Çölü Aşmak

Yazar: Abdullah Kavaklı

Buradaki dağları görmüş olsaydınız, bu dağlara neden Tanrı Dağları denildiğini anlardınız.

Bu hikayemizde, upuzun, ıssız, kocaman çöl arazisi üzerinde yol alıyoruz. Karşımızda, tüm heybetiyle sanki göğe uzanan bir el gibi dağlar uzanmakta… Uzaklara bakıp, sis bulutlarının üzerinde gökle birleşmiş bir yerden bize bakıyorlar. Eskilerin bu dağları kutsal sayıp ölülerini neden bu dağlara gömdüklerini anlayabiliyorsunuz. Daha da eskilerin, dağları kendilerine Tanrı yapmalarını da… Bu dağlar, onları gören herkesin içinde farklı duygular uyandırıyor; kimi için Tanrı sanatını konuşturmuştur onları yaparken, kimi de şair olur, şiiri için bu dağların bir ilham kaynağı olduğunu söyler. “Göğe uzanan el” dememizde de bir anlam vardır. Gök, Moğolca’da Tanrı demektir.

Biz hikâyeye başlarken, kısaca bu çölden, soğuktan, yazından, kışından, her şeyinden bahsederek başlayalım dedik. Kervan yollarını, yalnızca yaya gidilebilecek kestirme yolları, çölde nasıl yaşadığına hayret edeceğiniz, topluluklardan kaçan insanları, soğuktan bir köşede ölenleri, hanları, vahşi hayvanları ve nice hikâyeyi 1600 km boydan boya görürsünüz. Aslında soğuk nedir onu da anlarsınız? Elleriniz, ayaklarınız, kulaklarınız donunca neler hissedersiniz? Soğuktan ölmek nasıl bir duygudur mesela? Hep anlatırlar soğuğun çarptığı insanlar: Bir ışık çıkıyormuş, sonra bir peri kızı elinizden tutup sizi davet ediyormuş. Maruz kalan insana soğuk, ölüm dahil düşünmek istemediği her şeyi düşündürür.

Hikayemizin kahramanı dört arkadaş ise yola çıktıklarında akıllarında başlarına ne geleceğini düşünmekten çok, sadece tek bir amaçları vardı: Çölü aşmak. Ne bir ticaret, ne bir aşk, ne bir yalnızlık. Basitçe anlatmak gerekirse, ailelerinin geçemezsiniz dedikleri çölü geçip kendi kahramanlıklarına gerçek bir hikâye eklemekti. Çocukluktan beri köylerinden dışarı çıkmamış insanlar için, sadece kulaktan duydukları bilgilerle bu yolculuğa çıkmak kolay olmayacaktı. İlk başta kervan yollarını bulmaya çalıştılar. Su pınarlarına yakın, uzak yerlerden devam ediyordu bu kervanlar, çünkü bir kervanın en çok ihtiyacı olan şeylerden biri su, ikincisi gündüzün yakıcı sıcağında dinlenecek küçük bir gölge, bir çalılık altı, gecenin dondurucu soğuğuna karşı da yakacak birkaç tezek ya da birkaç çalı parçası bulmaktı. Bütün kervanlar, su kenarlarındaki bataklıklara saplanmamak için yüzyıllar içerisinde kendilerine bir yol çizmişti, bu yolları bilmeden yola düşmek olmazdı. Zaman zaman gitmek istediğiniz bir kasabaya, köye ya da herhangi bir yere birkaç yoldan ulaşılabiliyordu. Yanınızdaki hayvanın cinsine bağlı olarak, kimi zaman dağların tepelerinden kestirmelerle devam edebiliyordunuz, kimi zaman da bir deveniz varsa, çok zorluk yaşamamak için bir vadi yolunu izliyordunuz. Bu yüzden demiştik ya, kendilerine önce takip edecekleri ya da içlerine kabul edilebilecekleri bir kervan bulmaları lazımdı. Eşkıya zannedilme ihtimalleri de vardı elbette, tüm ihtimalleri üç at bir eşek üzerinde yol alırken konuşuyorlardı. Belki de kör bir kurşuna denk gelebilirdi birisi bir uyarı atışı esnasında. Ama öncelikle bir kervanla karşılaşmak ve onların peşinden yürümek, kervana kendilerinin onlara bir şey yapmayacağını, eşkıya olmadıklarını anlatabilmek yola çıkmak için yetecekti.

Bir dağın üstüne çıkalım etrafı temaşa edelim dediler. Vadiye eğimli sıra dağların birinin eteğinde beklemeye koyuldular. Çok beklemeden uzaklardan bir kervan görünmeye başlamıştı bile. İşte, dedi içlerinden biri, bu kervan bizim için. Bu yola artık koyulabiliriz. Onlar bizi fark edene kadar bekleyelim sonra da eliyle bir yol gösterdi, şurada önlerine çıkabiliriz. İstedikleri kadar yaklaşınca kervan, önlerine çıkmak için mahmuzladılar atlarını, aşağıda vadiye indiler. Kimi zaman at ve eşeğin binicilerini değiştirerek dinlenmeyi planlıyorlardı. En az iki hafta yetecek kadar azık da almışlardı, ama yeter miydi, önceden gidilmeyen yollarda neyin ne kadar yeteceği bilinmez ki. Atlarını hızlıca koşturdular ve kervanın önüne geçtiler.

Kervanın seslerini duyabilecekleri bir yakına gelmesini bekledikten sonra,  

“Kervancı, kervancı! Biz de size katılabilir miyiz?” dediler.

Kervan biraz daha yaklaştı. Onların yanında birbirlerine zincirlerle bağlanmış kölelerin varlığını görünce, korkudan birbirlerine baktılar. Ne yapmak gerektiğini düşündüler hızlıca. İçlerinden biri dedi ki: “Bizim soylu olduğumuzu göstermemiz lazım onlara.” Atının üzerinde dimdik durdu, “siz de öyle yapın.” dedi. Hepsi bulundukları atın üzerinde heybetli bir şekilde durmaya çalıştı. İçlerinden biri eşeğe bindiği için, sorarlarsa onlar da onun, kendilerinin kölesi olduğunu söylemeleri gerekir diye düşündüler. Eşeğin üzerindeki arkadaşları razı olmadı bu duruma ya onu da köle diye kaçırırlarsa, vermeyiz falan dediler ama, o zaman başkası geçsin bakalım dedi. Kimse eşeğin üzerinde olmak istemedi. Bir tanesi yerden birkaç çubuk aradı taradı buldu. Kısa çubuğu çeken eşeğe binmek mecburiyetinde kalacaktı. Çubukları çektiler, nasipli olan nasibine kavuştu. Kervancılar artık adım mesafelerine kadar yaklaşmıştı. Ve bir adam, kervanın en önünde göründü. Birbirlerine selam verdiler. Onlara katılıp katılmayacaklarını, nereden gelip nereye gittiklerini, bu insanları nereye götürdüklerini, bilmek istedikleri her şeyi sordular. Onlar da kölelerin, Tanrı Dağları’nın hükümdarı olan Baydu Hakan’ın şehrine götürüldüğünü anlattılar. Kendilerine katılabileceklerini söylediler.

Asıl yolculuk şimdi başlıyordu.

Gündüz yolculukları beklediklerinden daha kolay geçiyor, ancak gece olunca, evden aldıkları keçeler bile birbirlerini ısıtmaya yetmiyordu. Kimi zaman dört arkadaş, geceleri birbirlerine sarılarak yatıyorlardı. Artık yolda da yavaş yavaş çalılıklar, ufak tefek ağaçlar görünmez olmuştu. Gece boş bir alanda konakladılar. Etrafta yakacak hiçbir şey bulamayınca, konakladıkları yerin biraz uzağına giderek tezek toplamaya başladılar. Çölün ortasında kervanın yakmak için bulabileceği tek şey, eski kervanlardan kalan hayvan pislikleriydi. En son, sanki Tanrı’nın lütfuna şahit olarak, bütün tezeklerin değerli bir taş gibi parladığı daha önce bir kervanın konakladığı bir alan buldular. Tanrı’ya şükrederek kervanın yanına döndüler. Herkes ne bulabilmişse, bir çalı bir ot bir tezek, bulabildiği şeyleri ortaya koyarak ateşi yaktılar. İnsan bir zorluk yaşadığı zaman, bazen çok önemsiz gördüğü ayrıntılar bile hayati bir anlam taşıyabiliyor, bir pislik bile ihtiyaç olduğunda altından daha değerli hale gelebiliyor, şu çölün ortasında şu an en hayati iki şey var, tezek ve su, altın gümüş ya da başka bir şey değil.

Ateş yakıldıktan sonra, o ateşin başındaki hikayeleri, masalları, efsaneleri, bazen biraz abartılmış gerçeklikleri dinlemelisiniz. Çölde karşılaştığı aslanı öldüren ya da güzeller güzeli bir prensese âşık olan, kervan sahibinin onu nasıl kandırdığını anlattığı hikayeler… Ya da eskiden çok zengin olduğunu söyleyen, ancak şu anda işlerin yolunda gitmediği için fakirleştiğini anlatan, gerçek olabilecek ama olmaması da muhtemel bir sürü masal…

Böyle zamanlardan bir zaman başlıyordu. Kervancılar ateşin başına oturup herkes sessizleştikten sonra, eninde sonunda söze birinin cesaretiyle başlanacaktı elbet. Bugünkü hikâyeyi ise kervanın içindeki insanlar, atlar, develer hatta çevredeki çöl hayvanları bile sabırsızlıkla beklemekteydi. Soğuğun keskinliğinden ateşin etrafında bir sırtlarını, bir de yüzlerini dönerken, kervanın sahibi atıldı önce söze. Biraz bu dört arkadaşın yolculukları, kim oldukları ve hangi köyden geldikleriyle alakalı sorular sorup onları kısa bir sorguya çektikten sonra, geçmişten gelen ezilmişliğini çok belli eder bir halle kendini anlatmaya başladı: “Ben,” dedi. “Her şeyim var. Türlü türlü Arap atlarım, karılarım, cariyelerim, şu yeryüzünde ne istersem… Bir hükümdarın arzulayabileceği kadar çok toprak gördüm, insan tanıdım, ipek kumaşları, kağıtları, deve tüyünden kazakları, kaz tüyünden yatak yorganları, mal aldım sattım; ticaret yaptım. Ama,” dedi. “Ama istediğim bu değildi evlatlarım. Zenginlik uğruna böyle yola düşülmez. -Sanırım hepsinin hayalinin bu olduğunu sanıyordu.- Ben köyümde gariban anamın dizinde otururken, karşı komşumun güzel kızını verselerdi bana; başka ne isterdim? Öyle garibanlık, fukaralık vardı ki, gece olur kandile ışık için evde yağ yok, kendine yetmeyen ahırda bir kötü inek, üzerimdeki elbisemin kırk yeri yamalıklı… Kızı istemek için hatırı sayılır komşulardan savcılar çıkardık, utana sıkıla vardık komşunun evlerine… Önceden haber vermiş anam, ‘Görücü geleceğiz’ diye. Ama nezaketle ‘Gelmeyin’ demişler de annem oralı olmamış. Eve vardık, içeriye girdik. Aç olan mideme dayadım bacağımı, efendi olabildiğimce öyle put gibi durmalıyım ortada. Babam atıldı söze. Babası laf ucu usulünce ‘Olmaz’ dedi; ‘Benim de serimde gençlik var, ne istiyorsunuz?’ diye kafam attı. ‘Siz,’ dedi; ‘kendinize yetmiyorsunuz, benim kızıma nasıl bakacaksınız?’ ‘Çok çalışırım’ dedim, ‘evimi yıkar baştan yaparım, güzelleştiririm, şehir şehir dolaşırım, para kazanırım da yine de aç bırakmam kızını’ dedim ama, ‘Yok’ dediler. Başka da söylenecek söz kalmadı bende, oralarda kalacak yüz de kalmadı, öylece çıktım yollara. Hiç geri gitmedim mi? Gittim elbet! Anamın duasını alayım, babamın ellerinden öpeyim. Bir gidişimde de komşu ölüp gitmiş bu dünyadan. Neyse işte, içimizdeki kor geçmiş değil ama içimizdeki ahlak engelliyor bizi. Vardık cenazesine… Kızı gördüm, ağlaya ağlaya bir hal olmuş, yaşlanmış da, porsumuş yüzü, gözü, vücudu zamana yenilmiş, ama göz o göz, endam o endam… Dedim başkasınındır o artık, bakma, gönlüme zor söz geçirdim de öyle yürüdüm Yusuf peygamber gibi. Bak,’ dedi, ‘şu koca kervan benim.’ Göğe doğru gözlerini kaldırdı, ‘Bırak şu kahkeşan benim, ama en çok istediğim benim değil’ dedi.”

Kervanın içinden biri, sanki bir beyit okuyacakmış gibi ayağa kalktı ve bu aşk hikayesine itiraz etti:

“İşte senin gibi adamlar bu kadınlara böyle yüz veriyor. Bir kadın için mal mülk yapılır mı? İnsan kendi için yapar ne yapacaksa, boş yere kandırma kendini,” dedi. “Sen aslında onun anasına babasına, ‘Sen kızını vermedin bana ama bak benim de her şeyim oldu’ demek için yaptın bunu.”

Kervan sahibi, el yapımı tüfeğine dayandı, istifini bozmadan silahı doğrulttu:

“Seni vururum şimdi, otur yerine,” dedi.

Yollardaki tehlikelerin izini süren bu adam, biraz önceki cesareti hiç göstermemiş gibi, peygamber devesinin yürüyüşü yumuşaklığında çöktü yere.

“Olsun,” dedi. “Yine de bütün kadınlar aynıdır.”

Kervanın biraz uzağından gidip yol süren başka bir izci atıldı bu sefer söze, bittiyse sözün ben de hikayemi anlatmak isterim;

Buyur dedi kervan sahibi:

“Vakti zamanında,” dedi, “benim de kervanlarım vardı. Kimi zaman başına birini verir, kimi zaman da kendim giderdim. Hıtay’a (Çin) yaptığım bir seferde, bir Han Çinlisi kız gördüm. Tazecik, güzel mi güzel, alımlı mı alımlı, sülün gibi sokaklarda uçarken, takunyalarının sesini takip edip evine kadar vardım. Etrafa sordum soruşturdum, birisinin bir yavuklusu olmasın diye. Dediler, ‘O Müslümandır, babası da falanca.’ ‘Ne istersen veririm,’ dedim, ‘şu kızını bana ver.’ Önce tersledi beni, sonra aracılar koydum, şehrin damollasına vardım, anlattım durumu. Tuttum mollanın kolundan, götürdüm kızın evine. Mollayı görünce yumuşadı Çinli… Mehri konuştuk, nikahımızı yaptık, yüklüce bir miktar da verdim gümüş kıymetli eski Babür paralarından. O mutlu, ben mutlu. Ama kız, kız bakmıyor yüzüme… Vallahi ben de bekledim, kim bu güzelliğin karşısında hoyrat davranabilir? Bir gün, iki gün, üç gün… Yüzüme, gözüme bir al değse keşke, bakmıyor ki… Ben yüzünün mahında bembeyaz hayallere dalarken, o sanki ben hiç yokmuşum gibi davranmakta. İnsan şöyle bir tokat atıp, ‘Benimsin işte’ diyesi geliyor ama, aslında hiçbir zaman gerçekten senin olmayacağından korkman, diğer duygunu bastırıyor, önüne geçiyor. Ben her geçen gün çıldırıyorum. Hediyeler alıyorum, olmuyor. Gülücükler saçması için saçmalıyorum, olmuyor. Bir gün kapandım ayaklarına, öptüm. Minicik de elleri, ayakları… Dedim, ‘N’olursun yapma böyle, kurbanın olayım.’ Kolumdan tuttu, kaldırdı beni. Dedi ki, ‘Benden hanımlığını yapmamı isteme… Ama,’ dedi, ‘evinin işini yapayım, kölen olayım, ama karın olmamı bekleme.’ Tamam dedim, başka çaresi yok. Bir dediğini iki etmedim, elimi dahi sürmedim. Ama kervanlar noluyormuş, ne gidiyormuş, ne bitiyormuş, hiçbir şeyden haberim yok, akıl serden geçmiş. Gençten bir çocuk buldum, malımı yönetsin diye. Ara sıra eve geliyor, çayımı içip gidiyor. Bir gün yine geldi, ısrar ettim yemeğe kal diye. Hanım yemek getiriyor, gencin gözü havaya kalkıyor, buluta, yağmura, aya bakarmış gibi bakıyor. Sonra anladım ki kız da ona bakıyor. İçimden, ‘Bunlar kaçarlar’ dedim. Normalde kesinlikle kabul etmeyeceğim, erkekliğime, kendime yediremeyeceğim bir şeyi, onun çektiği acıyı gördükçe, aşkın körlüğünden saldım. Fark etmiyor gibi göründüm. Gün geçti, ay geçti, gideceklerini anladım. Kaçacakları gece uyumadım. Evden çıkarken seslendim, bir kese de altını verdim. Dedim ki, ‘Mutlu ol…’ Uzatmayayım, malım mülküm azalmış, çalmışlar, yemişler ama hala bir şeyler var. Artık ancak kendim çıkıyorum yolculuklara. Urumçi’den işlerimi yaptıracak bir köle alayım diye köle pazarına uğradım. Erkek kölelere bakarken, köle satıcısı, ‘Yeni kadın bir köle geldi, işlerinde sana yardım eder, illa bunu al’ diye köleyi gösterirken tanıdım. Bu, hiçbir zaman benim olmayan eşim, aşkım, yârim, yoldaşım… Nasıl bir yere düşmüşse, o mihri mah suretinin tam ortasına, çehresinin nurunu taşıyan alnına kölelik mührünü vurmuşlar. Hemen dedim, ‘Hemen bunu ver bana.’ Nasıl bir aptallıksa işte, o gün bütün kervanı orada bıraktım, onu aldım… Dedim ki, ‘Sana ne oldu diye sormayacağım. Benim dedim cânım, eşim, yoldaşım ol.’ Yüzünü eğdi önüne, ağladı da ağladı, susmadı, nefessiz kalıncaya kadar hıçkırıkları arşı âlâya ulaşıyordu. Sardım sarmaladım ama nafile. ‘Beni köyüme götür,’ dedi, ‘ben sana layık değilim.’ ‘Olsun,’ dedim, ‘her şeye razıyım.’ Ama bir ömür, pişmanlığımı kendi içimde yaşayayım. Ben seni hak etmiyorum, her yüzüme bakmak istediğinde yüzüne bakamayacak kadar utanıyorum kendimden. Senin yanın bana bir zindan olur, beni köyüme bırak,’ dedi. Kölelerin normalde omuzlarına vurulan sıcak mührü, bu kaçmaya çalıştığı için alnının ortasına vurmuşlar. ‘Değeri düşer, yapma’ falan demiş köle tüccarı ama kölelerin başı o kadar kızmış ki acımasızca vurmuş kızgın demiri. Yüzünde iz olduğundan rahmine de bıçakla çizik atmışlar, çocuğu da olmasın diye. Günlerce bir köşede kanamış, ölmeyi dilemiş, ama kendi söylemince becerememiş işte.”

Kervanın içinden biri, “Böyle hikayeler de mi var? Kim görmüş özgür bir kadının zorla köleleştirildiğini?” diye atıldı.

İzci, sessizce başını öne eğdi. Gözlerinde biriken yaşlar, ateşin ışığında parlıyordu. Yavaşça devam etti:

“Evet, böyle hikayeler var. Ve ben, o kızı köyüne götürdüm. Babasının kapısına vardığımızda, içimde tarifsiz bir burukluk vardı. Kapıyı çaldım. Babası açtı. Yılların yorgunluğu yüzünün üzerinde oluşan izlerden anlaşılıyordu. Kızını görünce şaşkınlıkla irkildi. Gözleri doldu. ‘Bu nasıl oldu?’ diye sordu. Ben de her şeyi anlattım. Köle pazarında onu bulduğumu, alnındaki mührü gördüğümde kalbimin paramparça olduğunu, onu kurtarmak için her şeyi feda ettiğimi… Babası, kızına sarıldı. Ağladılar. Ben ise orada, kapının eşiğinde durdum. İçimdeki boşluk, hiçbir şeyle dolmayacak kadardı. Kız, babasının kollarından değişmemiş tek yeri olan gözleriyle derinden bana baktı. Bir şükran vardı, ama aynı zamanda bir hüzün. ‘Teşekkür ederim,’ dedi. ‘Ama artık burada kalmalıyım. Bu, benim kaderim.’

İçlerinden biri daha kalktı ayağa, Neden, dedi böyle hikayeler olmasın. Tüccarın derdi malı olur. Siz var ya da yok dünyasında yaşarken birileri de var ile yokun arasında bir yerde yaşar. Ben de anlatacağım size dedi. On altı on yedi yaşındayım, anam babam uygun münasip bir kız bulup evlendirdiler beni. Gel zaman git zaman herkes çocuk beklemekte. Ben kervanlardayım yine, gelip gidiyorum aylar geçiyor, hatunum kucağında bir çocukla bekler beni diye ama nafile… Hiçbir zaman da kendini kötü hissetmesin diye sormadım çocuk neden olmuyor diye… Bir gün yastığa başımızı koymuşuz bu bakıyor gözlerimin içine, pencereden de ışıl ışıl bir dolunay, gözleri de baldan tatlı… Bey, dedi… Kusur bendendir, gel dedi sana bir avrat alalım, çocuğun olur şenlenir evin ocağın belki, olmazsa da olmasın biz iki hanım sen yokken güzelce anlaşır sohbet arkadaşı oluruz. Olmaz, dedim döndüm arkamı uyudum ama, içim içimi kemiriyor. İbrahim peygamber gibi kalırsam iki hanım arasında, benim rehberim yol gösterenim de yok; çocuğum olsun da istiyorum. Sabah kalkınca yine sormasını bekledim. Yine sordu, dedim o zaman sen bul ben razıyım. Aramış taramış, kendince münasip birisini bulmuş. Daha ilk seferimin dönüşünde kucakta bir oğlan çocuğu kapıda beni beklemekteler. Ama suratlar asık, o bir şey söyledi beriki bir şey dedi. Ben çocuğun neresi bana benziyor diye çocuğa bakmaktayım. Tarifsiz bir mutluluk bu. Tıkadım her şeye kulaklarımı, kavga ediyorlarmış, dırdır ediyorlarmış, yesinler birbirini. Ne vakit artık yine yola çıkma vakti geldi. Ay geçti içimde bir sıkıntı hemen eve dönmek geliyor içimden. Hayatımda ilk kez iki ayı bulmadan dönüp geri geldim. Evim ocağım gördüm ki ıpıssız, in cin yok. İlk hanım açtı kapıyı… Noldu dedim, çocuğum diğer eşim nerede? Kaçıp gitti o dedi; çocuk nerede o zaman dedim. Şey, dedi kaldı, suratında anlamsız bir ifade… Öldü, dedi. Nasıl ölür dedim, hastalandı ağzından köpükler aktı öylece ölüp gitti işte dedi. İçimde bir şüphe doğdu. Sağlıklı, yüzleri kıpkırmızı tombul bir çocuktu; bir iki gün evi aradım taradım bir şey bulamadım. Sonra iş bu ya, samanlığın içinden kazmayı alırken köşede koyun derisinin altına saklanmış bir iki parça kurumuş güzelavrat otu gördüm. Genç birine kafayı buldurur bu otlar ama çocuğu da öldürür. Sonra hiç sesimi çıkarmadım. Kadınlar ne fena varlıklar, benim çocuğum olmadığını anlasaydı belki beni öldürebilirdi, ama kendi çocuğu olmadığını anlayınca çocuğu öldürdü. 

Birisi çıktı, hala o kadınla mı evlisin diye sordu?

Ben yaşamayı seviyorum, siz de bu hikayeleri o kadar hafife almayın, kim bilir hepsi de belki gerçektir, dedi.


YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.


Yanıt

  1. Elinize sağlık Abdullah hocam

Yorum bırakın

YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin