Güneş Gören Yüzlerin Tebessümü

Yazar: Nuh Muaz Kapan

Sabahın erken saatleri… Güneşin yeryüzüne ilk dokunuşu. Sıcak değil henüz, kavurucu hiç değil. Ama kuvvetli. Gözleri kamaştıran bir doğrudanlıkla yaklaşıyor insana.

İşte o an, yürüyen insan durmaz. Ama yüzünde bir şey belirir. İrade dışı bir kıpırdanma, bir mimik…

Göz kısılır, alın çizgilenir, dudaklar belli belirsiz yukarı kalkar. Ve ortaya bir tebessüm çıkar. Ama bu tebessüm, her zaman neşe taşımayabilir. Bazen o tebessüm, maruz kalmanın, sabrın, tahammülün dışa yansımasıdır. Bazen bir koruma refleksi, bazen bir kabulleniş…

Bu yüzden güneş gören yüzlerin tebessümü, sadece bir estetik hâl değil; aynı zamanda bir halin estetiğidir. Tasavvuf bu hali “hal” ile “suret” arasındaki gerilimde okur. Zahirde gülümseyen bir yüz, batında nice yüklerin taşıyıcısı olabilir. Çünkü insan yüzü, hakikatin aynası olduğu kadar, bir perdesidir de.

İnsan bazen ışığa gözlerini kısmakla, sadece retinayı korumaz; kalbini de korur. Aşırı parlayan bir gerçekle yüzleşmekten kaçınır. Güneşin ışığı, bazen İlahi tecellilerin sembolüdür.

Nasıl ki Musa, Tur Dağı’nda “Rabbim, bana kendini göster” dediğinde, ona doğrudan bir tecelli değil, bir dağa yönelen ışıkla cevap verilmişti, insan da her an doğrudan bir hakikate bakamaz.

Baksa da kamaşır.

Gözünü kısar.

Ve işte o an, hakikatle temasın hududunda bir tebessüm belirir.

Bu tebessüm, ne tam bir neşe, ne de tam bir acıdır. Bu tebessüm, bir teslimiyettir. Tıpkı Mevlânâ’nın “hamdım, piştim, yandım” deyişindeki o yanmanın yüzlerde bıraktığı iz gibi.

Her gün sabah güneşiyle yüzleşen insan, farkında olmadan bu yüzleşmenin içine kendi hikâyesini gizler. Bir yası, bir ümidi, bir bekleyişi… Ama dışarıdan bakan, yalnızca tebessümü görür.

Tasavvuf ehli der ki:

“Her suret, bir sırrı taşır.”

Tebessüm, sadece bir mimik değil; bazen bir sır sandığıdır. İnsanın içindeki fırtınayı örtmeye çalışan bir tül perdesi gibi. Veya içteki teslimiyetin, dışa en naif yansıması. O hâlde sormalı kendimize:

Bizim tebessümlerimiz, içimizden mi doğuyor? Yoksa dıştan gelen bir ışığın zorlaması mı onları yüzümüze taşıyor? Ne zaman güneşe rağmen değil, güneş olmadan tebessüm edebileceğiz?

Belki de hakiki tebessüm, ışık yokken de süren, maruz kalınandan değil, mazhar olunan bir halden doğan bir hâl-i içtir. Ve belki de o yüzden, bütün hakiki gülümsemeler, görünmeden önce gönülde doğar.


YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.


Yorum bırakın

YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin