırakalım. Benim için önemli olan dairenin neden bu kadar gözler önüne serilmek istendiği ve insanların ise neden bunu görmekten ısrarla kaçtığı? Neden biz karenin dikdörtgenin ve üçgenin çevresini eksiksiz hesaplayan bir formülasyona sahibiz de dairenin çevresini eksiksiz hesaplayamıyoruz? Neden pi sayısı dört bin yıldır uğraştırıyor insanları? Yoksa pi sayısı mıdır kutsal olan? Hâlbuki Tanrı “biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık” dememiş miydi? O halde bu ölçülemezlik de neyin nesiydi? Elbette ki insanların henüz ölçememiş olması bunun ölçülemez olduğunu göstermeyecektir. Aman tanrım bilim iflas mı etmişti yoksa? Allah aşkına küçüçük pi sayısı mı sarsacak bu koskoca insanların küçüçük akılcıklarını? Takılıp kaldığım şeye de bak. Dairenin eksiksiz ölçülememesi neyine bu insancıkların. Kendi boylarının ölçüsünü bilmeyen insanların kafalarının herhangi bir yerinde dairenin ölçüsü ha tam olmuş ha az eksik.
Aslında benim derdim dairenin ölçülebilmiş olmasıyla bitmiş olmayacak. Benim esasen bu konuyla doğrudan bağlantılı bir endişem de yok. Aksine ölçülemezliğin sevinci bendeki. Ah nihayet bir şeyi ölçemediler. O bir şey ki ne bir şey. “O” sadece bir şey değil tüm evren ve içindekiler. Peki bu ölçülemezlik/ölçüsüzlük ne demek? Benim bu ölçüsüzlüğü tanımlama şeklim şudur:
ÖLÇÜSÜZLÜK = TOPLAMA’+ÇIKARMA’+ ÇARPMA’+BÖLME’
‘ = DEĞİL
Ya da
ÖLÇÜSÜZLÜK DE BİR ÖLÇÜDÜR
Peki bu ne demektir? Tanrı bize sayısız nimet vermiş? Ölçüsüz, sınırsız ruhi ve fiziki özgürlük alanı sunmuş. Yani hesapsız mı vermiş? Bu sorunun iki yanıtı var. Evet, çünkü fazlasıyla vermiş. Hayır, çünkü verdiğinin karşılığında en fazla hesapsız vermemizi istemiş en az bire bir vermemizi istemiş. Bir alana bir verilmemiş evrenin kitabında, bu ancak insanın kitabında. Evrene bir bakana bin verilmiş. Ancak senden bir isteyene şayet evrenin dilini okuyabildiğinde bin vermen kaydıyla. Neyse bu hesap işleri yüce tanrıya kalmış, bizi bozar.
Oysa güzellik/estetik hesapla, kitapla ölçülemez. Ben esasen güzelliğe talibim, ölçülemezliğe. Evrendeki saf, berrak, el değmemiş güzelliğe. İnsanlardaki giydirilmiş bindirilmiş yapay çirkinliğe değil. Doğal olana hesap edilmeyene, karınca yuvasına, örümcek ağına, koyun ağılına….Onların yuvası ne kadar da sıcak gelir bana. Baktıkça karıncalara, baktıkça örümceklere, baktıkça koyunlara, kıskanırım sıcaklıklarını. Bir de şu mendebur insancıkların evlerine dönüp baktığımda hepsi çatal hepsi bıçak bana. Ruhuma batarlar. Biri kare, biri dik bilmem kaç dörtgen, diğeri üç bilmem kaç gen. Bu insanlar, ruhlarına değil bedenlerine bile bakmıyorlar. Bedenlerini bırak evrenin mimari yapısını evlerinin, okullarının kısaca içinde yaşadıkları yerlerin yapısına uygulasalar ah… Ah, bu insanlar binalarını göğe doğru yükselttikçe başları göğe eriyor sanırlar. Ah, bu insanlar modernleştikçe sivrildiklerini, sivrildikçe modernleştiklerini sanırlar. Ah, keşke bunlar bir gün toprağa yakın yaşamanın sevinci ve hüznüyle yanıp tutuşsa. İşte o zaman nimetin değerini anlayacaklar. Ah ben bunu bir görebilsem. Ah kelimelerimin ruhu olsa da göğe değebilse. Neden eskiler daha göksel ve tanrısal gelir modern çağın insanına. Modern çağın insanının en büyük paradoksudur belki de eskiye özlem duyarken yeniyi eskitmiş olduğunun farkında olmamak. İşte bir paradoks daha… Ah, şu “premodern” çağ, bir zamanlar ne kadar da moderndi benim gözümde. “O zamanlar Tanrı ölmemişti henüz”, der, Niçe. Ben de öyle derim.
∗ Emine Göçer

yasinramazan için bir cevap yazın Cevabı iptal et