Tuzla yıllanmış odalardan hatıralar sökün eder
Tahta kirişlerde sesler kıpırdanır… Bir vakitler… Gür, yağlı saçlarıyla üzerine eğilmiş ölüler
Bitli bu köyde yatarsan kel ayarsın derlerdi
Islak kürklü karaşın fareler türer, samanlıktan aşağı damlar… Dumanlı döşeklere
Gözleri kızıl bacalardan üfler uyutur kulak memeni çiğnermiş
Ağır ağır… Kısır ürküler tenhalıktan sıyrılırken
Avurtlarını büyüten çam sakızı denli buruk çehresiyle
Eli kör makasa belenmiş dul kadın
Tırnağımızı kesmeyip etinden ayırınca korkularımız bir nefeslik diner
Çılgınlık nöbetleri balkır balkımaz yatışır
İkindiler gömülürdü belirsiz bir sızıyla
Cinler alacaya incirle iner, kütüğün dibinde bitermiş
Havayı kükürtle kokuturlar nasılsa… Eşeler, çıkarırlar, sayarlar teker teker
Kaşları çatık… Gözlerinden esefi seçerdin dikkatle baksan
Avuçlarında bereli parmaklarımızdan eksik bir şey var… Yazık!
Günyüzü iştahla yutulmuş deminden
İçimize çöreklenen tekinsiz… Budakları garip kuşlardan ağaçlarla sessizce
Dağ kabarır, üstümüze varır… Kör aynalara fısıldar
Yatsı yabancılarla birlik gelir
Çakalları babannem Rumca sopalarla kovalarmış
Dili gelgitli dua ve kargışlarla kıpırdar… Ellerini yıkamalı!
Tırnakların dibinde domuzlar yuvalanır, hınzır eti yatarmış… Meğerse
Tünde sakız çiğnersen ölüleri dişlermişsin
Dikkat et!
Islığın hangi kötülüğü davettedir bilinmez
Geceleri kısır ürkülerden sıyrılırken… Sabahın izi, harap yollara üşer… Serince… Bundandı

Yorum bırakın