Yazar: Abdullah Kavaklı
‘Karanlıkta, ellerinde üç kollu bir şamdanın mumlarını yakıp, bu köhnemiş konağın tahtalarından aşağı düşmeden misafir odasının kapısından içeri girdi. Nerede olduğunu bilmeden karanlığın içinden gelen sesi aradı. Daha yeni örtmüş olduğu kapı birden aralandı ve bir kadın kapının aralığından, ardına doğru, gözlerinden oklar fırlatırmışçasına içini parçalayan bakışlarıyla duruyordu. Sonra kahramanımız korkuyla uyandı, gördüklerinin rüya olduğunu anlayınca komidinin üstünde duran bir bardak suyu içti.’
Kurguyu yaparken en başında vermemiz gerekenleri verip ya geleneğe uyacaktık ya da bazen sırf lafügüzaf için klasik bir başlangıcı unutmuş gibi yapacağız (mekan, kahraman, karakterler ve aralara ustaca serpiştirilmesi gereken dikkati dağıtmayacak söz ve fasıllar). Bir hikâye kahramanını anlatmamız gerektiğinde önce karakter ve kişilik özelliklerinden, sonra günlük hayatta neler yaptığından bahsetmeliyiz. Böyle insanlar dışarıdan nasıl görünür ne yer ne içer, ne giyer, sesi nasıldır? Bir yerlerde yaşıyor olmalı bu insanlar izlenimi vermeliyiz. Tahayyülünüzde yol alabilmek için böyle dokunuşlar gerekir. Bizim hikayemizin kahramanı Devlet Bey, görünüşte herhangi bir sokakta görebileceğiniz alelade bu adamlardan bir adamdır, biraz yaklaşınca bir küpte yaşıyormuşçasına dünyada gereksiz bir yer kaplıyormuş hissi uyandırabilir sizde. Ama yakından tanıyınca her insan gibi içinde kocaman ülkeler ve hikayeler olmasına rağmen kendisini olması gerektiği gibi anlatamadığını, dışarıdan bakıldığında sessiz sedasız, ketum, ya da bu kadar sessizlik karşısında psikolojiye istidadı olanlar için intihara meyilli bir insan olduğunu fark ettiren diğerlerinden değil gibi, görünür. Günlük rutinleri vardır, her yaşlı adam gibi ya da ruhu her erken yaşlananlar gibi… Sabah alarmıyla beraber uyanır, beyaz gömleğini, lacivert takımını giyer, işi için yola çıkar, bir devlet dairesinde şube müdürüdür. Arabasını hep ara yollardan sürer ve sadece arabasıyla işine gelip gider, şehrin başka yerlerini bilmez, bilmediği yollara girmez, başına bela da açmaz böylece. Her sabah iş yerine vardığında ben bu insanların neden arasındayım diye sorar kendine, hiç birisinden haz etmez, zaten kimsenin de onu sevdiği söylenemez. Özel yaşamında da bir taraftan yerel bir dergide şiirlerini ve hikayelerini yayınlar. Akşamları her zaman oturduğu kafede bir fincan gül çayı içer. Biraz kitap okur, uyur. Hafta sonları yine her zaman gittiği kafedeki her zamanki köşesinde her zamanki sandalyesine oturup, gelen arkadaşlarının ona bakıp ‘iyi ki ben böyle değilim’ diye zevkle onunla geçtikleri dalgayı, sessizce içinden tekrar eder. Hikayeleri hakkındaki eleştirilerini çok önemsediğini hissettirerek dinleyip notlar alır.
Devlet Bey bir Dostoyevski kitabı daha bitirmiş; kendi kendine ‘artık yazma vakti geldi’, demiştir. O gece daha uykuya dalmadan etrafında kendine bir hikaye kahramanı arar. Dostoyevski’nin epilepsi nöbetlerinden sonra ulaştığı Nirvana gibi, onun kitaplarını okuduğunda yaşadığı yaratıcılığının doruklarında olma hissini yaşıyordur. Zaten kendini bir farkla ona benzetiyordur: Kumar alışkanlığı ya da herhangi başka bir şeye bildiğimiz kadar bağımlılığı yoktur. Gogol’un paltosundan da çıkmamıştır. Bunlar onun hikayelerini çaldığı, hayranlık duyduğu yazardan farklarıdır. Bir kurguyu başka bir kitaptan devşirirsek, kendimizden bir şeyler kattığımız sürece taklit etmiş olur muyuz? Bu konuda vicdanını rahatlatması epeyce zaman almış, aslında insanın basit bir tekrardan ve taklitten de çok ileri gidemediğini, özgünlüğün kocaman bir kandırmacadan ibaret olduğunu anlamıştır. Peki yazıyor ve okuyorsa kendisinin sorunu nedir? Nevrotik kişilikler becerebildiği kadar her zaman normal bir insandan daha normal davranmaya çalışır. Bu davranış şekli de insanı bayağılaştırır ve samimiyetsiz kılar. Çünkü normal insanlar bazen sinirlenir, bazen kavga eder, bazen yalan söyler, bazen işlerini yetiştiremez, bazen uyanamaz, bazen… Ama mükemmel olmaya çalışırsanız bunların hepsini ya tam anlamıyla yapar ya da artık normal olamayacağınızı anladığınızda hiç yapmazsınız, ya da hep karşınızdaki insandan kendiniz olamayacak derecede harikulade davranışlar beklersiniz, zaten herkes biraz sorunlu değil midir? Belki biraz sorunlu olmak diğerlerinden seni farklı kılacağı için kendini iyi hissettiriyor da olabilir; nitekim sorunlarına bakış açınla birlikte davranışların da değişir. Ama her şeyi mükemmel yapmaya çalışanlar en sonunda istemedikleri bir gerçekle yüzleşir, elinde olmadan gerçekleşen sorunlar: Deha, şüphe, kadın ve şeytan… ya da panik atak, kişilik bozuklukları, paranoid şizofreni, intihar ve diğerleri… Bir erkeğin sanatçı olabilmesi için, içinde bir kadın beslemesi gerekir, iyi bir savaşçı olmak için de iyi bir kadın nefreti… Adolf Hitler’in lisede bir Yahudi kızına aşık olduğu söylenir ya da Kierkegaard, estetiğin ilahi ve olağanüstü yanının kadınla ilgili olduğunu anlatırken şu satırları söyler. ‘Erkek asla kadın gibi kadar gaddar olamaz. Mitoloji ve efsanelere, halk hikayelerine bakılınca bu tespit daha sağlamlaşır. Ona göre ne âşık olduğu kızları zifaf gecesinde öldüren Mavi Sakal ne de baştan çıkardığı kadınları terk eden Don Juan kadının gaddarlığına yaklaşabilir. Çünkü ilki öldürürken, ikincisi terk ederken zevk almaz. İkisi için de zevk alınan kısım bitmiş, eskide kalmıştır.’ Sanatçının eserini yaparken ona verdiği haz da bu anlamda belki sınırsızdır. Bizim kahramanımızınsa zihnindeki soru şudur, yazıyorsam ve okuyorsam ve bu bana yapılan bir kötülükten kaynaklanıyorsa, ben bu kötülüğün neresindeyim? Nefret mi ediyorum, seviyor muyum, kibrimden mi vazgeçemiyorum yoksa aciz miyim? Hikayelere ve kitaplara ihtiyaç duyuyorsam aydınlanmanın mı, acı çekmenin mi pençesindeyim?
Devlet bey içki içerse alkolik olacağını bilir, sigara içerse ciğerlerinde nikotin dumanından başka bir hava olmayacağını da bilir, kumar oynarsa her şeyini vereceğini de bilir bu yüzden bunlara yaklaşmaz. Peki insanlara olan bağımlılık! Onu ne yapacaktır! Birisine bağımlı olacağını hissettiği zaman ona giden bütün her şeyi siler, sosyal medya, telefon numarası, fotoğraflar ve diğerleri… Bomboş karelerle tekrar eden arşivleri vardır. Eskiye dair sadece güzel anılar hatırlanır ama, Allah ona unutma yeteneğini imtihanı olarak onda eksik bırakmıştır. Oysa ki kötü anıları geri getirmemek için insan unutur, yavru bir kuşu elinize aldığınızda hissettiğiniz kalp atışları gibi sizi heyecanlandıran şeyleri, korkularınızı, sevdiklerinize yaptığınız fedakarlıkları ama yine de size karşı işlenen eşsiz zulümleri… Hayat ona öğretmiştir ki sevdiklerinin bütün işlerini kolaylaştırmak, sürekli tüm inceliklerle onu düşünmek sevilenleri yorar. Bunu keşfettiğinden beri, entelektüel bütün nevrotik tipler nasıl davranırsa, olması gereken rollerini benimser bir psikolog edasıyla iyi roller yapabilmektedir ya da yapabildiğini düşünür. Psikanaliz okumaları nedeniyle insanları çok iyi bildiğini zanneder. Gerçi bunun da büyük bir yalan olduğunu bir gün anlayacaktır ama, şimdilik ‘zaten Dostoyevski okuyorsan insanlardan yani diğerlerinden daha iyi bir hayat yaşıyor olman ve gerçekleri görebilmen gerektir’ düsturundadır. Ah bir de çıldırtacak derecede matematik problemi çözüyormuş gibi insanlara üstten bakıp: bunda baskın baba rolü var, çocukluğunda çok ezilmiş olabilir, bunun ergenlik dönemi zor geçmiş diye çıkarımlarda bulunması yok mu? Pozitivizmin insana zararlarıdır. Zaman zaman insanlarla alakalı yanlış yorumlarda da bulunduğunu fark eder, fark ettiğinde geç kalır. Safiyane gördüğü birisi ona kazık atmış olabilir ya da pehlivan yaradılışlı bir adamın içindeki korkaklığını ilk başta sezememiştir. İlişkilerindeki tüm bu keskinliğine rağmen kötülüklerini gördüğü bazılarının yok olup gitmesine izin vermez. Kendisini tutamayıp hak etmediğini düşündüğü insanları yine de merak edebilir, sonra telefon numaralarını bulmak ya da herhangi bir fotoğrafı geri getirebilmek için insanüstü çaba sarf eder ve hatta onlar için onlar istemeden iyilikler de yapar. Aslında bilir sevdiğiniz insanlardan gelen ‘istenen iyilikler iyi’, sevmediğiniz insanlardan gelen ‘istenmeyen iyilikler’ kötüdür, batar.
İşte tam burada bir yazarın bir hikaye yazmak isterken neler çektiğinin hikayesini anlatırken, bu hikayenin yazıcısı olarak onunla hikayesine başlamadan önce neler konuştuğumu anlatmak istedim. Kurgu nasıl oluşturulur, mekanlar nasıl seçilir, o an neler düşünmekte ve hissetmektedir, uykuya daldığında elinde unuttuğu Dostoyevski’nin Karamozov Kardeşleri onun rüyasına etki etmiş midir? Bir sekinet mi, bir çıldırma hali mi, kahramanımızı görün…
Devlet beyin sabah telefonuma gelen mesajıyla uyandım, yaşlı adamlar mesaj yazmaktan ziyade telefon ederler ama, kahramanımız teknolojiden yaşına rağmen iyi takip eder ve anlar, normalde bana kahramanlarım hep gece gelir; bu sefer gündüz tam uyanma vaktimde aşikar olmuştur. Yalnız birkaç dakika daha kalır da o tatlı bir beş dakikayı geçiremeden alarmınız çalar ya, vakit tam o vakitlerden bir vakittir. Yatağın başındaki ahşap, duvarla yatağın arasına çekilmiş niş gibi bir uzantının üzerinde duran telefonumun ekranında gözkapaklarımı açabildiğim kadar belli belirsiz bir karaltıyla ekrandaki mesajını okudum: ‘uyandın mı?’. Zor bela düz bir vadide uzanan akarsuyun nazlı nazlı aktığı denize uzanırcasına telefonu elime alıp ‘Uyandım’ diye telefon ettim, zira ben sevmem mesaj yazmayı. Öğleden sonrası için taş köprünün üzerinde buluşmak için sözleştik. O an ne konuştuğumu bilmeden, hiç yapmadığımız bir şeyi yapmasına şaşırmadan anlaştık, zaten önemsiz olmasa bu saatte yazar mıydı? Günlük işlerimi yaptıktan sonra saat yaklaşınca taşköprünün ortasına kadar yürüdüm. Her şeyden vazgeçmiş bir adam gibiydi, kumral saçları, uzaklara, rüzgara, bir sanat filminin içerisinden poz veriyordu. Sol adımı kenardaki taşların üzerinde, sağ eli ise ceketinin düğmelerinden karnına uzanacak şekilde, bilmediğim bir yerden bana bakıyordu.
Daha yanına varmadan nevrotizmin kılcallarından bir yerden, anlamıyorsun diye çıkıştı.
Neyi neden anlamıyorum gibi birçok soru sorabilirdim. Ama bu zamanında bu ruh halinde insanlar çoğu kez kendi sorularının cevaplarını bildiklerinden, onların cevaplara ihtiyacı yoktur. Sorularını sizin cevaplamanız için çağırmamışlardır. Akıl almak ya da yol göstermeniz için de değil.
Sustum.
Beni anlayamazsın, dedi; ben değilsin çünkü… Benim söylediklerimi ne kadar dinlesen de dinliyor gibi görünsen de üstünü uydurur yeni anlamlar çıkartırsın. Benim şu anımda damarlarımda gezen şeyi, varlığımı ya da yokluğumu, beynimin çatlayacakmış derecedeki kaosunu ben anlatsam ne kadarını tahayyül edebilir ve bilebilirsin.
Hala cevap vermemekte ısrar ediyordum.
Konuşsana be adam, konuş ki senin içinin ne kadar boş olduğunu, beni ne kadar da hiç anlamadığını anlayayım. Uzaklardan çağırıp beni, sanki bir şey yapıyormuşsun, biri de seni fark etmiş okuyormuş gibi, sabahımı, gecemi, rüyalarımı, beyaz arabayı, şamdanı, şu güzelliği ve daha zihninin içindeki sen gibi beni, anlatamadığın tüm cümlelerde acaba bu satırların arasında yazar nerede diye düşündürdüğün okuyucuyu ve hayatından bir şekilde gelmiş geçmiş herkesi anlayamadığını ve seni anlatamadığını bileyim. Şu içimdeki titremeden zerre miktar bir nasibin olmasa da belki beni sana getiren tek bir şey için burada olduğumu söyleyebilirim. Yere bir çizgi çekip devam etti: İşte şu çizgi gibiyiz ben şu çizginin bu tarafındayım sense o tarafındasın. İşte bu kaosun, ağlamanın ve arayışın çizgisi. Yalnızlığımızın daha ben düşürmeden külünü, rüzgarın içerisinde toz oluşunu hissettiğimi bildiğini biliyorum sadece, gerisi hepsi denizde tayyare.
Göğe doğru gözlerini kaldırıp, sonra benden iğrendiğini ima eden bakışlarını bana çevirerek.
Ah Tanrım! Şu karşımda gördüğün insandan medet umuyorum işte, sanki beni anlayacakmış gibi… Yalnız olmadığıma dair, senin her gece başımda, yanımda, kalbimde, herhangi bir yerimde olduğuna dair bana bir işaret versen, bir ses bir insan ya da başka bir şey göndersen, seni hissetmeye o kadar muhtacım ki, neredesin diye aramaktan şehrin bütün lağımlarından bütün batakhanelerine, bütün türbelerinden ibadethanelerine kadar insanların yüzlerinde seni aradım. Her çamura battığımda ya da her en dibe indiğimde beni çıkartırsın diye bekledim. Yoruldum, sessizlikten ve sensizlikten… Sitem varsa da kelimelerimde sitem etmek içinde değil inan, sana sesimi de sessizliğimi de ulaştırmak için… Bak bütün eşya bütün kainat ve bütün herkes üstüme geliyor; senin yokluğun var diye kitapların arasındaki cümlelerde kayboluyorum, oysa ki ben varlığınla var olmak istiyorum. Kitaba, koskocaman göğe, bu modern adamın bakmadığı yerden her gece evimin arkasındaki karanlığın içinden seni görürüm diye bakıyorum. Bütün yıldızların isimlerini ezberledim, belki birinden bana göz kırparsın diye. Ülke ülke şehir şehir gezdim belki seni bulurum… En sonunda şu köhne yerde biri, ‘sen dedi, başka yerde değil kendinde aramalısın’, işte kaldım burada, ne başka bir sokağa girdim ne de başka bir yola, günlük gitmem gerekenlerden başkasını yapmadım senin önüne gelmekten başka… Bana bir ses, bir insan, şu yoksun diyen kitaplar arasından bir kitap yolla… yolla ki kalbim mutmain olsun…
Hep böyle sahnelerin onulmaz bir yerinden bir şey çıkıp gelir. O an bir bisikletli geldi ben geçiyorum dikkat edin diye zil sesini çaldı ‘tırrt’.
İşte size Tanrı’dan beklediğiniz işaret, dedim. Somurtarak baktı. Kendi kendini sakinleştirmeye çalışıyordu, başlarken demiştim ya böyle adamların sizden gelecek cevaplara ihtiyacı yoktur, nasihatleri aslında bana değil kendineydi. O rahatsız edici üsten bakışıyla tekrar, sanki zil sesini duymamış gibi devam etti, bölük pörçük ve konudan konuya atlayarak. İşte bir yazıcıysanız, kahramanlarınıza çoğu kez tahammül etmek zorunda kalırsınız.
Etrafındaki bütün insanlara şöyle bir bak, en çok unutanlar, en çok acı çekenlerdir.
Bir süre sessizce ırmağın akışına baktık birlikte. Hava buz gibi… ikimizin de inadını kırıp bir kahveye oturuncaya kadar bekledik. Ben insanlar bulurum dedi, onlara bir hayat yaşatırım. Sonra kendi hikayemi katarım. Düşünürüm, bu ancak böyle olur derim. Çok okumam diye de ekledi. Şairlerin de çok okuduğunu mu sanıyorsun? Onlar kulaklarındaki tınıyı sessizce kelimeye işleyenlerdir. Ne kadar doğru dedi bilemedim.
Ne anlatıyorsunuz diye bu sefer ben çıkıştım, sabahın köründe uyandırmışsınız, buralara kadar gelmişim ne söylüyorsunuz? Ah! Uzun uzun kızabilirdim size…
Rüya gördüm. Üç kollu bir şamdan, arkadan kapıyı açan bir kadın. Bir hikâye yazmalıyım…
Üç mü?
Hava Ateş Su
Baba, Oğul, Kutsal Ruh
Allah, Muhammed, Ali
Peki Kadın?
O mu? Belki de şeytan…
O zaman, dedi, hikayemi yazmalıyım.
*
İlham Olanlar
Kitaplar:
Carl Gustav Jung Psikoloji ve Din
Dostoyevski Karamazov Kardeşler
Kierkegard
Filmler:
Kış Uykusu (Nuri Bilge Ceylan)
Müzikler:


Yorum bırakın