‘Teo-Liberal’ Bir Bilici’nin Bak Dediği

Yazar: Ömer Gülen

İnsan, entelektüel hassasiyet yerine ait olduğun yerin gündemine dair bir hafızayı taşıyınca ne gerçek anlamda bir Mücahit ne de bir bilici/bulgucu olabiliyor. Buna rağmen ben bir biliciyim türü felsefeler, psikolojik analizler maslahatgüzar bir liberallik sosu ile ister tedrisat-ı nur eğitiminden geçilsin ister bir Amerikancılık olsun İsmet Özel gibi birini ağzına doladığında mecburen Frankfurt okulunun Yahudi menşeili analizlerine aktüel bir değer kazandırmak zorunda olduğunu bilir. Neden mi? Freud işte. Bilinci, psikenin sonsuz ihtiraslarına tevdi et sonuç, her davaya kendi inatçı ihtirası için yönelen nevrotik bir tipe çıkar. Ama şiiri kocaman olan bir nevrotik.

Şöyle bir başlık kullanmış Bilici’miz. “İsmet Özel: Bir dava adamının aktif nihilizmi”. Aktif Nihilizm. Okuyucu şimdi Dostoyevski ya da Nietzscheci Nihilizmi 19. yüzyıl gerçekliğinden koparıp 21. yüzyıl gerçekliği içinde okursa yazarın ağına yakalanmıştır artık. Ama bu başlıktaki terbiyeden yoksun muhteva başlıkta değil yazının içeriğinde kendini göstermeye başlıyor. Hem de Nihilizm gibi 19. yüzyıl gerçekliğinde üzerine titrememiz gereken bir kavramı feda ederek. Peki, bu ‘aktif Nihilizm’ şeysi İsmet Özel üzerinde nasıl duruyor. Yıllar boyunca yazılarıyla dünya meselelerini anlamaya ve anlatmaya çalışan ve İstiklal Marşı isimli bir dernek atılımı ile, Cumhuriyet tarihi boyunca merasim marşı haline getirilmiş ve bu özelliğiyle unutturulmuş bir şiiri, İstiklal Harbine ilham olmuş haliyle yeniden Türkiye’nin gündemine yerleştirmiş İsmet Özel, nasıl oluyor da “Nihilist” bir şair oluyor. Canım Mücahit’im aldığı eğitimin hakkını bihakkın veriyor ve ‘Eskimiş Davalar çağı’ şeklinde bir ifade kullanarak Nihilizm kelimesine nasıl bir yatırım yaptığını gösteriyor bize. Liberal biri için şaşılacak bir sosyolojik gözlem değil bu. Davalar hakkında böyle kararlar verdikleri bir habitus yaratmak ve bu habitusun aktüel alanının Amerikan paralarıyla büyütülerek bütün mahsus mahal yerleri yani dava adamlarının bir araya geldiği her yeri kaplaması ve bu şekilde ‘dava dönemi bitti çocuklar’ haberini üstü örtük mesajlarla vermesi görevleri gereği.

Şimdi bu İsmet, öyle utanmaz biri ki canı sıkıldıkça ‘ben geldim ulan’ havasında bir yerlere girip çıkıyor ve öyle deli ki, “nereye giderse gitsin kendinin dışına çıkamıyor.” Orada kendi dünyasını ya da devletini kuruyor: “Asaleti tevarüs edilmemişlerin başlangıçsal uzlaşmazlığı, ölmeyi göze alan irade, varlık vergisini savaşarak vermek, benlik zekâtının dava cinsinden ödenmesi” ve lan sen ne güzel şeyler söylüyorsun öyle dediğimiz bir anda “hala bir dava adamı olmanın trajikliği şairde bir estetik hırçınlık ve berrak bir kendilik özlemi olarak tecelli edecektir” sözü. Dava adamı olmanın trajikliği şurada dursun, bu hırçın adamın şu “kendilik” adına gösteriye dönüştürdüğü dava mava hikâyeleri yok mu? Emir eri Mücahit’imizin sunmak istediği bam teli tam da burası.

Mevzu İsmet Özel’in kahramanlık egosu, şey pardon etosuymuş. Ama yanılmayın ethos değil etos. Kelime oyunumuz için yani egoyu etosa çevirmek için h’den kurtulmamız çok sorun değil. Ethos ile mevzu, örfe, marufa, karaktere dönüşür ki, Mücahit’in yazısında bu tip bir anlam ve varoluş buluşmasından söz etmek tam bir halt yemek olur dostları için. O etos diyor ama siz yine de Mücahit Abimizin kelime oyununa gelmeyin egosu diye okuyun o bölümleri. Söz konusu şair olunca hele bir de İsmet Özel olunca haydi buyurun Platon güzellemesine: “…ve kendi kahramanlık etosu içinde yuvarlanan şair de kimin için savaştığından çok savaşıyor olmakla kendi kalıyor ve teselli buluyor.” Kendine sosyal bilimci diyen tarihçi, felsefecilerin çok sevdiği türden bir ucuzluk malumunuz şairin dünya ile kurduğu ilişkiyi, şairin kendi fantezisi ile açıklamak. Homeros mu Platon mu, Ahmet Yesevi mi Maturidi mi? Buradaki kavganın, tin ile akıl arasında gerçekleşen bir kavga olduğunu bilen bilir ama fantasma kısmı Descartesçı eğitime daha uygun olduğu için İsmet Özel’in hal-i pür-melalini bu noktada tanımlamak Bilici’mizin daha çok işine geliyor. Yani şair melankolisi denilen şeyin şuurun önünde bir yerde tutulması o kadar çok sevilen bir şeydir ki akademide sağcısı-solcusu ile postulat gibi kabul edilir. Neden mi? İşte üniversite eğitimi denilen şeyin modern doğası. Yahudiler gibi yersiz-yurtsuz ama bu mavi küre benim diyen bilim kepazeliği. Made in Avrupa türü metodolojiler, şuura tinsel bir alan açar mı hiç? Hele Muhafazakar akademicus bu seküler alana kendi yırtık dindarlığıyla sahip çıktı mı hapı yuttuğumuzun resmidir.

“İsmet Özel’de İman.” Sıkı durun, kuluçka saati. Garibim ıkındıkça çaresiz kalıyor: “İsmet Özel Türklüğe mi Müslümanlığa mı inanıyor? Ya da neye inanıyor?” Bu mesele Müslümanlık-Türklükle falan çözülmüyor madem o zaman şairin neye iman ettiğini konuşalım ne yapalım. Neymiş efendim: “İsmet Özel’i anlamak açısından karşı tarafın kafir olması, bu tarafın Müslüman veya Türk olması asıl önemli olan şey değildir. İsmet Özel’de karşıtlığın bizzat kendisi bir değerdir.” Konu yine geldi mi ruhsal mevzulara. Ve esasında “bu karşıtlık, hakka hakkaniyete uygun düşmesi ikinci dereceden önemli bir tarafgirlikmiş.” Yani zaten özsel mevzular pek de itimat gerektirir şeyler değilmiş şair için. Onun derdi karşıtlıkta bulduğu fazilette. Birde tabii “Adanmışlık ve Özgünlük” mevzusu. Şimdi bu şair İsmet, özgünlük arayışında biricikleşip zıvanadan çıkacakken adanmışlıkla bencillikten kurtuluyormuş ama işte şu özgünlük belası yok mu şairi bıçkın ve hırçın bir yalnız savaşçı haline getirmeden durmuyormuş. Dostları hakkındaki şikâyetleri de özgünlük arayışı içinde arzu edilen geçimsiz bir konum elde etme isteği imiş. Bu sebeple o “kimseyle arkadaş olamayacak kadar meşgul .. kaybolmuş bir Yusuf’muş.” Ne derinlikli analizler değil mi? Adam İsmet’in tanımadığı daimonu gibi. Şahitlik yok, halife olma bilinci yok, çatışma yok, hikâye yok. Ama o İsmet biyografisi var ya tam da bu Bilici Daimon’un tanımladığı şey olup çıkıyor. Eğer İsmet de Sokrates gibi Bilici’ye kendi halini sordursa idi, aynadaki İskeletini kendine dert edinmezdi.

Mücahit Abimizin, bütün bir felsefi birikiminin en parlak bulgusu ile İsmet Özel “Aslında Bir Alman” ama bu Alman “Ne Kadar Müslüman?” bu sorunsal çözümlemeyi gerektirir. Öncelikle İsmet’e göre Türklük kişisel hikayesi için bir tatmin mevzusuymuş. Dikkatinizi çekerim, bir vatan evladının dünyayı tanıma becerisini belli bir tedirginlik içinde toprağıyla bağ kurma zorunluluğu ya da mesuliyetine dönüştürme kaygısı değil İsmet’inki, şair fantazyasına bir uzam yaratma çabasıymış. Bir o kadar duygusuz ama kendi melankolisine gençleri de çağıran naçar bir savaşçı: “Onda Türklük savaşarak varolmanın bir bahanesi.” Ne kadar temiz yargılar değil mi? Peki bu İsmet Türk olmasaydı ne olurdu? Tabi ki Alman olurdu. Aldınız mı orta yerdeki kokuyu. Bakalım, Yahudilere göre bütün Alman felsefesini Faşizmin bir teorisi haline getiren anlatıdan İsmet’in nasibine düşen neymiş? “Hölderlin geleceğe dönüp Heidegger okusaydı Almanca konuşan İsmet Özel olurdu” yani İsmet Özel Heidegger okuyan bir Hölderlin oluyor bu durumda. Türklük, Almanlık oluyor, Üç Mesele de bir Kulturwissenschaften metni. Bu durumda sevgili okuyucu, yoldaş Mücahit’in bir hatırlatması var: “Özetle şairin savaşkan düşüncesinin sanıldığı kadar özgün ve ona özgü olmadığını not etmek lazım.” Çünkü ona göre özgünlük Adem’in kullandığı o ilk dile ait. Bu ucuz tespitinin arkasında ne var. Özcülük sevdası mı? Vaiz’in “güneş altında yeni bir şey yok” cümlesi filozofumuzun dimağında ne anlam ifade eder bilinmez ama şu Almanlık mevzusunda işaret etmek istediği şey öyle yenir yutulur bir şey değil dersem sakın bu seviyede/seviyesizlikte güçlü bir tespitmiş yerine saydığımı düşünmeyin lütfen. Bir Türk ile Alman’ı buluşturan şey modernlik değil, kadim şeylerdir. Bu kadim şey tin/geist midir yoksa Şarlman ile Alparslan mıdır bilemem. Belki de coğrafyadır. Ama bu Horkheimer tandanslı analiz size biraz Faşizm kokusu aldırmıyorsa Mücahit’imizi üzersiniz. Anlayacağınız, bu Alaman İsmet, Türklük ayağına ne faşisttir bir bilseniz.

Yazarımız bir yer yakaladığına inanmış ya sen şimdi görürsün İsmet Efendi havasında artık. “İsmet Özel o kadar büyük bir şairdir ki Alman olan düşünce biçimini öyle kusursuzca yerli dile çevirir ki tercüme olduğu asla anlaşılamaz.” Yani öyle böyle bir taklit değil ama Türklükle zayıf karnını bastırması bir yerde masumlaşırmış. Bu masumluk altında, Avrupamerkezciliğe karşı öyle bir öfke biriktirir ki Türk kimliği ile kendi Almanlığını da unutur. İşte bu zeminde “Ya Türk’sün ya Amerikalı ancak bir Alman’dan sadır olunca anlamlı” imiş. Bu kısımları yazarken kanırtmaya başlayan Bilici, Tezkire okurunun beğenisine çoktan hazırlamış ki kendisini başlar gürlemeye: “Kışkırtıcı bir dil ile şu bile denebilir: İsmet Özel aslında ne Türk ne de Müslüman. Hatta Sünni bile değil. Ondaki intikam arzusu, kadere adem-i rıza, irade heyelanı, olma ısrarı… bunların hiçbiri Sünni sayılmaz. Şiiler ağlar, İsmet Özel savaşır yahut şiir yazar. Onunkisi ne Türklüğe ne de Müslümanlığa sığmayan bir kendilik davası.” Aile kökleri bilmem nerelere giden dostlar için tuhaf durmayan bu ısmarla cümlelerin Yasin Aktay’ı nasıl memnun edeceğini anlamak zor değil. O halde, bu halde bırakalım biz de. Ama yani, bu İsmet’in Türklüğünde, ‘Şiiliğinde’ öyle görünmez şeyler var ki “hesaba gelmiyor, hoş hesap da vermiyor şair “mevcuda iktifa etmeyen taşkınlığı” yüzünden.

Öteki olan her şey cehennemmiş İsmet’te. Sartre üzerinden bir de Fransız donu mu geliyor derken yok yok başka bir mevzuya geçiş için entelektüel bilgiçlik yapıyormuş abimiz. Başkasının cehenneminden, kılıçların gölgesi altındaki cennete kaçan şair içindeki fantezilerine bir de ‘hakkın cazgırlığı” türünden bir tanatos duygusu yerleştiriyormuş.

Ve Kürt meselesi. “İsmet Özel’in Kürtlere karşı nobran, aşağılayıcı ve itici bir tutumu tercih etmesini nasıl açıklayacağız? Hakiki bir Türk vatanseverliğiyle ve Müslümanca bir İslam kardeşliği ile telif olunamayan bu umursamazlık, İsmet Özel’in en büyük davasını bile estetik reflekslerine feda edebileceğini göstermesi açısından alarm vericidir.” İsmet Özel’i Kürt düşmanı göstermek maliyeti en düşük ama kazancı en yüksek yerde tutulan muhasebe uyanıklığı türünden şeyler. BOP, Açılım, Libya ve Suriye parçalanmaya hazırken ve bütün eş başkanlık açıklamaları üniter bir Türkiye gerçekliğinden gittikçe vazgeçildiğinin işaretlerini verirken İsmet Özel Misak-i Milli’ye atıfla Türkiye derken Kürt düşmanlığı yapıyormuş. Neyse ki Emperyalist güçlerin yarattığı bu çatışma alanları içinde öldürülen binlerce insanımızın ne uğruna öldüğünü kendimize dert edinmesek bağırabiliriz, İsmet Özel Kürt düşmanlığı yapıyor diye. Peki, bu hangi İsmet. “Arap Baharının hayırlı bir şey olduğunu söyleyen herkes kâfirdir” diyen İsmet. Sanırım tarihin bu sözü tefsir ettiği günlerdeyiz. Yani İsmet Özel’de Kürt düşmanlığı hiç olmadı ama entelektüel becerisi, Amerika’nın İmparatorluk programına uygun çalışan tipler için konunun bu seviyede tutulması bir vazife işi. Dolayısı ile okuyucusunun modern dimağını avlamak için şu cümleleri kuruyor. “Sanki İsmet Özel, vatanı korumak/kurtarmak istemiyor, vatanla muhataplarını dövmek istiyor. Asırlardır Türklerin silah arkadaşı olmuş ve bu ülkenin hem vatanı olan Kürtlere suçlu azarlar gibi hakaret etmek seviyesine niçin düşmekten kendini alıkoymuyor?” Ortada olan, Heidegger’den özür bekleyen Yahudiler gibi, politik olanı güncele/yerele taşıma gayreti içinde bir özür dilenciliği ki dert başka tabi. Emperyalizm kendi doyurduğu insanlardan, bu tür bir aktüalite yaratmalarını hep ister. Yani emperyalizm halklar arasında bir fitne yaratacaksa öncelikle beslediği bu aydınlardan yararlanır. Büyük hikâyeyi gölgede bırakan küçük bir hikâye büyür büyür ve halkların birbirini boğazladığı bir sözde özgürlük kavgasına dönüştüğü yerde unutulur.

Dost Mücahit fena gaza geldiği yerlerde kalemini tamamen özgür bırakmış. “Özel’in İslamcılığında reddiyecilik var. Benliğin otantikliğini restore etmek için batı-karşıtlığına olan bu derin bağımlılık, İsmet Özel’in içinde kendini bulduğu kimlik siyasetinin (yani Türklük ısrarının) en büyük sorunudur. Bu haliyle bir kimlik siyasetidir ve düşmansız yapamaz.” Bir psikoloğun hastasıyla ilgili bu notları için alkış lütfen: Nihilist, düşman bağımlılığı, dostluk becerisi gelişmemiş, kendilik duygusu patolojik ve yaşamak-tanatos bileşkesi içinde entelektüel intihar arzusu vs. vs.

Sanırım devam etmeğe gerek yok. Türkiye’de gerçek bir entelektüel sınıf oluşmadıkça bu tür adamların analiz diyerek orta yere saçtığı yargılardan kurtulma şansımız hiç yok. Dolayısıyla şairin çağrısıyla:

“Koyverin matemi tasvire çengiyle köçek çullanadursun

Her yanlışı yeşeren dal fışkıran otla kapatsak n’olur

Ağlayış buldu eşin neydi adı ko bahar coşkusu olsun

Yüze vurmaz artık elem yapışır âdeme göğsünde solur”


YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.


Yorum bırakın

YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin