Yazar: M. S.
Uzlaşırsam namerdim ateşe verseler
Garanti muhabbetlere yılışamadım.
(Fatma Sezen Yıldırım)
Tuhaflık sözünün aynamdaki yansıması “hediyeler”dir. Tuhaf olan, harflerin yerleriyle oynayıp okunsa bile bir anlamları olmayan seslerin burada neden bulunduğumuzu atlamış kitleler tarafından anlaşıldığının kabul görmesi. Sonrası Şişhane yokuşundaki merdivende kimlerin gelip kimlerin geçtiğinin burun sızlatan hatırası. Sineye çekecek daha neler beklemekte bizleri kim bilir. Divanyolu’nda rastlaştığımız o günde ruhunun parıltısı yanımızdan geçen tramvaya vurmuştu. Peşime birileri takılmıştı ve sana bunu söyleyememiştim. Beni öldürmeyi kafalarına koymuşlardı ve beni öldürebileceklerinden nedense emindiler karşılıksız bir anlamsızlıkla. Bense sanki her şey tıkırındaymış gibi yapıp seninle oldukça hareketli bir kaldırımda ayaküstü sohbet etmiştim. Yansımanın tramvaya vurmasıyla peşimdeki adamlardan biri sen tahminimce Beyazıt-Aksaray yönüne doğru ilerlerken yansımanın parıltısının gözünü kamaştırması sonucu tramvayın altında kalıp nalları dikmiş, kuru kalabalık habitat laleleri ise mekânın her zamanki çatara patarasının alışkanlığıyla olan bitene fena halde lakayt, haklı olarak da kayıtsız kalmıştı. Bir defter daha böylece kapatılmıştı üstüme.
Ters istikamette hızla yürüyüp Sirkeci’de izimi tamamen kaybettirdiğime kanaat getirince Zincirli Han’ın çay ocağında saatlerce oturup bir şeyler yemiş içmiş ve çağıldarcasına okumuştum.
Gazetelerin manşetlerinde Süreyya ve kardeşlerinin topraklarına büyük saldırılar gerçekleştirildiğine dair yazılanları okumuştum. Süreyya, Laleli’de benim turistlere yol yordam öğrettiğim zamanlarda kardeşi Tahir ve ablası Şirin’le bir taraftan okulunu okumaya çalışırken boş zamanlarında tezgahtarlık yapan, cumartesi günleri de Gedikpaşa’daki kulüpte benimle harıl harıl Platon’mu daha lokum yoksa Nietzsche’mi daha bitter diye tartışan esmer kızdı. Sosyal Bilimlerin ise bu arada boş durmamak için boş yapıp ve her zamanki gibi bizi yok sayıp insan türünün en üst ve en özene bezene seçilip yaratılmışlarının yardımıyla gerekirse kendi temel metinlerini de inkardan çekinmeyenlerin yardımı için çırpındığı, çırpınırken bir taraftan da bütün hücrelerini harekete geçirdiği, fakültede hocaların gaz odaları, Holokost, Hitler’in Demir Süpürgesi ve eskitilmiş mobilyalarla know-how arasındaki bağıntıyı öğrencilerinin kafasına kazımak için olanca güçleriyle mücadele verdiğini hatırlatmak isterim. Bense -bana dönersek- galiba gene direkten dönmüş ve taca çıkmıştım. Ama bu maç sürdükçe gol yemeyeceğim anlamına gelmiyordu bittabi. Kolhozların ve sovhozların prototiplerinin uygulanabilirlik, sürdürülebilirlik, yükseltilebilirlik ve kabul gördürülebilirlik tuzaklarına karşı ek önlemler almaya gerek duymadan araziye rahatlıkla uydurulabilen terliksiz hayvan tasnifi dışında bırakılmanın verdiği hedefe açık haldeki durumum için risk analizi yapmama gerek yoktu. Her şey ayan beyan ortada değildi bu sefer.
Açık hedef bendim ve kilometrelerce uzakta coğrafyası farklı olduğu için birbirimizi tanıma şansımızın büyük emekler harcanarak engellendiği bir kısım isimlerini bile bilmediğim arkadaşlarımın başına gelen şeyin kısmi türevlerinden bir tanesiydim sadece. Aynı kitabın familyasıydık. Yağmur yağdığında meleklerle olan irtibatı kurabilen bir endemik alem kardeşleriydik. Birbirimizi hasretle özlüyorduk. Bir gün aynı trene binsek birbirimizi kokumuzdan tanıyabilecek mesafedeydik. Ama frekans karıştırıcılar çoktan aktif edilmişti bir kere. Kıtal başlar başlamaz ellerindeki sancaklarıyla meydana dökülenler birbirlerine özlemlerini bağırmak istediklerinde işte bu frekans kırıcı, yapay boğuk sesli türlerini ekranlara çıkartıp diskur çektiriyor ve bütün safları tüm hinliğiyle kendi saflarına sokma maharetini yineliyor, yineledikçe de zevkten kuduruyordu. Bu sırada esnaf dindar gözüküp müşterilerinin gözlerine girebilmek için dükkanının kepenklerini çok istekliymiş gibi indirerek toplanma yerine istemeye istemeye koşturuyordu. Ben bu koşuşturmadan da bu kepenklerin indirilip kaldırılmasından da ziyadesiyle yoruldum. Uykularım sislendi. Çoğu zaman yattığım yerden nefesim tıkanarak boğularak uyanıyorum. Ölüm provaları bu şekilde denk düşürüldü bana. Kaderim kara. Doğduğum günün ertesi günü yani ayın on dördü annemin ölüm yıldönümü. Gökteki ayın on döndürdü ile takvimdeki ayın on dördü arasındaki bağıntıyı kuramayan on dörtte boğduruluyorum ben. “Ah! would that I had died before this! Would that I had been a thing forgotten and out of sight!” (Meryem 23)
Yıllar üzerimden bir silindir gibi geçti. Filistin kanevası ile geçmiş zaman içindeki eşyanın sessizliğinin hortlaması sebebiyle bu mektubu sırtını Palandöken Dağ’ının sessizliğine yaslayarak ve geceleri dizlerini karnına çekerek uyumaya çalışan dostumun rüyasının arasında eline tutuşturup tavşanın sesiyle kulağına fısıldıyorum: “Ah benim kulaklarım, vah benim bıyıklarım.”

Yorum bırakın