Yazar: Mustafa Barış
Üç arkadaş yolculuğa çıkmışlardı. Hafta sonu diğer arkadaşlarının yanına gidiyorlardı. Pek sevdikleri “king” oyununu oynayabilmek için hafta sonları buluşuyorlar, oyun bahanesiyle hem okulu kritik ediyor hem de dertleşiyorlardı.
– “Çataldan sağa döneceğiz.”
– “Emin misin?”
– “Sağdan devam.”
– “Yol! Gariptir, hayat gibi bazen sadece iki seçenek sunuyor. Bazen de mesela altı yol.”
– “Şu sıralar “Sandel’in çatalı” meşhur.
– “Mesele yol olunca ihtimaller de hikayeler de çoğalıyor.”
Güzel bir beldeden geçiyorlardı. Yol kenarında bulunan camide mola verdiler. Ahmet namazını kılmak için camiye girdi. Can ve Murat arkadaşlarını beklerken çevreyi gözlemliyorlardı. Can’ın saatlere karşı ilgisi vardı, cami altındaki saatçiyi görünce bunun bir fırsat olabileceğini düşündü. Murat ilerdeki kıraathaneye yöneldi. Kendine bir çay söyledi, camiye bakan tarafta altına bir sandalye çekti. Çayı geldi. Yan masadan, sonradan muhtar olduğunu anladığı orta yaşlı, sakallı bir adam sohbeti başlattı:
– “Sen uğramaz mısın?”
– “Anlamadım, nereye uğramaz mıyım?” diye cevapladı. Muhtar, arkadaşının camiye girişini görmüştü. Soruşturmaktan öte sıkılmış bir adamın merakı vardı sohbetinde.
– “Kumaş pantolonlu olan camiye girdi. Biriniz saatçiye girdi, şimdi de terziye gidiyor, sen de kahveye geldin.” Adamın art niyetli bir soruşturmanın peşinde olduğunu zannetti. Kime neydi namaz kılıp kılmadığı. Meraklı gözler altında olduğu hissine kapıldı.
– “Ben şoförüm. Uyanık kalmam lazım.” deyip geçiştirmek istedi.
– “İnsan namaz kılınca dinç kalmaz mı, uyandırmaz mı namaz?”
– “Ben daha o, o aşamaya gelemedim dayı.”
Muhtar çayından bir yudum aldı. Sonra başını salladı.
– “En azından gelmediğin yeri biliyorsun.”
– “Bu da bir şey, değil mi?”
– “Her şey merhale. İnsan bazen camiye girerek yaklaşır. Bazen neden girmediğini düşünerek.”
Bir süre sustular. Kahvenin içinden masalarda dizilen okey taşlarının sesi geliyordu. Birkaç masada iskambil kâğıtları heyecanla dağıtılıyordu.
– “Sen ne iş yapıyorsun?” diye sordu muhtar.
– “Üniversitedeyim.”
– “Ne okuyorsun?”
– “Felsefe. Antik tiyatro varmış. Nereden gitmek lazım, navigasyonda gösterilen yol bozuk diye duydum.”
– “Dereköy üzerinden gitmeyin. Yazık olur arabanıza.”
– “Başka yol var mı?”
– “Biraz dolaşacaksın ama var sonuçta.”
Bir yandan yol tarif etti muhtar, diğer yandan Can’ın elinde bir seccadeyle terziden mütebessim şekilde yaklaştığını görünce bir çay daha söyledi. Murat’a bir hediye almıştı Can. Muhtar çayların kendi ikramı olduğunu belirtti. Teşekkür edip, selamlaşarak yola koyuldular. Yolcu yolunda gerekti.
Geceleyin, misafiri oldukları evde uykusu tutmayan bir tek oydu. Yarım saati aşmadı gözlerini kapaması ve uyanması. Gecenin ikisinde kalktı. “Kalktı” kelimesi durumu tam olarak karşılamıyordu. Uykuya dalmamıştı ki kalksın. Zihin ve kalp uyumu ancak gecenin derinliklerinde sağlanabilir diye duyardı. Bu sırada masanın üzerine koyduğu hediye seccade aklına düştü, yatağında doğruldu. Seccadeyi kıble gözetmeden serdi.
Seccade fabrika üretimiydi. Herhangi bir tuhafiyede veya hediyelik eşya satan arastalarda bolca bulunan cinsten bir seccadeydi. Standart boyutta, tek kişinin namaz kılması için tasarlanmış dikdörtgen bir şekli vardı. Seccadedeki mihrap motifinin kenarları ve içi geometrik desenlerle süslenmişti. Seccadenin kenarındaki etikette “B. Russell” yazısını fark etti. Gülümsedi. Can’ın kendisine neden hediye olarak seccade aldığını o an anladı. Katladı, tekrar masanın üzerinde bıraktı. Yanından ayırmadığı not defterine bir şeyler karaladı. Kısa süre sonra da uykusu gelmişti.


Yorum bırakın