Yazar: Ömer Gülen
“E’ la paura la musica della democrazia” Viva La Liberta
“Ah! Pazar yerinde geçerli olanı sever kalabalık.” Hölderlin
Dikkatli bakarsanız tarihin yalan söylemeye pek hevesli olmadığını görürsünüz. Malumunuz on altıncı yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla gelene kadar dünyamızda garip bir şeyler oldu ve bu yüzyılları inşa eden Avrupalı düşünürler, kendilerini tarihe dâhil etmekten ziyade tarihi kendi hikâyelerine dâhil etme arzusu içinde bir felsefe dili yarattılar. Bu konuda başardıkları şey, bütün tarihi yapıları kendi aydınlanma hikâyelerine bağladıkları düşünsel bir emperyalizmdi ve bu emperyalist epistemi evrensel yapıya üniversitelerle taşımak hiç zor olmadı. Henüz hiçbir şeyin anlaşılmadığı zamanlar sona erip yirminci yüzyıla ulaşıldığında her şey kapitalizmin lehine olacak şekilde tamamlanmıştı. Rothschild’lerin şimendiferleri yeni bir Avrupalılık kültürünü; panayırlar ise Avrupa kültürünün sömürgeci hırslarına uygun küresel bir agorayı yaratmıştı. Geriye şair ve edebiyatçıların acılarından arınmış bir insan türü kaldı. Çağın ruhuna uygun olarak bu türe rahatlıkla homo anglosaksimus tür deyip tarihsel köklerini maymunsuların son kuyruklu devri içinde arayabiliriz. Bu insanımsı türün tipik özelliği dünyaya karşı sonsuz bir iştah ile türüne karşı muhafazakâr bir sınıf bilinci içinde tebarüz ediyor. Marx gibi, bu maymunsu türün evrimsel köklerinin icadına beşeri bilimlerin biyolojik mantığı açısından ne kadar sevinmemiz gerekiyorsa, bu kökün bilinçaltı arkeolojisinin modern insanda yeniden ortaya çıkmasına Sinan Canan’ın sevineceği kadar sevinmeliyiz. Ne yapar bu insan? Biyolojik varlığı gereği biteviye üretir ve tüketir ve bazı zamanlar doğaları gereği papyonuyla sevişir.
Homo Faber’in el yeteneğini doğayı mahvetme becerisine dönüştürdüğü modern dönemlerde klasik iktidar yapıları yerini yeni bir güç biçimine bırakmıştı. Artık imparator ve tebaa yok, sermaye ve proletarya var ve tabi ki sermayenin kontrolü altında bir demokrasia. Bu tarihlerden sonra sermaye gerçeğinin göz önünde tutulmadığı bir modern çağ tahayyülü oluşturmak mümkün olmayacak ve tabii ki sermayenin siyasi tarih üzerinde ne kadar etkili olduğunun karanlık hikâyesini, bilimsel normlar gereği akademik bir çalışma konusu haline getirmek de pek kolay olmayacak. Yani dünyayı mahveden en zengin insanımsıların Yahudiler olduğunun bilinmesine rağmen neden Yahudi sermayedarların isimlerini en zenginler listesi içinde göremediğimiz sorusunun Selman gibiler için akademik bir karşılığı hiç olmayacak. Ama bu yaratıkların varlıklarının Suriye’de, Ukrayna’da, Afrika Ülkelerinde ve şimdi Gazze’de ne türden iğrençlikler peşinde olduklarını görmeme konusunda Harari gibilerin tedrisatından geçerek öğrendiğimiz özel bir bilgimiz varsa bunu maymunsu köklerimizin bilinçdışı gerçekliği içinde aramamız gerektiğini biliyor olmamız lazım. Yani İnsanların homo sapiens aşamasında kendi türünün gerçekliğini sürdürmek için başvurduğu üç maymunu oynama becerisi bizi milyonlarca yıl öncesinin hatıralarına geri götürmez sadece, aynı zamanda emperyalistlerin vadettiği mutluluğa da ulaştırır. İlke basit: Görmedim, Duymadım dolasıyla Konuşmaya da gerek yok. Kant’ın modernliğe katkısı kutsayacaktır bu ilkeleri. Ödevini yap, amirine iyi davran ve uyu.
I. Dünya savaşı sonrasında sermaye bütün imparatorluk yapılarını çökerttiğinde dünya üzerinde yeni yönetim yapıları kurulmuştu. Varlığına bir sermaye devleti olarak devam edecek olanlarla ulusal bilinci öne çıkaran devletler arasında (bu devletler gittikçe faşist bir yönetim biçimi olmaya zorlandı) başlayan rekabet II. Dünya savaşının şartlarını belirledi. Savaşın gidişatı yeni bir imparatorluğu yani kültürsüzlüğün, seviyesizliğin, gökdelenlerin ve Siyonistlerin ülkesi olan ABD’yi ortaya çıkarmıştı. Anglo Saksimus’un çoban türü olan Americanus insanın en tipik özelliği para, eğlence ve savaştı. Yorgun İngilizler, uluslararası karar yetkisini sömürgeci at hırsızlarına bıraktıklarında sermaye, bu gangster topluluğu aracılığıyla büyük bir ordu imkanına kavuşmuştu. Bu ordunun sınırları Marshall yardımları ve Sovyet korkusu altında kurulan Nato ile küresel bir askeri güce dönüştü. Amerika’nın görünürde iki düşmanı vardı. Egzistansiyalistler ve Kızıllar. Sartre’ın huzursuz politik bilincinin aktüel değeri ABD tarafından satın alınmış Fransız akademisyenlerce flulaştırılıp yok edildi. ABD tarafından finanse edilmiş üniversite çalıştayları, konserler, sergiler ve sinemalar yeni bir kültürel ortam yaratmıştı. Marx’ın hayaleti 68 kuşağına ilham olmuştu ama bu hayaletin bir daimon olduğu Frankfurt okulu aydınlarınca yazılıp çizilince 68 kuşağının eğilimi kapitalistlerin arzu ettiği yöne doğru evrildi. Sexuality, gender, luxury.
Bilinç, dünyayı tanıma konusunda huzursuzluğu derininde hissedebilir ama Matrix 4 filminde üst düzeyde işlenen bir başka Yahudi gerçeği bizi tam burada bekliyor olacak. Freud’un kuyuya attığı taşın dalgaları, 1945’ler itibariyle kültürel dünya üzerinde yayılıyordu. Artık kültürel bilinç yok, bilinçaltının karmaşık dünyası var. Bilincin kendi varlığı hastalığın kendisi olunca ve temelde hiçbir insan çocukluk hatıralarının gölgesinden kurtulamayınca Freudçu aptallıklar bilince bağlı eylemlerin karşısında tam bir manipülasyon aracı haline getirildi. Ruhun bu absürt yorumunun bir hegemonya biçimi olarak nasıl istihbarat imkanları sunduğunu anlamak CIA için zor olmadı. İki dünya savaşı sonrası evlerine dönen askerlerin ruhsal dünyasındaki bozukluğun tedavisi için başvurulan psikoloji (gerçekte kimsenin tedavi olduğu yok) biliminin nasıl bir manipülasyon aracı olarak kullanılabileceği keşfedilince Marilyn Monroe’nun doktoru olan Anna Freud ve ekibinin tezleri tedavüle sokuldu. Projenin amacı irrasyonel insanın nasıl uysal bir tüketici profiline dönüştürülebileceğiydi. Birçok denek üzerinde ilaçlar, lsd’ler ve elektro şok tedavileri uygulanır ve sonuç acımasızlıktır. Bu olaylar halk arasında infial yaratınca CIA her ne kadar projeyi gizlice geliştirse de kamuoyuna karşı projenin iptal edildiğini ilan etmek zorunda kalır. Bu proje Türkiye’ye de taşınacaktır. Ne muazzez ne de ilmiyeden sayılması gereken çiğ insanın kardeşi Kemalist Turan İtil ile Muhafazakar Ayhan Songar’ın öncülüğünde kurulan bir vakıf aracılığıyla sürdürülen proje ortaya çıkarıldığında geriye pislik insanların bilimsel eğlenceleri ile ruhsal dengeleri bozulan binlerce mahpusun acıları kalacaktır.
Nasıl bir dünyada yaşadığımızı bilmek zorundayız. Bilmek istemediğimiz her şey gelecek neslin acıları olacaktır. Karanlık olan şeylere dair bilincimiz siyasal bir görev üstlenme iradesi gösterirse bütün bu iğrenç tarihe rağmen, kendi türümüzün hikâyesine yaklaşma şansı elde edebiliriz. Biz âdemoğullarının tarihi kendi türüne karşı sorumlulukla başlıyor. Yani modern eğitimin belleğimize zerk ettiği anlamda bir hayvan değil başta ve sonda insan evladı olduğumuzu hatırlamalıyız. Biz hikâyemizde, Allah bilgimizi doğadan, doğa bilgimizi insandan, insan bilgimizi tanrıdan ayıramayız. Doğayı ontolojik varlığımızın bir nesnesi haline getirdiğimiz dakikada Allah ile kurduğumuz ilişki metafizik mahiyetini kaybedecek, kendimizle doğa arasında bir mesafe kurduğumuz anda estetikle ilişkimiz kaybolacak ve insan ile doğa arasındaki harmoniyi yitirdiğimiz anda Allah’la kulluk ilişkimizi kaybedeceğiz. Ontolojideki mahiyet kaybı bizi hemen emperyalizmin gönüllü kulları haline getirecektir. Bu seviyedeki bir yaşama razı olduktan sonra dünyanın maymunsu türünün zulümlerine ikmal sağlamayı bir kazanç, gölgemizden korkmayı bir strateji zannedeceğiz. Bu seviyede Allah’ın “hor ve zelil maymunlara” çevirdiği insanlardan bir farkımızın kalmayacağını anlamamız lazım. Ama eğer çağın gereği olarak Ehli Kitap’ın emperyalist birliğini dinin kendisi olduğuna iman ediyorsak o başka. Din de nihayet bir yaşam biçimidir ne de olsa.


Yorum bırakın