They Live

Yazar:Ömer Gülen
Sanatın kendinden bir değer olarak kabul görmesi ile sanatın insan varoluşunun ya da insanın hikâyesinin belli yönlerine temas ederek kendini yaratması arasındaki tercihimi ikincisinden yana kullanmayı zamanla öğrendim. Bu düşüncelerimden dolayı uzun zaman sinemayı sanatsal bir yapıt olarak görmekten uzak durdum ama izleyiciyi hayatın gerçekleriyle yüzleştiren filmlerle tanıştıkça iyi sinemanın edebi bir anlatım biçimi olarak önemini anlamış oldum. Bu yazıda düşüncemi bu şekilde etkileyen bir filmden bahsetmek istiyorum ama öncelikle şunu belirtmeliyim yazı birçok spoiler içermektedir. Bu açıklamayı sinemayı yönetmenin kamerasının dışında bir şey olarak gören kişiler için yapıyorum yoksa herhangi bir filmin ya da yazınsal eserin büyüsünün spoiler ile bozulacağına inanan biri değilim.

They Live. Politik sinemanın önemli örneklerinden biri olan film, 1988 yapımı bir John Carpenter eseri. Film kadrosu, Meg Foster dışında yıldızlardan korunarak oluşturulmuş. Filmin uzamına gerçekle gerçeküstü arasındaki gerilimi izleyiciye hissettiren olağanüstü bir müzik eşlik ediyor. Filmin müziğinde de yönetmenin büyüleyici dokunuşu söz konusu. Ütopik, fütürist öğeler filmden uzaklaştırılmış. They Live, dünyaya yayılmış şeytani bir grubun insan görünümündeki gerçeğini, imaja, imgesele, karanlık türden betimlemeye hiç başvurmadan doğrudan izleyicinin önüne koyuyor. Sinematografik bir dini metinle karşı karşıyayız sanki. Foucault’nun ya da Baudrillard’ın felsefi metinlerinin dünyasına rahatlıkla girebileceğimiz bir kurgu sunuyor film. Tüketim toplumu, şenlikli toplum ya da Panoptikon. Hayat görmek istemediğimiz gerçekliğiyle devam ediyor.

Film, modern bir şehrin içinde taşıdığı çirkinliği hissettiren bir görsellikle başlar. Sabah saatleri. Kapitalizmin hurdaları trenler yüklerini taşıyor. Banliyölerde insanlar telaşla koşturuyor. John (Roddy Piper) soğuk ve yağmurlu bir günde saatlerce iş arar ama nafile. Bir parkın içinden geçerken siyahi bir rahibin konuşmasını isteksizce dinler: “Bunların silahı dilleridir. Dudaklarında yılan zehri var. Bazılarının tadı ya acı ya da lanetli. Girdikleri tüm yollar sadece sefalete çıkar. Bunlarda Tanrı korkusu diye bir şey yok. Yöneticilerimizin kalbini ve ruhunu çalmışlar. Zengin ve güçlüleri ayartmışlar. Gerçeği görmemize engel oluyorlar. Ruhumuz ne yazık ki yoldan çıktı. İnsanlar neden bunları görmezler? Bunun nedeni dışarıdan göremeyeceğimiz kadar uzakta. Doğumdan ölüme kadar tepemize çullanan sahiplerimiz onlara aittir. Onların emrindeyiz. Onlar bizim efendimiz. Uyanın. Onlar çevrenizde, onlar içinizde”

Gece. Kaldırımın üzerinde siyahi bir çocuk uyuşturulmuş gibi televizyon izliyor. John evsiz insanlar arasında dinlenirken, sahneye penceresi açık bir evin televizyonundan gelen kadın sesi yayılır: “Bazen televizyon bakarken adeta kendimden geçiyorum ve o pembe dizide başrol oynayan kadın oluyorum ya da talk-showun o geceki konuğu ya da haber saatinde bir limuzin deneyimliyorum ve önemli bir toplantıya gidiyorum. Ünlü olduğumu hayal etmeye bayılıyorum. Herkes beni seviyor. Bu duygudan vazgeçemiyorum asla vazgeçemiyorum”

John, inşaatta bir iş bulur ve inşaatta çalışan Frank (Keith David) aracılığıyla kalacak bir yer. Her şeyin ortak paylaşıldığı küçük bir komündür burası. Frank’ın gündelik hayatımızın içine yayılan bir hikâyesi vardır: “Karım ve iki çocuğum Detroit’te. Onları altı aydır görmüyorum. Hayat kimileri için kolay kimileri için zor. Bu her yerde böyledir. Yine de gördüğün gibi herkes elinden geleni yapıyor. Buradaki altın kural, altını olan kuralları koyar. Bir fabrika daha kapanırsa aç insanlar arasına yüzlercesi daha eklenecek biliyor musun dostum? Ben artık tükendim. Burada olup bitenler çılgın birer oyun gibi. Oyun sahası burası. Oyunun amacı hayatta kalabilmek. Herkesin yaptığına dikkat etmelisin ve aynı zamanda kendi işini de mükemmel yapmalısın. Sen elinden gelenin en iyisini yap ama unutma ben de aynısını yapacağım seni yenmek için.”

Komünde televizyon başında eğlenceli bir şeyler izlerken insanlar yayın karışır. Ekranda beliren bir adam konuşuyordur: “Hepimiz yapay bir havayı soluyoruz. Bilincimiz yok oluyor. Hepimiz uykuda gibiyiz. Bundan tam sekiz ay önce yapılan bir araştırmada bir grup bilim adamının yaptığı keşif tüyler ürperticiydi. Birtakım sinyaller buldular… fakir ve eğitimsiz kesim git gide büyüyor. İnsanlar arasında her türlü ayrımcılık kol geziyor. Her istediklerini körü körüne yapacak bilinçsiz bir toplum yarattılar ve biz onların adeta birer kuklasıyız. Onlardaki bu yönetme tutkusu önlerine çıkan her türlü engeli ezip geçmelerini sağlıyor. Dostlarımızı git gide terk ediyoruz. Bunlar bizi hem kendimize hem başkasına karşı umarsız yaptılar. Hepimiz sadece kendi oyunumuza odaklandık. Lütfen şunu anlayın. Keşfettiğimiz sürece hepsi zararsız. Ortaya çıkmak için keşfedilmeyi bekliyorlar. Bizi uyutmak, bencilleştirmek ve bilincimizi yok etmek için.”

John, parkta gördüğü siyahi rahibi televizyondan gelen konuşmayı tekrarlarken görür. Komünün sorumlusu Gilbert (Peter Jason) rahibi alarak yakındaki kiliseye götürür. John sinyallerle kilise arasında bir ilişki olduğunu fark eder. Kilisenin arka kapısından gizlice içeri girer. Bir laboratuvar ortamı ve yüzlerce gözlük camı vardır içeride. Gördüklerine anlam veremez ama duvarda gördüğü yazı uyarıcıdır.

They live we sleep.

İçerdeyken kulağına gelen konuşmalardan bu kiliseye gelen insanların dışarısıyla ilgili bir şey keşfettiğini ve keşfettikleri şeyi insanlara duyurmak için planlar yaptıklarını işitir. Kaldığı insanların yanına giderken biri yanındakilere şunları anlatır: “Son birkaç haftadır ortalıkta garip bir söylenti dolanıyor. Gerçekten de garip. Dünyada bir çeşit şiddet salgını mı başlamış neymiş. Geçenlerde San Anselmolu bir çocukla konuşuyordum da söylediğine göre orada bir tarikat varmış, şu dünyanın sonu hikâyesi falan… -Ee, ne yapıyorlarmış? Ne yapsınlar banka soyup adam öldürüyorlar. Başka ne yapar ki bunlar. Biri ne zaman değişik bir rüya görse bu bir mesaj diye saptırıyor. Gerçeği bilmek ister misin? Böyle saçmalıklar her yüzyılın sonunda patlar. Çünkü insanlar gelecekle yüzleşmekten korkuyor, nedeni bu”

Aynı günün gecesi komün polislerce basılır. Kilise yakılır, barakalar yıkılır ve rahip ile grup içindeki bir akademisyen öldürülür. Aynı günün sabahında yıkılmış barakalar arasında şu ses işitilir televizyondan: “Oman’ın koleksiyonu buram buram tutku kokuyor. Salaşlık geri geldi. Bu yılki trentte şıklık yerine rüküşlük var. Sonbahar modasında amaç kendini özgürce ifade etmek. Giyimde kadın erkek ayrımı yok. 90’lara hoş geldiniz.”

O günün sabahında John kiliseye gider ve oradaki kutulardan birini alır. Sakin bir yere gider kutuyu açar. Kutunun içinde güneş gözlükleri vardır. Birini yanına alır diğerlerini çöpe atar. Gözlüğü takıp caddeye çıktığı an reklam panolarındaki yazıların değiştiğini görür. Bir panoda ‘İtaat Et’ yazılıdır. Tatil reklamındaki mesaj Evlen ve Çoğal dır. Her reklam panosunun altında bir mesaj gizlidir. ‘Bağımsız Düşünme’, ‘Tüket’, ‘Sekiz Saat Çalış’, ‘Satın Al’, ‘TV İzle’, ‘Boyun Eğ’, ‘Uyu’. John büyük bir şaşkınlıkla yanından geçtiği büfedeki dergileri karıştırır. Gizli mesaj dergideki yazıların hepsinde vardır. Elindeki dergiden başını kaldırdığında insan bedenine sahip bir yaratığın kendisine baktığını görür. Gözlüğü çıkarttığında karşısında iyi giyimli bir Amerikalı vardır. Satıcı siyahi adam normaldir. John, siyahi adamın elindeki paraya gözlükle bakınca şu mesajı görür.

“İşte senin tanrın”

John büyük bir şok halinde insanımsı görünen yaratık suratlı birilerinin insanlar arasında yaşadığı gerçeğini fark eder. Bunlar efendi tiplerdir. Şaşkınlıktan başı dönmüş bir şekilde markete girer. Alışveriş yapan birçok kişi yaratık tiplerden oluşmaktadır. Canavar suratlı bir haber spikerinin sesi duyulur televizyondan. “İşte Amerika’da yeni bir gün. Yeni, canlı. Olumsuzluklardan arınmış bir sabah. Bizler liderlerimize inanıyoruz. Her türlü gelişmeye iyi yönünden bakıyoruz. Artık her şeyi daha kolay kabulleniyoruz. Kötümserlik geride kaldı. Sınırlar kayboldu. Her şey ulusumuz için. Bizim ideallerimiz için.”

Haber spikerini dinleyen John gülerek “bunun sadece filmlerde olacağını zannederdim” der. Yönetmen bu sözle filmin kurgusal uzamını insanların gündelik hayatının içine yerleştirir ya da hayatı gözlüğün ötesindeki gerçeğin içine taşır. O sıra, canavar suratlı yaşlıca bir kadın John’a çarpar ve kur yaparak ‘affedersin’ der. John kadının çirkin görüntüsüyle dalga geçer. Millet onun kabalığını kınarken, kadın kol saati ile birilerine mesaj gönderir:

“Burada biri bizi görebiliyor”

Filmin buraya kadarki sahneleri, doğrudan içinde olduğumuz dünyanın nasıl bir kontrol toplumuna dönüştürüldüğü hikâyesini anlatır. Otoritenin şiddeti ilk bölümdeki her bir sahneye yayılır. Sonraki bölümler John’un kaçışını ama aynı zamanda şeytani görünümlü insanlarla mücadelesini anlatır. John polislerden kaçarken insan görünümlü Holly’i (Meg Foster) esir almak zorunda kalır. Holly John’a suçlu olduğunu söyleyince John şu açıklamayı yapar: “Bakın, tehlikedeyiz, tüm dünya tehlikede. Onlar her yerde. Onları sadece bu özel gözlükle görebilirsin. Bu şeyler tarafından kontrol ediliyoruz. Ne olduklarını ya da nereden geldiklerini bilmiyorum ama onları durdurmamız gerekiyor”.

John, Holly’nin gözlüklerle etrafa bakmasını ister ama Holly yapmaz: Kendi seçimini kendin yaptın der John. Holly, bu benim seçimim değil senin seçimin der.

John, Holly’e karşı ilk tedbirsizliği karşısında büyük bir darbe yer. Daha sonra Holly’i yaratıklarla mücadele eden insanlar arasında görünce ona tekrar güvenir ama ikinci darbe daha yıkıcı olacaktır. Holly insan görünümlü canavarların varlığını bilmesine rağmen o dünyaya bağlıdır. Yönetmenin, bir kadını gerçeği bilmesine rağmen insanlara ihanet etme tercihi içinde bırakması anlamlıdır. Burada kadının ontolojik varlığına dair bir gerçeğin altını çizme çabası belirgindir. Bu sahneler filmi romanın sınırlarına yaklaştırır. Filmin bir başka önemli sekansı, John ile Frank arasında süren yedi dakikalık kavga sahnesidir. Bu sahne, insanın gerçekle yüzleşme anının kırılganlığını şiddet metaforu üzerinden anlatır. John, Frank’ın gerçeği görmesi için ondan gözlük takmasını ister fakat Frank, arkadaşının başına gelenleri bildiği için bundan kaçınır. Şiddetli bir kavga başlar aralarında ve sonunda John, zorla Frank’a gözlüğü taktığında Frank gördüğü gerçek dünya karşısında şok geçirir ve hemen tercihini yapar.

Bu film, yaşadığımız dünyaya dair yazılmış birçok metnin anlatımında fark edemeyeceğimiz türden bir gerçeği önümüze koymaktadır. Film aracılığıyla dünyayı yöneten azınlığın çirkin yüzleriyle doğrudan karşılaşırız. Filmin bu yapısını çözümlemek, yaşadığı dünyayı kendine mesele haline getiren bir felsefeyle mümkün olacaktır. Fakat yönetmenin uzun uzadıya iktidarın yorumlanmasına ihtiyacı yoktur. Burada kamera, izleyiciyi her türlü yorumsal karmaşadan, belirsizliklerden koruma işlevi yüklenir. Manipülasyon yok, aşk yok, psikolojik geri dönüşler yok. Sıradan insanlarla, onların üzerinde tahakküm kuran/kurmak isteyen insanların ilişkileri var.

Bu filmin kurgusal (!) platosu ile Filistinlilerin 7 Ekim’de başlattıkları direniş arasında tam bir benzerlik var. Dünyayı yöneten yaratıklarla onların köleleştirdiği insanların, Filistin halkına yönelik zulümlerini nasıl tam bir yok etme arzusuna dönüştürdüklerini açıkça görüyoruz artık. Televizyonlar, whatsapplar, silah üreticileri, kriptolar ve yayın kontrol merkezleri ortak bir duygu içinde Yahudi Siyonist dünyasına hizmet etmek için güç birliği içine girdi. Siyonistler aldıkları silah ve bomba desteğiyle ölümler yağdırdı Filistin halkının üzerine. İsrail’in savaş suçlarını protesto eden öğrenciler, akademisyenler, memurlar sokaklarda darp edildi ya da işlerinden kovuldu. Bu sıra köle ruhlu kimseler kısık sesle Hamas’ı suçladıkları pogrom dostluklar geliştirdi kapalı mahfillerde. Bu yaşadıklarımızın gösterdiği gerçek John’un dediği gibi tüm dünyanın tehlikede olduğu. Hastalıklar, Suriye ve Ukrayna örneğinde sürekli besledikleri savaşlar, insani her şeye karşı gösterilen düşmanca şiddet, güç sahiplerinin canavarca duygular içinde insanlığa karşı sergiledikleri nefreti önümüze koymaktadır. Filistin direnişi olmasaydı, bu film zihnimde, modern dünyanın tahakküm örgüsünü çok iyi analiz etmiş bir film olarak kalacaktı fakat direniş önümüze daha büyük bir gerçeği koydu. Şeytansı varlıklarla sıradan insanların savaşı. Dünyanın her yerinde istediklerini yapabileceklerine inandırılmış Yahudilerle, Yahudi olmayanların savaşı. Bu şeytansı varlıklar hiçbir hukuk, insani kaygı gözetmeden binlerce çocuğu, yaşlıyı öldürebilecek bir canavarlığa sahip. Ama şimdi Ebu Ubeyde’nin ifadesiyle “İnsan hakları kılıcını mazlum halklara karşı kullanan işgal ve saldırı güçlerinin yalan ve utanç dolu çirkin yüzlerini Gazze aracılığıyla biliyoruz.”

Gazze o büyülü gözlüğü verdi bizlere. Dünyayı kontrol altında tutmak isteyen canavarları tanıyoruz. Onların öldürme planlarının içinde olduğumuzu da. Önümüzde sadece bir tercih duruyor. Sokrates’in işaret ettiği bir tercih. Endişelerinizden kurtulmak istiyorsanız, yaşamaktan en çok korktuğunuz şeyin bir gün başınıza geleceğini kabul edin.


YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.


Yanıt

  1. big text bro congratulations. M.S

Yorum bırakın

YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin