Müselles

Yazar: Abdullah Kavaklı

Kitaplarda yazdığı için yapmamışlardır ama; ataların değişmez bir kanunudur, köyleri tepelere, şehirleri de ırmak geçen yerlere kurarlar. Peki bu şehirlerin içinden geçen ırmaklar nereden başlar; nereye dökülür? Eninde sonunda bir mağaradan ya da bir dağın başından başlayıp bir denize ya da bir yokluğa ulaşırlar. Şehrin sakinlerinden kimsenin yaşarken merakları olmaz nereden başladıklarına ve nereye döküldüklerine dair ya da coğrafi bir bilgi olarak okulda öğrendiklerinden öteye gitmez. Ama meraklı bir çocuk günün birinde ırmağın nereye döküldüğünü bilmek ister. Irmağın kenarından gidebildiği uzaklığa kadar gider ve kaybolur. Üç gece ve üç gündüz neden bilinmez, sonunu bulmak isterken sürekli akıntının tersine doğru yürür. Susadıkça suyundan içer. Karnı acıkır balıklar onu duymuşçasına sudan dışarıya atlarlar; balıklarla karnını doyurur. Aç kalmadığını yerlerde yenmiş balık parçaları bulunca anlarlar. Bir arkadaşına ırmağın bittiği yere doğru gittiğini söyleyip, sırtında ucunda bir sofra bezi bağlanmış bir dal parçası, sofra bezinin içinde belki birkaç dilim ekmekle yol alır. Haber alamayınca ailesi, etrafa haberler uçurup tellallar tutarlar. Önce ırmağın aktığı denizde ararlar onu, derya kocaman, çocuksa çok küçüktür… İz sürücüler tutarlar, iz sürerler… Hiçbir haber alınmaz, ta ki ayak izlerini bulana dek. Ayak izlerini takip ederek suyun çıktığı dağın eteklerine kadar giderler. Yeşilin öyle acayip bir tonunda, suyun zümrüt renginde aktığı ırmağın başladığı mağaraya ulaşırlar. Anlaşılan o ki bir gömlek, bir Yusuf misali, çocuk balık olmuş dalmış suya. O gömlek annesinin göz yaşlarına kefen olur. Annenin ahvaline çok üzülen ahali bir zaman sonra ırmağın kenarına yazıyla yazarlar, bu ırmak Gümüş dağından başlar, Kara Denize dökülür diye. Belki olur ya okuma yazma bilmeyen bir çocuk yine merak ederse diye de onun için, kırk gün güneşin altında kurutulmuş, çürümesin diye zehre batırılmış, su tutmayan kalın bir gürgen ağacının üzerine kök boyalarla resmederler ırmağın bir köşesine dağı, bir köşesine de denizi.

Sonra üç vakit mi demeli beş vakit mi, vakitler kadar bir vakit geçer. O zamanlar ahşap evler yerine yeni meşhur olan kâgir yapıların betonuna koymak üzere, bu ruhsuz binaları kurmak için bu ırmağın getirdiği toprağı elemeye başlarlar. Civarda yapılan bütün betonarme yapıların inşaatlarında ihtiyaca binaen bu kum kullanılır. Bu sebeple ırmağın adı olur Elekli deresi, şehrin ismi olur Kumlu. İşte bu şehir Kumlunun hikayesi böyle başlar.

Anlatacağım bu hikayemizse o dönemlerde daha kilometrelere geçemeyen köyler için, fersahla ifade edilen sayı birimlerinden şehre bir buçuk fersah kadar olan bir köy yerinde başlar. Köyün ortasında bir çınar ağacı vardır ve hemen yanında bir cami, caminin hemen kenarında da bir mezarlık… O dönemin meşhur bir anlayışı var ki mezarlıklar hep köylerin şehirlerin ortasında kurulur. Ölümü hatırlamak için mi ölenleri unutmamak için mi? İslam’dan mıdır; yoksa eski âdetlerden midir bilinmez artık. Herhangi bir bahçeye tarlaya ya da bir komşuya gitmek için bu mezarlığın içindeki sakinlerinin arasından geçen patika yollar kullanılır. Mezarlığın tam ortasında kocaman bir meşe ağacı vardır. Evliya ağacı denilen bu ağaca asılmış türlü çaputlar, başörtüsü parçaları, çarığın kopmak üzere olan yerinden bir deri parçası, evlenemeyene eş, çocuğu olmayana çocuk vadeder. Bunu o kadar kötü görürler de ben diyorum ki o zamanların psikoloğu bu ağaçlar. Kimse o ağacın O olduğunu iddia etmiyor ki, gökyüzüne yıldızlara bakıp Allah demek gibi bir şey bu… Yaşlı koca ağaç kim bilir kaç hikaye, kaç gazel, kaç ağıt dinlemiştir… Bütün Anadolu’yu bu yüzden küfürle suçlamak(!) ne anlaşılmaz bir yargıdır. Beni de kınama böyle düşünüyorum diye, hurafelere inanmaya meyyalim bu yüzden belki de. Neyse biz hikayemize dönelim bu teolojik tartışmalara girmeyi hiç sevmem. Bir de ağacın dibine eş bulmak için giden bir kız ve erkek yolda karşılaşırlar ve tutulurlarsa birbirlerine, artık kehanet de gerçekleşmiş olur. O zaman bir kat daha artar ağacın kıymeti. Bir de fakirlerin para bulduğu da söylenir ağacın dibinde, çok dara düştüğünde gidersen boğazını doyuracak kadar da bir para düşermiş yapraklarından, gerçi bazen istekler karışıp çocuk olmuyor diye gidilince parayla dönüldüğü de olurmuş. Ağacın kerametinden hikmetinden sual olunmaz. Zannımca bu hikayelere inananlar için şimdi bu ne demek diye düşünmeye de gerek yoktur.

Neyse uzun bir hikâye anlatacaksak biraz uzun tasvirlerin getirdiği kasvetle ama mümkünse okurken sıkmayacak maharetle -muradımız odur- biraz daha mekânın inceliklerini anlatmaya devam edelim. Mezarlığın ortasında ahşap bir cami; tek katlı, yanında küçük sevimli ahşap bir minare… Sağında kalan yokuşun altında Rumlardan kalma bir pınar. Suyu soğuk mu soğuk, tadı aç doyuran cinsinden… Zamanın aşktan biçare meczuplarından bir meczup açlıktan bu sudan içmiş içmiş de, sudan zehirlenip ölmüş, bu yüzden pınarın ismi olmuş Aşık Öldüren. Bütün köy yazın suların kurumasından dolayı evdeki çeşmelerden su gelmeyince hemen bu pınarın başında alır soluğu… Gece saatlerine kadar giden nöbetlerden, ‘nevbet almam nevbet vermem’ diyen köyün akıllı delisinden. Bazı insanlar çilelerle ve acılarla yoğrulur, sanki hiçbir şeyi takmıyormuş gibi bir hal alır ya o kafadan işte… Ah hep söylerim, yüzü çok gülenin içi çok ağlar. Belki de içten içe yaşanan aşkları da şu pınar hepsini görmüştür; lakin bilir mi bilmem… Pınarın üst tarafında, üzerinde çizgiler olan, yerde biten yapraklar gibi görünen otlar, bulunurdu. Onlardan yaşlılar merhemler yapar, tarlada bahçede çalışırken oluşan yaralarına sürerlerdi. Bunları ben sana neden anlatıyorum biliyor musun? Belki bu hikayeleri okumak sana da merhem olur. Ama bazen de hikayeler insanı acıtır. Onulmaz bir zaman diliminde, anılara bırakılan bir şeyler olsun diye… Şu misali: romatizması olan yaşlı bir teyzenin eteğinin içine arıları atıp bacağını sokturması gibi… İlacı mı olur yoksa sadece acı mı verir bilinmez, ama ya iyi geliyorsa… İşte çoğu zaman, ya iyi geliyorsayla çıkıyoruz yola… ‘Ben sana ya çok kötü geleceksem. Sana layık bir adam da değilsem’. Bazen semaya açıp ellerini ‘Allah’ım şu insanla şu insan nasıl da birbirlerine yakışırlar, onlar bir olsaydı ya’ dersin ya da şu akıllıyla şu akıllı evlenmiş olsalardı nasıl çocukları olurdu; evlenirlerdi ama bu sefer çocukları olmazdı. Kısaca şu yazgı deyince insanın içine oturan şeyin bizi buluşturdukları, hep öteki tarafı beklemek adına sanki bir otobüs durağı gibi duruyor. Evet sevgili okuyucu bir aşk hikayesine dönmeden iş, biz rahlesine eğilmiş dersini ezberden okuyan öğrencinin hikayesine dönelim, ah size söylememiştim değil mi?

Bu köyde caminin hemen çıkışında bulunan tarlanın her sene yazın çektiği kahrı vardır. Bir yaramazlık yapıp tarlanın sahibi komşunun kabaklarına bir dal parçası geçirip arabalar yapar çocuklar. Aslında çok eski zamanların oyunudur bu, hatta motorlu araçların olmadığı zamanlarda bile çocukların tekerler üzerine kurulu hayalidir. Biraz misket, biraz beş taş, biraz dokuz taş derken, camiden çıkılınca akşam bulunur. En fena vakitler, babanın kızacağı zamanlardır; tam babanın karşısında durulur. Dersini okudun mu sen, okudum baba, bir de bana oku… ‘iğlem’ bil ki diye başlanır, ‘benim oğlan bina okur, döner döner bir daha okur’ diye söylenir baba, sonrasında hemen bir de vali hikayesi patlattım mı, gecemiz ihya olmuş olur. ‘Ben sana vali olamazsın demedim, adam olamazsın dedim’, Ah bir de şu hikâyeyi de anlatmadan geçemeyeceğim, adamın birisi artık iyice yaşlanmış bakıma muhtaç babasını yardan atmak üzere getirmiş, o sırada yaşlı adam gülmeye başlamış; Neden gülüyorsun peder! demiş adam, o da ben de böyle babamı bırakmıştım deyince, adam kendi oğlunu düşünüp gerisingeri evine getirmiş babasını. Dedeye sormuşlar neden torununu bu kadar seviyorsun diye, evlat baba düşmanıdır, o da onun düşmanı olsun diye demiş. Eski zaman babalarının en büyük korkusu, herhalde yaşlanınca onlara bakacak saygı gösterecek bir evlat bulamamak. Biz bu yaz vaktinde bütün çocukların cıvıl cıvıl oynadığı halde küçük kaçamakları hariç rahlesinden başını kaldırmayan talebenin şu cebirden çektiğini de anlatalım; kerrat cetvelinden sualler, arada hendese, riyaziye de bir kız ismi değildir; kırk katırın kırk ayağındaki mıhın her birinden beşi düşse, her nalda kaç çivi vardı nereden bilsin bu modern cumhuriyet öğrencisi… Kafası o kadar karışıktır ki kışın okulun, yazın mektebin kahrı çekilecek gibi değildir. Zaten gevur okuluna babası razı değil, istiyor ki hendeseyi, riyaziyeyi, elinden gelse, feni kimyayı da okutsun… idadiden öğrendiği bir kısım ilmin kendisine bile kafi gelmediğinin o da farkında… Bir müsellesin (üçgenin) mesaha-i sathiyesi (alanı), kaidesiyle (tabanı) irtifaının (yüksekliğinin) hasıl-ı darbının nısfına müsavi (çarpımının yarısına eşittir) oluşu, tövbeler tövbeler… Çocuğun almıyor işte kafası… Sonra kafaya indirilen küçük bir darbe, Amr mı Zeydi, Zeyd mi Amrı kaç defa darp edildiğini öğrenir talebe. Artık saat 7 deyince ortalık sessizleşir, namazlar cemaatle kılınmış vakitler ‘aces’ vaktine ayarlanmıştır; ajanstan bozma haber vakti… Pilli teybin düğmesi çevrilir, spikerin o çok ciddi ses tonuyla: ‘Saat 19 yurttan haberler’ deyişiyle kulaklar dikkat kesilir… Siyah beyaz televiyonlar çıkmıştır. Yalnız gevur icadı olan aletin Müslümanın evinde ne işi olur, ‘ya bu gevur bizi ondan izliyorsa’… Babaannemin komşuda televizyon izlerken peçesini örtmesini hatırlatır bana. Neden televizyon alınmadığına dair nasihatler edilir arada, sonra radyoda haberler biter. Her gece farklı bir bölgenin radyosu girer araya, Adana, Ankara, İzmir, ama en çok beklenen Trabzon radyosu, Karadeniz müziklerinin çalındığı, bunu sadece Rize ve Trabzon anlamamanızı özellikle istirham ederim, Tokat, Ordu, Samsun ve hatta Erzurum türküleriyle de Trabzon radyosu girer araya. Baba kavalını alır eline, edebildiğince radyodaki sese eşlik eder. Arada susturur; arada radyoyu açar. Çarşambayı sel aldı bir yar sevdim el aldı-Tokat yaylasında yaylayamadım, şu divane göynümü eyleyemedim-Akşam oldu yanayi da Ordunun ışıkları, çok hoşuma gidiyor da yârin konuşuklari-Ağasarin balini da gel salini salini, adam cebunde taşır oy, senin gibi gelini, oy Asiyeeee oyyy…  Yâre kavuşamamak anlaşılır da ayrılık tek taraflı olunca olmuyor işte…  Baba bir taraftan da sigarasını tren bacası gibi çeker puf puf diye, içtiği Maltepedir… Yatsı namazı kılınır yine cemaatle, artık uykuya dalma vaktidir. Düşünmek istemediğimiz onlarca şeyi düşündüğümüz vakitler gelir. Bir bakarsın çok vakit geçmeden uyan uyan sabah oldu diye bir türkü mırıldanır birisi, namazını kıl Fadimem…

Çok hikâye vardır bu zamanlara dair, hepsi yavaş yavaş, ağır ağır gelir dudaklardan dökülür… Şimdi löküs lambasının ışığında yazıcı bir hikâye uydurur. Aslında hep rahlesinin önünde ve arkasında bu kelamı en yakından anlayacak ve tanıyacak insanlaradır sözü. Bazen de ulaşamayacağı, ulaşsa konuşamayacağı birisine yazılmış bir mektubu vardır. Bilmem eski zamanları hatırlamak iyi gelir mi insanoğluna? Sen bunu köyün elektrikleri kesildiği bir zamanda zifiri karanlığın getirdiği korkuyla dizinin dibinde yazılmış bir hikâye bil. Yapacaklarını, bitmesi gerekli bütün her şeyi bitir. Çiçekler açar, güller döker birileri, birileri seni çok sever. Senin için, bir gürgen ağacının üstünden isminin geçtiği harflere kök boyalarıyla ruhunu vuran bir çırağın, belli belirsiz renklerle dolu hayaline bir ruh gelir. Belki biraz sana ihtiyacı olan, bir yerlerde sadece sandalyesine oturmuş, kaderi bekleyen birileri vardır. Sanırım bense acı çekmekten artık zevk duymaya başlayan birilerinin hikayelerini yazarım… O rahledeki çocuğun hikayesi mi? Yeni başlıyor… 


YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.


Yorum bırakın

YineDergi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin