Sınırlarımı Keşfedersem Tanrı Bana Seslenir mi? -Truman Show Üzerine-

Yazar: Birsen Harbi

Hiçbir şeyin kurallara aykırı davranmadığı, her şeyin makine çarkları gibi yerli yerinde hareket ettiği, pek çok şeyin ise asla sorgulanmadığı bir “öyle olduğu bilinmez” ütopya hayal ediniz; dünya senin etrafında dönmüyordan çok daha fazlası, bu dünya yalnızca senin için var! Toplumun, zamanın ve mekanın tümü senin repliklerin için önceden kurgulandı. Güneş ve ay, mevsimler ve yıllar senin için kurulu bir düzen içerisinde. Hepsi senin seçimin fakat sen zaten onları seçecektin, kafana meçhul bir sahne ışığı düşmediği müddetçe. Doğdun, konuştun, koştun, akıllandın, olgunlaştın, bir devinim edindin, hayatın akışını yakaladın, sevdin, düşündün ve duygulandın. Bunları sen mi yaptın? Bir kaybın var fakat aniden ona dair rastlantılar ve zamanı gelince bizzat o şey, karşına çıkıyor! Bir anlam bulmuştun. Anlam sana var olan devinimin sahteliğini haykırdı ve nihayet anlamın da kayboldu. Şimdi anlamın şekli için hep aynı ifade ve yalan ile dergiler alıyorsun çünkü sahip olduğun tek gizem, kestiğin fotoğraf parçaları ile bütüne ulaşmak. Bir şeylerin hep aynı doğru üzerinde yürüdüğünü anladın. Kamera hep senin söyleyeceklerine meydan okuyan bir ürün devreye girince yaklaşıyor. Eğer ilginç bir soru sorarsan, ikna etmek için geliyor herkes. Asansörün ardında neden başka bir hikaye var diye bilmeni istemiyor görevli? Neden gazete okuyan adam saatine baktıktan sonra yürüyor, çiçek taşıyan beyefendi hep neden aynı noktada? Niçin bindiğin uçağa yıldırım düşebilir diye bir endişeyi taşımak zorundasın, yolculuğun engeli nedir? Evet, şimdi etrafını saran çemberin daraldığını görüyorsun. Bir adresin var, bir kurtuluş fikrin, kendi cevherine seyahat, döngüden çıkabilme tutkusu. Fakat buna yönelmek senin fark ettiğin belirsiz yanlışlığın doğum anı: korku.

Düşününüz ki, otuz iki yaşındasınız. Çok iyi bir aileniz, size asla yalan söylemeyecek dostunuz, parlak bir kariyeriniz ve işiniz, güzel hatıralarınız, sevdikleriniz ve inançlarınız var. Bir an olsun bu akış içinde ayağınız takılmadı, içinizde alışılmışın dışında bir duyumsama olmadı. Güneş hep doğudan doğdu, batıdan battı. Yaşanılası yaşamın, aniden ilham olunan bir anında durup kendinizi fark etmediniz, şüphenin eşiğine erişmediniz bile. Sizinle; konuşmalar yaptığınız ve kendinize dair o ilginç saptamaları paylaştığınız, artık yabancılaşan yansımanız arasında duran aynanın soyut bir sorgulaması olmadı. Zihninizin bir üçüncü boyut tutkusuna kapılmadınız, dahası, zihninizin bir üçüncü boyut tutkusu yoktu. Bir maddeden ibaret kalıncaya kadar bu algoritma için hareket ettiniz ve dahası hareketin bir algoritması var mıdır diye bir esin sorunuz bulunmuyor. Hareket size değil, siz harekete aitsiniz. Bildiğiniz tek bir soyutlama var: Her şeyin sizin için olduğu bu dünyada; bu kurgunun ve kurgunun yalnızca profesyonel oyuncuları olduklarını iddia eden, aslında kendi benliklerini kurgudan daha değersiz bir hale getirmiş kurbanları arasında kaşif ruhunuzu öldürmek için müthiş bir hayal dünyası ile çalışan repliklerin muhatabında, elinizden alınmış “aşk”ın bilinciyle ulaşmak istediğiniz “şey” tek bir engel ile gölgeleniyor. Tümevarıma olumsuzluk kazandırmak korkunçtur sizce ve korku bir devdir, deniz gibi.

Devinen bir varlığın başına gelecek en büyük musibet, şüphesiz farkına varma eylemidir. Farkına varmak, varlığı kuşatan çevreye dair onu hastalıklı gösterecek bir şüpheyle büyür, sahip olunan yaşam güdüsünü ve neşeyi kaybetmek ile devam eder, nihayetinde zihnin gözünü karartması sonucu travmaya bir başkaldırı ile tamamlanır. İlk iki süreç genellikle pek zaman almaz. Varlığın bedenine giren virüs gibidir, virüsler gibi hareket eder. Fakat başkaldırı, sanılır ki, bitmesi “mümkünat mahiyetine hiç girmeyen” süreçtir. Çünkü süreçleri “inşa eden” sürece karşı ne yapacağını müşahede ettiği varlığa zarar veremez ya da vermez. İnşa eden, inşa edilene muhtaç mıdır? Doğrusu, kurgunun kelimeleri, inşa edene dair niyet okumalara ne kadar yeterli olabilir ki? İnşa eden, başkaldırıyı neden var eder; inşa olunan, başkaldırıyı esasen neye yapar? Kaşif zihnin, kuşkucu duyumsamanın ve determinizmin şekil verdiği varlığın, travmasının ona getirdiği en ölümcül felaketten sonra artık inkarı mümkün ve inanılması ise bir inanç meselesi olmayacak kadar açık ve seçik gerçeğe ulaşması neyi çözecek? Neyi anlamlı kılacak? Pekâlâ, inşa olunan olmayı kabulleniş, en üstün tecrübe ve sınırlara dokunmak en aziz bilgi olsa dahi, varlığın serüveninin durmasına değecek mi? Şimdi; hayatın, sevginin, yeryüzünün ve gökyüzünün mahiyeti nedir? Kurguyu hiç fark etmeyen, hatta buna gönüllü olarak kendi şuurunu satan diğerleri arasında, neye yarayacak “sınırlara dokunmuş ve müşahedeyi selamlamış” olmak? İnşa eden yanıt verecek mi? Onun seslenişinin türlü tecellilerine vâkıf olmaktaki hikmet ne olabilir ki? Kelime ve ilham arasında bu varlığın, tözü nedir? Töz arayışı nedir? Eğer bu da bir replik ve mümkünatı potansiyel idiyse, töze dair yapılanlar neyin/kimin iradesi dahilinde?

“I can hear you.”

Bu yalnızca bir sorudan ondan daha ağır diğer soruyu soran soruyu doğuruyor. Kaç kişi Dünya’nın dönüşünün sesine erebildi? Katlanılmaz olan asıl mesele ise, tam da böyle bir varlığa ait olacak kadar zekice bir yetenek:

“Good morning, and in case I don’t see you: good afternoon, good evening and good night!”


YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.


Yorum bırakın

YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin