Hac İzlenimlerim

Yazar: Hadi Ensar Ceylan

2005 yılında yaptığım umreden tam 19 yıl sonra bu sene, hamdolsun hacca gitmek nasip oldu. Bir seyahatname kadar not biriktiremesem de izlenimlerimi kısaca paylaşmanın faydalı olacağını düşünüyorum. İzlenimlerim arasında hac ibadetinin ve haram beldenin kendilerine mahsus güzellikleri yanında pek çoğu insan faktöründen kaynaklı bazı olumsuzluklara da yer vereceğim.

Öncelikle 19 yıl aradan sonra kavuştuğum topraklardaki değişime temas etmek isterim. Çünkü gittiğim ilk günlerde dikkatimi çekenler hep bu değişimler oldu. Bunların başında Mescid-i Haram’daki kısıtlamalar geliyor. Kabe’ye gitmenin en güzel taraflarından biri, onu ve etrafındaki devri daimi temaşa etmektir. Temaşa kelimesinin söylenişindeki zarafeti, tam olarak bu manzarada görebilirsiniz. Osmanlı revakları diye bilinen bölümden metaf alanına indiğiniz merdivenlere oturur, dakikalarca bu manzarayı seyredersiniz. Maalesef artık bu temaşa zevkinden mahrumuz. Çünkü Mescid-i Haram’ın mimarisinde yapılan değişiklik, mekânın kalbi olan bu alanı tavafa özgü hale getirmiş. İhramlı vaziyette tavaf yapmıyorsanız bu alanda bulunamıyorsunuz. Hem ihramlı olmanız hem de tavaf yapıyor olmanız gerekiyor. Durabileceğiniz kısa anlar ya zemzem içmek ya da tavafı bitirdikten sonra iki rekât tavaf namazı kılmak için kullanılabilir. Bu kısa anları uzattığınızda Suud askerlerinden birisi yanı başınızda bitiveriyor. Sorsanız “neden bu kısıtlamaya ihtiyaç duydunuz” diye muhtemelen kalabalığı (Araplar buna “zahme” diyorlar) gerekçe göstereceklerdir. Ancak ben bu gerekçenin abartıldığını düşünüyorum. Son hac seyahatim dışında üç defa Kabe’ye gitme imkanım oldu. Her üçünde de, tıpkı bu sefer olduğu gibi zaten fevkalade kalabalık vardı. Aradaki fark, kalabalık bahane edilmeden Mescid-i Haram’da dilediğiniz şekilde bulunabiliyor olmanızdı.

Mescitteki bir başka kısıtlama, dilediğiniz kapıdan mescide girememek konusunda ortaya çıkmış. Giriş-çıkış mahallerinde yapılan sürekli değişimler nedeniyle zorunlu istikametlere yönlendiriliyorsunuz ve bence esas izdihamı oluşturan sebeplerden birisi bu oluyor. Bu izdiham sizi bazen öyle bir yere savuruyor ki hiç istemediğiniz halde mescidin şantiye alanına dönmüş herhangi bir köşesinde beton bir duvara karşı namaz kılmak zorunda kalabiliyorsunuz.

Yatsı namazından sonra mescidin üstü kapalı bölümlerinin çoğunun temizlik gerekçesiyle kapatılması, ezandan sonra vakit namazını kılmak için beklenen sürenin kısaltılması, mescitteki ders halkalarının neredeyse tamamen kaldırılması üzücü olan diğer değişimlerdi. Neyse ki Kabe’ye kavuşmanın verdiği iç huzur bütün bu olumsuzlukları aşmanızı bir şekilde sağlıyor.

Değişimlere uyum sağlamakla geçen birkaç günün ardından hac zamanı gelmişti. Haccın yaklaştığını Mekke’deki kalabalığın artmasından anlıyorsunuz. İlk günlerde otobüsle 15-20 dakikada ulaştığımız Mescid’e artık en iyi ihtimalle 1 saatte ulaşıyorduk. Çok geçmeden otobüs nimetinden tamamen mahrum kaldık. Çünkü arifeden birkaç gün önce Mescid’e yapılan otobüs seferlerinin tamamen iptal edilmesi âdettenmiş. Artık Mescid’e gitmek için önümüzde iki seçenek kalmıştı: Ya normalin en az 10 katı ücret isteyen taksicilerin insafına kalmak ya da tabanlara kuvvet yürümek. Ben, gençliğin de verdiği cesaretle yürümeyi tercih ettim. Gidiş-dönüş otel mesafesi ve tavaf nedeniyle o kadar fazla yürüyorduk ki bir gün toplamda 26 kilometre yürümüşüm. Bu uzun yürüyüşler esnasında “neden metro veya metrobüs gibi kolaylaştırıcı ulaşım araçlarının yapılmamasını” ister istemez sorguluyorsunuz.

Hac ibadetinin esas takvimi Zilhicce’nin 8. günü ile birlikte başlıyor. Terviye adı verilen bu günde Arafat’a intikal ediliyor. Arafat’ta vakfe zamanı 9. günün öğle namazı ile akşam namazı arasındaki vakit olsa da milyonları aşan hacının bir anda intikali mümkün olmadığından 8. gün hareket başlıyor. Biz 8. günün akşamında Arafat’taki çadırımıza varmıştık. Çadırdaki halimiz, kalabalık açısından askerî bir yatakhaneden farksızdı. Haliyle gece uyuyup dinlenmek pek mümkün olmadı. “Zaten oraya uyumaya değil, ibadet etmeye gitmiyor muyuz” diyenler olacaktır. Ama az önce belirttiğim gibi vakfe zamanı 9. günün öğle namazından itibaren başladığından o günün öncesinde ister istemez dinlenme ihtiyacınız oluyor.

Arafat vakfesi, hac tecrübemin en etkileyici zamanıydı. Uykusuz bir gece geçirmenin neden olduğu yorgunluğa rağmen orada bulunan herkesin en halisane şekilde Allah’a yönelmelerinin verdiği şevkle beraber insan bir başka hale bürünüyor. Bu hissin anlatılması gerçekten mümkün değil. “Men lem yezuk bilmez yazuk” sözü tam da burası için geçerli.

Arife gününün akşamında Arafat’tan tekrar Mekke’ye dönüş süreci başlıyor. Önce Müzdelife’de vakfe, ardından Mina’da şeytan taşlama ve sonrasında ihramdan çıkış.

Müzdelife’ye otobüsle hareket ettik. Vardığımızda saat gece yarısını geçmek üzereydi. Akşam ve yatsı namazlarını cem ederek kıldıktan sonra Diyanet’in tercih ettiği uygulamaya göre Müzdelife vakfe duası gece yarısını geçerken yapılıyor ve ardından Mina’ya yürünüyor. Yolun bundan sonrasında yaya olarak gidileceği için ben, Müzdelife vakfesinin sabah namazı vaktinde yapılması gerektiğine ilişkin Hanefi mezhebinin görüşünü uygulamak amacıyla kafileden ayrıldım. Niyetim aslında Meş’ar-i Haram Mescidi’ne gitmekti ancak yoğun izdiham ve emniyet güçlerinin engellemeleri nedeniyle gidemedim. Müzdelife’de açık alana serilen halılar üzerinde sabahladım. Namazı eda edip vakfe duasını yaptıktan sonra kafileler halinde Mina’ya yola çıktık. Hacıların çoğunluğu sabah namazını bekleyip Mina’ya hareket ettiğinden ciddi bir izdihamla karşılaştık. Bu izdihamla karşılaşınca Diyanet’in gece yarısı Mina’ya intikal etme görüşünün nedenini anlamış oldum. Türkiye’den giden hacıların yaş ortalaması oldukça ileride olduğundan böyle bir izdihama kalmaları büyük problemlere neden olabilir. Şeytan taşlamanın ardından ihramdan çıkmak için otele geldiğimde hayatımın en yorgun anlarından birini yaşıyordum. İhramlı vaziyette yaklaşık iki-üç günü bu yoğunluk ve izdiham içinde geçirmek gerçekten yorucu bir tecrübeydi.

Bayram gününü ziyaret tavafı ile bitirdikten sonra ikinci ve üçüncü günlerde şeytan taşlama vazifesini yerine getirdik. Otelden şeytan taşlama alanına yürüyerek gidip gelmek de ortalama iki saatimizi alıyordu. Mekke sıcağından bunalan hacılara bu esnada su sıkan askerlerin en şirin halleri bu olsa gerek. Küçük ve orta şeytanı taşladıktan sonra kıbleye yönelerek dua etmek gerektiğinden Zemzem Kule’sinin de faydasını o zaman gördük. Kıbleyi rahatça bulmamızı sağlıyordu.

Ziyaret tavafından önce ihramdan çıktığımızdan bayramın birinci gününden itibaren tavaf alanına ihramlı girme zorunluluğunu kaldırmışlardı. Bu uygulama içimizi bir nebze olsa da ferahlattı. Artık Medine’ye gidişimize kadar her fırsat bulduğumuzda rahat bir şekilde metaf alanında tavaf etme imkânına kavuşmuş olduk.

Hac ibadeti boyunca hissettiğim bazı duyguları da özet şekilde aktarmak isterim. En başta Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashabının yaşadığı yerlerde bulunmanın, onların namaz kıldığı yerlerde namaz kılmanın, kısaca onlarla mekân birliği içinde bulunmanın verdiği heyecan geliyor.

Hac ibadeti, zengin-fakir yoluna güç yetirenlerin üzerine farz bir ibadet olduğundan dünyanın her yanından aynı amaçla insanların buraya gelmelerinin verdiği birlik duygusu. Sabah namazı esnasında bir Dağıstanlı, bir Afrikalı, bir Arap ve bir Türk’ün yan yana gelmesi kolay kolay başka yerde yaşanabilecek bir duygu değildir. Bu çeşitliliğin kıyafetlere yansıması da ilginç bir tecrübe oluyor. Mesela takkeler benim dikkatimi en çok çeken yön oldu. Türkmenistan hacılarının kilim desenli takkeleri, Siyahilerin silindir şeklinde uzun renkli takkeleri, Yemenlilerin kafalarına doladıkları poşuları, Pakistanlıların alnı açık takkeleri, Afganların siyah uzun sarıkları, Özbeklerin dörtgen takkeleri ve Endonezyalıların siyah kadifemsi fesleri…

Hacca yoğun katılımın neden olduğu kirlilik görüntüleri ise maalesef en üzücü tablolardan birini oluşturuyor. İnsan, “bu halimizi gayrimüslimler görse ne derler acaba” demekten kendini alıkoyamıyor.

Medine’ye gelecek olursak, sadece üç gün kalabilsem de Peygamber yurdunda bulunmanın verdiği huzur, bu kısa zamanı çok değerli hale getiriyor. Yeşil Kubbe’yi mescidin içinden görebildiğimiz alanda namaz kılmak, Kur’an okumak ve salat u selam getirmek paha biçilmez bir mutluluk kaynağı. Başta Kuba Mescidi olmak üzere tüm ziyaret yerlerine bu huzur sirayet etmiş.

Allah, henüz gidememiş kardeşlerimizin tamamına en kısa zamanda gitmeyi nasip etsin.


YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.


Yanıt

  1. Rabbim haccınızı kabul buyursun Hocam. Duanıza en kalbi duygularla amin diyorum.

Yorum bırakın

YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin