Birinci dünya savaşı henüz bitmişti. İnsanı genç de olsa ihtiyar yapan bu çetin kavganın tesirini henüz atamamıştı üzerinden millet. Fakat biri vardı ki, hiç durmuyordu. Hastalığın maddi olmaktan ziyade manevi olduğunu teşhis etmiş, düşmanın devleti değil milleti yıkması ve bunun için de dine saldırmaları gerektiğini artık anlamış olduğunu tespit etmiş ve ihlâsla bu manevi yaralara merhem olmak için koşturuyordu umutla. Belki bir saat uyuyordu günde belki iki…
Seher vaktinden biraz önceydi. Gözlerini yummuştu. Fakat kendini bir anda bambaşka bir ortamda buldu. Öyle nurlu bir ortamdı ki, öyle nur yüzlü insanlar vardı ki kafasını kaldırıp bakmaya bile cesaret edemiyordu. Sanki geçmiş asırların bütün müceddidleri, imamları, müctehidleri orda toplanmış, kendisine tebessümle ama bir o kadar da ciddiyetle bakıyorlardı. Aralarına çağırdılar onu da. Fakat o hicabından kapının eşiğinde durmaya devam etti. Ansızın meclisin o hiç bakamadığı baş tarafından ihtişam dolu bir ses yükseldi:
“Ey felaket ve helaket asrının adamı! Senin de reyin var fikrini beyan et.”
O her zamanki tavrını burada da ortaya koymaktan kendini alamadı ve:
“Sorun cevap vereyim” dedi.
Bu mağlubiyetin neticesi ne olacak? İslam âlemine gelen bu musibet neyin nesidir?
Artık bulunduğu ortama alışmaya başladığından, pervasızca görüşlerini ortaya koydu:
“Musibetler cinayetin neticesi, mükafaatın mukaddemesidir. Başımıza gelen bütün bu hadiseler, İslam’ın emirlerine sımsıkı sarılmamamızdan ve onları ihmal etmemizden kaynaklanıyor. Fakat bu musibet ilerde çok büyük faydalar doğuracaktır.”
“Nasıl, izah et.”
“Biz günde bir saatimizi beş vakit namaza ayırmadık, kader bize beş sene adeta namaz talimi yaptı. Biz senede bir ay orucu tutmadık, bize beş sene açlık talimi yaptı. Biz malımızın kırkta birini zekât vermedik, kader de bu bela ve musibetler vasıtasıyla birikmiş bütün zekâtları aldı…”
Derken derin bir sessizlik oluştu birden. Sırada hac olduğunu herkes biliyordu. Ama millet haccı terk etmemişti ki…
Bir anda her şey normale döndü. Rüyadan uyanmış gibiydi. “Allahu Ekber” sesinin nerden geldiğini anlaması için, evin karşısındaki camiye doğru dönüp bakması yeterli oldu. Ve kendi kendine “Biz haccın hikmetini terk ettik” dedi.
Hikmetin terki, musibeti değil, kahrı getirir.
İbadetleri bir illeti bir de hikmeti olur. İllet Allah’ın emretmesidir. Haccın hikmeti ise kâinatın kalbi olan kâbede buluştuğumuzda, birbirimizi tanımak, konuşmak, anlaşmaktır.
Düşmanların değil kardeşlerin bir araya gelmesiydi hac. Malezya’daki siyasi teknolojik kültürel gelişmeden Güney Afrika’dakilerin haberdar olmasıydı hac. Hep bir ağızdan Allahu Ekber demekti hac. Böylelikle İslam birliğinin ve İslam dünyasının terakki etmesinin sağlanması demekti.
Hiçbir müşrikin giremediği haram bölgede dünyadaki gelişmeleri de paylaşsaydık. Ah! Başka hiçbir dinin sahip olamadığı bu büyük ibadeti, Allah’ın rızası yolunda ahiretin olduğu gibi dünyanın da bizim olması için bir fırsat bilseydik ve bunun için çalışsaydık.
Değil miydi ki, Hint dünyası, babası kimliğindeki Osmanlı devletini düşman diyerek öldüren…
Değil miydi ki, Tatarlar ve Kafkaslar, öldürülmesine yardımcı da bulunduklarının annesi olduğunu anlayıp sonra diz döven…
Değil miydi ki, Araplar kahraman kardeşini öldüren ve hayretinden ağlamayı bile bilmeyen…
Hatta bütün İslam âlemi böyle değil mi? Hep birbirimizi birbirimize vurduranlara karşı hiç bir şey yapamayışımızın sebebi haccın hikmetini terk etmemiz değil mi?
Ölen Osmanlı, öldürülen Müslümanlar, kazanan ise İslam düşmanları…
Gelin bu sene, Türktü, Araptı, Endonezyalıydı, Pakistanlıydı demeden kardeşçe birbirimize yardımcı olalım. Onlardan bir şeyler alalım, onlara bir şeyler verelim. Mescid-i Haramdan yükselen Allahu Ekber nidaları, bütün dünya semasını çınlatsın. Iztıba ve remelimizle kâfirin yüreğine korku salalım. “Lebbeyk” diyelim Allah’a ki, O da bize “Lebbeyk” desin…
∗ Yasin BAYBARA

Ömer Faruk için bir cevap yazın Cevabı iptal et